
“Bir kurmaca metin, bir yazarın hayal ürünü bir üretimidir.” demek, az biraz kolaycılığa kaçmaktır. Yazarın bizzat kendi gerçek olduğundan hayalin tamamıyla gerçeklerden yoksun olduğunu söylemek mümkün değil. En son yapılan araştırma sonuçlarına göre, bir şeyi hayal ederken onu gerçekten yapmaya nazaran bilginin beynimiz üzerinde zıt yönlerde aktığı tespit edilmiştir. Bu zıtlık, bir bütünün varlığını sürdürmesinin en önemli anahtarıdır. Dolayısıyla kurmaca-gerçeklik zıtlığı aslında bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır.
Ayfer Tunç’un Annemin Uyurgezer Geceleri isimli eseri, anlatıcı Şehnaz ve çevresindeki kişiler aracılığıyla Türkiye'deki akademik dünyanın dönüşümünü, yozlaşmasını ve hiyerarşik yapısını kanıta dayalı olarak tahlil etme imkânı sunar bize. Kitaptaki roman kişilerinin yaşadıkları ve gözlemleri ışığında akademiye dair şu tespitler yapılabilir:
1. Akademik Kurumların Köhneleşmesi ve Amaçsızlaşması
Anlatıcı Şehnaz, profesör olduğu fakültesini artık "köhne" olarak nitelendirmekte ve kendini orada bir "hayalet" gibi hissetmektedir:
“Mutsuzum, yuvam bildiğim fakültemi yadırgıyorum. Her fırsatta dekana, bölüm başkanlarına, yanlarında çanta gibi gezdirdikleri, öğretim elemanı süsü verilmiş köle-müritlerine laf sokuyorum. Onları annemin deyimiyle medeniyetsiz bulduğumu hissettirmekten hiç çekinmiyorum. Anlamıyorlar ya da anlamazlıktan geliyorlar. Derslerimde çocuklara yaşadığımız çağın sadece burada değil, dünyanın her yerinde elitlere ölüm çağı olduğunu, meselenin bir tür aç sınıfın lanetine dönüştüğünü ama bu aç sınıfın bildiğimiz eski aç sınıf olmadığını, bu açgözlü sınıfın lanetinin de hiç beklemediğimiz şekilde cereyan ettiğini anlatıyorum. Beni neden hala kovmadıklarını anlamış değilim. Benim gibi alanında tanınmış bir profesörü kovmaya çekindiklerini hiç sanmıyorum, ne bilim insanlarını kovdular, ben onların yanında hiç sayılırım. Pastan işlemeyen bu çağdışı üniversitenin dışına çıkarsam çok parlarım diye korkuyor da olamazlar, benim parlayacak yerlerimin çoktan paslanmış olması bir yana, yeni zamanların üniversitenin parlaması parlamaması gibi bir derdi de yok. Yeni zamanların efendileri her yerin karanlığa gömülmesiyle ilgili bir sorun yaşamıyorlar” (s. 22, 23).
Kurmaca içinde anlatılanların ne kadar da gerçek olduğu herkesin malumudur. Bugün yukarıda anlatılanların daha fazlasını yaşayanlar –kendimi de dâhil ediyorum- bir tür sessiz emekliliğe geçmiştir.
Akademinin içine düştüğü durumu "Demir Perde akademisyenlerine" benzeterek, bilim dünyasının rasyonellikten uzaklaştığını ve kutuplaştığını belirtir. Yeni dönem üniversite anlayışında kurumun "parlaması" gibi bir derdin kalmadığı, her yerin "yeni zamanların efendileri" tarafından karanlığa gömüldüğü tespit edilir.
2. Hiyerarşik Sömürü ve "Köle-Mürit" İlişkisi
Kitapta akademik hiyerarşi, bilimsel bir iş birliğinden ziyade bir "tarikat-mürit" ilişkisi olarak tasvir edilir.
Asistanlık ve Sömürü: Bölüm başkanları ve dekanların yanlarında "çanta gibi gezdirdikleri" asistanlar, öğretim elemanı süsü verilmiş "köleler" olarak tanımlanır. Bu tanımlama bugün üniversitelerdeki yaşananların çok azını yansıtmaktadır. Zira üniversitelere asistan alımı çoğu zaman liyakatten yoksun gerçekleşmektedir. Hak etmeden asistanlık müessesesini işgal edenler de kendilerini oraya alanların kendiliğinden kölesi olmaktadır.
Kişisel Hizmet: Şehnaz’ın asistanlık yıllarında hocası E.’nin kahvesini yapması, masasını toplaması ve "ağzına kadar izmarit dolu küllüğünü yıkanması" o dönem asistanların doğal görevi olarak kabul edilmektedir. Bu durum, asistanların onurunu zedeleyen bir hizmetçilik ilişkisine dönüştürülmüştür. Kurmacada bu yapılan hizmetleri hocaya aşkın bir görünümü olarak değerlendirmek mümkün iken bugün ise pek çok asistan hak etmeden üniversitelere alındığından kendilerini alanların neredeyse her istediğini yapar davranışını ne ile açıklayabiliriz?
3. Liyakat Krizi, İntihal ve Yozlaşma
Akademik ilerleyişin bilimsel başarıdan ziyade kişisel ilişkilere ve kurumsal yozlaşmaya dayandığına dair somut kanıtlar sunulur:
Mehmet Örneği: Hakkında sayısız intihal ve yolsuzluk iddiası bulunan Mehmet isimli karakterin, "kifayetsiz muhteris" olmasına rağmen bir özel üniversitede rektörlüğe kadar yükselmesi, akademideki etik çöküşün en çarpıcı kanıtıdır. Bu kanıt gerçek mi kurmaca mı sormaya bile gerek yok. Aşağıdaki alıntı günlük yaşamda doğruluğu ispatlanmış 5N1K haber metni gibidir:
“Hakkında sayısız intihal ve yolsuzluk iddiası bulunan Mehmet sandığım kadar geri zekalı değilmiş, bu çağda sahip olunması gereken hasletleri çabucak öğrenecek kadar uyanıkmış ki bir özel üniversitenin rektörü oldu. Ama yeterince büyük bulmadığı bu üniversitenin onu kesmediği, gözünün Boğaziçi'nin, ODTÜ'nün, İstanbul Üniversitesi'nin, hadi onlar olmadı, Gazi'nin veya Çukurova'nın rektörlüğünde ya da YÖK'te, hatta sarayda yüksek bir mevkide olduğu konuşuluyor” (s. 314).
Haset ve Mobbing: Dürüst akademisyenlerin baskıya dayanamayıp sistem dışına itildiği, "dürüstlükle işi olmayanların" ise hızla karanlık tarafa geçip uyum sağladığı belirtilir. Şehnaz’ın başarısı, meslektaşları tarafından yeteneğine değil, E. ile olan ilişkisine bağlanarak itibarsızlaştırılmaya çalışılır.
“Sistem belliydi. Araştırma görevlileri, doktorlar hatta yardımcı doçentler, doçent olana kadar büyük hocaların krallıklarında paryaydılar, alanlarında sadece kralın borusu öterdi. Paryalığın hocaların getir götürünü yapmaktan sadece hocanın izin verdiği alanda, izin verdiği kadar çalışmak gibi çeşitli düzeyleri vardı. Krallık sahibi alamayan vasat hocaların birinci işi de kulağı geçeceği anlaşılan boynuzları kesmekti. Destek değil köstek ilkesiyle çalışan bu sistemde eşitler arasında yüze gülerek yaşanan rekabet bazıları için ölümcül oluyor, dürüstler baskıya dayanamıyordu. Dürüstlükle işi olmayan, ne pahasına olursa olsun akademik dünyada kalmak isteyenler, nepotizmden kronizme, açık iltimastan torpile, adaletli olmayan her türlü yöntemin hüküm sürdüğü karanlık tarafa hızla geçiyorlar ve şaşılacak kadar çabuk uyum sağlıyorlardı” (s. 292).
4. Bilimsel Üretimin Niteliği ve Batı Karşısındaki Durum
Eskimiş Müfredat: Akademisyenlerin öğrencilere "elli yıl önce yapılmış araştırmaları, otuz yıl önce yayımlanmış istatistikleri" aktardığı, günceli takip etmediği ve yabancı dilde tek bir kitap okumadan "hoca" sıfatı taşıdığı eleştirisi yapılır.
“Şimdikiler gibi -ben de kısmen dahil ver dersini git; derste öğrencilerine elli yıl önce yapılmış araştırmaları, otuz yıl önce yayımlanmış istatistikleri, sonuç sayfaları yazılmamış, eksik gedik raporları kakala; okuma listesi vermesen de olur; dersin güncel olmasa da olur; sen kendin Türkçe dışında bir dilde yazılmış tek bir kitap okumamış olsan da olur; kırk yılda bir adım bile ileri gitmemiş olsan da olur; geri gitmiş olsan bile olur; maksat kapıda hoca yazsın; biat et yeter; kabul et yeter; sus, otur, bakma, duyma, her şey yağmalanırken gözlerini kapat yeter; para karşılığı rapor yaz yeter; senin görevin her türden kalın adamların paraya çok benzeyen sesi olmak, bu sana yeter; değildiler. O zamanlar öğrencilerine bir harf öğretmek için çırpınan hocalar alay konusu olmazlardı” (s. 66).
Yayın Baskısı ve Aşağılanma: Şehnaz'ın makalesinin prestijli bir dergiye kabul edilmesi meslektaşları arasında takdir yerine kıskançlık yaratırken, hocası E. bile bu başarıyı "yayın kuruluna güvenmiyordum" diyerek küçümser.
''’Ama ret gelince yıkılma demiştin,’ dedim. ‘Gelirse yıkılma dedim . . yayın kuruluna güvenmiyordum çünkü.’ Her zamanki gibi ona yonttum, tabii ki gelirse demişti, beni korumak istemişti, beni hayal kırıklığı yaşamayayım diye hazırlamak içindi. Yazmışsın demeyerek yazanın ben olduğumu belirtmekten kaçınsa da ondan ilk kez akademik bir övgü duyuyordum. Tez hocam olarak çalışmalarımı değerlendirdiği yüz kerenin doksan keresinde beni uzun uzun kıvrandırdıktan sonra eh fena değil-idare eder türünden şeyler söylemişti. Bu eh fena değil-idare ederler iyiye mi daha yakın, kötüye mi bilemediğim için vasat mıyım değil miyim hiç emin olamazdım. Aslında pek de hayati bir durum değildi, o zamanlar akademisyenlerin yüzde ellisi zaten vasattı, -şimdi bu oran ikiye katlandı- ben de vasat bir akademisyen olarak ayakta kalabilirdim, salla başını al maaşını şeklinde hayatımı sürdürebilirdim. Ama bana dokunan vasat olmak değil E.'nin gözünde vasat olmaktı” (s. 87, 88).
5. 12 Eylül’ün Akademideki İzleri ve Otoriterlik
Roman, 12 Eylül darbesinin akademideki despotik kılık kıyafet yönetmeliklerini ve sakallı hocaların okuldan atılmasını hatırlatarak otoriter yapının temellerine değinir. Ayrıca derslerin jandarma eşliğinde işlendiği, öğrencilerin cuntaya rapor edildiği bir geçmişten bugünün "karanlığına" nasıl gelindiği karakterlerin anılarıyla somutlaştırılır.
“ülkenin üstünden tsunami gibi geçen ve getirdikleriyle on yıllarımızı, hatta 21. yüzyılımızı zehirleyen 12 Eylül'ün, bütün sakallı hocalara sakallarını kestiren, kesmiyorum diyenleri okuldan attıran o despotik kılık kıyafet yönetmeliğine rağmen okula sık sık kravatsız gelmesinin; (s.50)
Postal sesleri caddelerde hala yankılanırken; geceleri hala ikiyle beş arasında sokağa çıkma yasağı varken; her an bir köşe başında heyula gibi bir tank ve yeşil bereliler görünürken; onları her gördüğümüzde yüreğimiz ağzımıza gelirken, okulda bir yıl boyunca E. hariç bütün hocalarımız amfinin içinde, kapının iki yanında, yüzleri bize dönük şekilde ve tüfeklerini indirmeden dikilen; dersi dinlemesi, cuntaya rapor etmesi beklenen iki jandarma eri eşliğinde ders anlatmışken; öğrenciler bir araya gelmesin diye kantinler ve yemekhaneler kapalı tutulurken; bahçede jandarma eşliğinde kuyruğa girip aldığımız kumanyamızı -köfte börek haşlanmış yumurta- bizi düşmanı olarak gören, soğuk yüzlü ve ceberut cunta devletimize inat neşe içinde yemişken; kırk yaşıma kadar askeri bir araç türü sandığım, adının GMC (General Motors Corporation) logosundan geldiğini öğrendiğimde şaşırdığım, sözlüklere bile geçen, (mesela Kubbealtı Sözlüğü ‘askeri hizmetlerde kullanılan bir kamyon çeşidi,’ diyor) cemseler meydanlarda, köşelerde, sokak başlarında korku duvarı gibi yol keserken;” (s.68)
Özetle eser, bizlere Türkiye'de akademinin bilimsel üretim merkezi olmaktan çıkıp, kişisel iktidar alanlarının yarıştırıldığı, liyakatsizliğin ödüllendirildiği ve etik değerlerin aşındığı bir yapıya dönüştüğünü Şehnaz’ın hipertimezik (unutmayan) belleği ve akademik gözlemleriyle aktarır.
Sosyal Bilimler04 Nisan 2026
Kitap Tanıtımı07 Nisan 2026