Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Faşizm Konjonktüründe Veba-Panzehir Fetişizmi

Murat Aydın

Kategori: Siyaset Bilim - Tarih: 29 Ağustos 2026 23:53 - Okunma sayısı: 224

Faşizm Konjonktüründe Veba-Panzehir Fetişizmi

Faşizm Konjonktüründe Veba-Panzehir Fetişizmi

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), tarihi boyunca, sömürülen kitlelerin yanında durmaktan imtina ettiğini ileri sürmek abartı gelebilir. Ancak, Cumhuriyet’in, aynı zamanda, bir kapitalizm ve kapitalist toplumsal ilişkiler serüveni olduğu da dikkate alındığında, pek de yabana atılır değildir. Burada iki şeyi not etmek gerekir. İlki, dağılan bir imparatorluk nezdinde emekleyen, hatta yokluk düzeyinde olan kapitalizm ve kapitalist toplumsal ilişkilerin idealizmle iç içe geçmesidir. İkincisi ve daha önemlisi, bu idealizmin dayandırıldığı halkçılığın, ‘’devlet bekası’’ ideolojik söylemine kuluçka olmasıdır. Devletin bekası ideolojik söylemi, Kürt Sorunu-Refah Partili Merve Kavakçı (Ecevit- DSP) ve siyasal İslam-irtica politikalarının (SHP/CHP) genel hatlarına ve stratejik yönelimlerine en keskin biçimde yansımıştır. Egemen ideolojinin en temel dayanaklarından olan bu kavram, kapitalizmin önündeki toplumsal engellerin, toplumsal sınıf mücadelesinin bertarafında kilit rolü üstlendi.

Türkiye açısından, 1980 askeri müdahalesi bir asker-sivil ilişkisi veya kargaşaya düşmüş toplumsal düzenin yeniden sağlanmasına yönelik müdahale değildir. Aksine, neoliberal sermaye birikim rejiminin inşa edilebilmesi ve önündeki sendikal-toplumsal direncin kırılabilmesi için bilinçli olarak yaratılmış bir meşruiyet devşirme stratejisidir. Ancak, bu strateji, yüzeysel değil, yeniden yapılandırılan sermaye birikim rejiminin siyasal, iktisadî ve ideolojik gereksinimlerinin gözetilmesini içeren yapısal müdahale biçimidir. Sermaye birikim rejimleri kendilerine özgü sınıf ve sınıf mücadelesi konfigürasyonlarına sahiptir. Bu nedenle de, yapısal dönüşümler, sadece sınıf ve sınıf mücadelesinin biçimlerini değil, aynı zamanda, bu biçimleri temsil eden siyasal partiler içinde geçerlidir. ANAP, DYP ve DSP gibi belirginleşen siyasal-ideolojik örgütsel yapılara karşılık, Baykal liderliğindeki CHP’de (SHP ile birleşmesi sonrasında) siyasal-ideolojik açıdan giderek siyasal muhafazakarlığın girdabına çekilmiştir. Dahası, içeriği boşaltılmış, kurumsallığın tabelalarına indirgenmiş bir halkçılığı, cumhuriyeti, Atatürkçülüğü dönemin siyasal-toplumsal koşullarında üst düzey bir fetişizme dayandırdı.

2000’lere gelindiğinde ise, Gramscici ve Poulantzascı manayla hegemonya bunalımı, neoliberal sermaye birikim bunalımının çelişkilerinin derinleşmesi kaçınılmaz oldu. Bu bunalım, dönemin siyasal-toplumsal atmosferine uygun olarak söylemin güçlü, örgütsel dokusunun içi boşaltılmış, sınıfsal karakterden yoksun ama sınıfı kesen etnik, dinsel, sosyo-kültürel aidiyetlerin keskin varlığına dayanan üst düzeyde bir fetişizmden beslendi (Ulusalcılar-Kemalistler, Muhafazakârlar/İrticacılar, Kürt Siyasal Hareketi, Türk-İslamcı Kesim, Sünniler-Aleviler vb.). AKP’yi doğuran ve uzun yıllar can suyu sağlayan bu koşullar, yeni bir konjonktür itibariyle nükseden biçimiyle iktidardan ziyade CHP için girdaba dönüştü. Özellikle, 2013 ve akabindeki siyasal ve toplumsal çelişkilerin derinleşmesi ve kapitalist devletin bu sürecin kaldıracı olması, CHP’nin kapitalist devlet ve onun sınıfsal karakteriyle olan ilişkilerini, sınıf mücadelesinin gelişen biçimleri karşısında toplum-devlet araflığına itmektedir.

O sebepledir ki, Bahçeli’nin ‘’devletle kavgaya tutuşulmaz’’ minvalindeki açıklaması, basit bir beyanat değildir. Çünkü, sınıfsal karakteriyle kapitalist devletin kurumsal bağrına yerleşik olan egemen sınıf ve sınıf fraksiyonları, siyasal partiler aracılığıyla farklı toplumsal kesimlerin, bir bütün olarak toplumun geneli üzerinde tahakküm kurar. Dolayısıyla, siyasi partiler, demokratik siyasal düzenin vazgeçilmez birer unsuru olmaktan ziyade sınıf tahakkümünü temin eden birer siyasal-ideolojik aygıttır. Ancak, partilerin ve aktörlerin egemen sınıflar, bağımlı sınıflar ve bir bütün olarak egemen sınıflarla bağımlı sınıflar arasındaki fonksiyonu doğrusal değil, eşitsiz, kesintisiz, çelişkili ve çatışmalıdır. Dolayısıyla, Türkiye gibi CHP’de ‘’rekabetçi otoriterlik’’ gibi bir tespitin değil, finans sermayesinin hegemonyası altında, sermaye birikiminin derinleşen çelişkili ve çatışmalı karakterinin içerildiği faşiştleşmenin iz düşümüyle karşı karşıyadır.

Görünüm ve gerçekleşme biçimleri farklılıklar içerse de, faşizmin dört temel emaresi olmazsa olmazdır. İlki, devlet iktidarının kesin olarak yürütmeye geçtiği 2017 referandumuyla cumhurbaşkanlığı kararnamesinin yönetim biçimine bürünmesidir. İkincisi, parlamentonun siyasal, iktisadî ve toplumsal belirlenimde işlevsizleşerek, salt görünürlüğe indirgenmesidir. Parlamentonun işlevindeki aşınma, temsilin de yara almasını tetikler. Bu minvalde, özellikle, siyasal ve ideolojik bunalımın da emaresi olan müesses nizamın hegemonik partilerinin işlev kaybı yaşamaları veya parçalanmaları kaçınılmaz bir hal alır (İYİP, Memleket, Deva, Gelecek, Zafer, Anahtar gibi partilerin ortaya çıkışı vb.). Dahası, ideolojik bunalımın bir uzantısı olarak, derinleşen çelişkiler sınıfsal tahakkümü yaralar. Bu nedenle de, şiddet ve baskı politikaları, paramiliter yapı ve örgütlerin veya devletin ideolojik baskı aygıtlarının görünürlüğü artar. İdeolojik baskı aygıtı olarak yargının ‘’mutlak butlan’’ kararı ve akabinde CHP genel merkezine kolluk müdahalesi önemli bir eşiktir. Üçüncü olarak, tarafsız, toplum ve sınıf üstü olarak tahayyül edilen göreli özerkliğiyle egemen sınıf ve sınıf fraksiyonlarının siyasal ve iktisadî çıkarlarını gözeten kapitalist devletin sınıfsal karakterinin aleniyetleşmesidir: otel ve hastane sahibi turizm ve sağlık bakanları, ihalelerin adrese teslimi, vergi indirimleri, muafiyet ve teşvik politikalarının genel kullanım biçimi vb. Nihayetinde, tüm siyasal, iktisadî, ideolojik ve sosyo-kültürel boyutlardan birinin diğerinin etkisine açık olduğu ve üstesinden gelinemeyen çelişkilerin derinleşmesine bağlı bir yönetememe bunalımını varlık göstermesidir.

Faşizmin bu emarelerinin belirginleşmesi anlık değildir. Önemli konjonktürel kırılmalarla bir sonraki safhanın önünün açıldığı, egemen ideolojinin kontrol ve denetiminde zamana yayılmış kitle konsolidasyonuna dayanır. Genelkurmay bildirisi (27 Nisan 2007/e-muhtıra) ve Ergenekon davası (2007), Genelkurmay kozmik oda operasyonları (2009), Gezi Direnişinin zor gücüyle bastırılması (2013), 2015 genel seçimlerinin yenilenmesi, 2016’nın 15 Temmuz’u, devletin kurumsal yapısının yeniden biçimlendirildiği ve devlet iktidarının yer değiştirdiği 2017 referandumu, 2019 yerel seçiminde iptal edilen oy pusulaları ve daha özelde tarihsel olarak DEM Parti ve seleflerinin karşı karşıya kaldığı devlet şiddeti ve bu şiddetin bir biçimine duyarsız kalınması gibi bir dizi faktör bu sürecin kilometre taşıdır.

Tüm bu hususlar, Türkiye’deki kapitalizm, dolayısıyla sermaye birikim rejimi, sınıf ve devlet-sınıf ilişkilerinden bağımsız değildir. Sermaye birikiminin iktisadî boyutundaki işbölümü, mesai saatleri, ücretler, yasal haklar ve kısaca sömürü ilişkilerine bakıldığında, giderek derinleşen bir tabloyla karşı karşıyayız. Devletin doğrudan müdahilliğiyle, yoksullaştırma, sömürü ve mülksüzleştirme stratejisi olarak bir dizi politika çelişkileri derinleştirmiştir: özellikle 2019 sonrasında kademeli ve sürekliliği sağlanmış bilinçli bir enflasyon politikası, vergi afları, teşvikler, borçların silinmesi, yüksek bedelli kiralama, özelleştirme, yap-işlet-devret; Akbelen, Ayder ve Perşembe yaylası ve Kaz Dağları gibi onlarca alanın madenciliğe açılması, kanal İstanbul projesi, rezerv alan politikası veya acele kamulaştırma gibi politikalarla sermaye finanse edilmektedir. Maliyeti ise genel anlamda enflasyondaki tahrifat ve yüksek vergi oranları, yüksek faizli kredi kullanımları, hacizler, iflas sayılarındaki artış; özelde ise işçi ve emeklilerin kurban edilmesiyle toplumsallaştırılmaktadır.

Devletin sermaye birikimi ve transferlerindeki bu köklü müdahaleleri karşısında geniş halk kitlelerinin kontrol ve denetim altında tutulmaları olmazsa olmazdır. Kapitalizmin biçimi ve sınıf konfigürasyonu dikkate alındığında, özellikle ideolojik ve sınıfsal yabancılaşma nedeniyle pek zorlandığı söylenemez. Üretilen metanın fetiştirilmesi, amacın para kazanmaya ve iktisadî olarak güçlü olmaya odaklandığı bir zihniyet biçimi; toplum kesimlerinin etnik, dinsel, kültürel veya cinsel kimlikler üzerinden karşı karşıya getirilmesi; fiziksel ve/veya psikolojik baskı biçimlerinin cezasızlığı ve daha önemlisi milliyetçi-muhafazakâr/Türk-İslam egemen ideolojisi dolayımıyla hayatın olağan akışına yedirilmesiyle temin edilmektedir. Tüm bu siyasal, iktisadî ve ideolojik stratejilerin temel hedefi, farklı sınıfsal kesimlerin toplumsal güç oluşturacak düzeyde bütünleşmesini engellemektir. Ancak, özellikle iktisadî bunalım ve sömürüdeki yoğunlaşmadan kaynaklı derinleşen çelişkilerin iktidar için oluşturduğu siyasal tehdidin etkisizleştirilmesi veya en azından kontrol altında tutulabilmesi elzemdir. CHP, tam da bu sebepten, yani finans kapitalin hegemonyası altında, toplumsal sınıf konfigürasyonunun yeniden yapılandırılabilmesi, dolayısıyla faşizmin hareket alanı için hedef konumundadır.

Ancak, iktidar bloğunun karşı karşıya kaldığı hegemonya bunalımı iktidardan ziyade CHP’yi daha derinden etkiledi ve etkilemeye devam etmektedir. Bunun en önemli sac ayaklarından birisi, hiç kuşkusuz CHP ve kurmaylarının politik süreci anlamlandırma ve okuma biçimidir. Siyasal, iktisadî ve ideolojik tüm yönelimleriyle faşizmin varlığını otoriterleşmeye, halkın iradesine, demokrasi sorununa indirgenmesi stratejik handikapların en temel bileşenlerinden oldu. Operasyonların gerisindeki maddi olguya ilişkin tespiti sakatlayan bu indirgeme ve örgütsel köhnemişlik, mühürsüz oyların geçerliliğinin görmezden gelinmesi ve mutlak butlan da dahil olmak üzere genel bir direnişi sekteye uğrattı. Dahası, sömürünün ve sınıfsal çelişkilerin derinleştiği tüm mevzilerde, daima, vakti gelmeyen bir gerekirciliğe sığınıldı: Gaziantep ve Ankara’daki maden işçilerinin direnişi, tutuklanan sendikacılar, ücretli öğretmenlerin mücadelesi, kanal İstanbul projesi, çevre katliamları, 1 Mayıs, kadın cinayetleri ve tecavüz infialleri, asgari ücretin belirlenmesi gibi onlarca toplumsal sorunda ya hiç olmadılar ya da belirli bir açıklama ile geçiştirilerek bir demokrasi ve aday olgusuyla sınırlanmış fetişizme yaslanılmıştır. Bu nedenle olsa gerek, ‘’gerekirse hayatı durdururuz’’ ve ‘’mutlak butlan’’ kararına yönelik iyimserliğin derinliğiyle duygusal burukluk aynı kefede dengelendi.

Belediyelere yönelik operasyonlarda olduğu gibi, Özel ve ekibinin ‘’mutlak butlan’’ meselesini gereğinden fazla hafife alması, sorunun CHP içi iktidar mücadelesinin bir uzantısı olarak Özel/İmamoğlu-Kılıçdaroğlu hattına sıkıştırdı. Bu durum, bilinçli veya bilinçsizce partinin toplumsal tabanındaki yarılmayı bir adım öteye taşıdı. Çünkü, iktidar veya muhalefet fark etmeksizin, her bir tarafın benimsediği stratejinin genel siyasal güçler dengesi üzerinde değişen düzeylerde kaçınılmaz etkisi vardır. Dolayısıyla iktidarın yargı yoluyla izlediği ‘’mutlak butlan’’ stratejisi, CHP’nin yönetim ve taban düzeyindeki çelişki ve çatışmalı güçler dengesinin asimetrik karakterinin birbirine kırdırılması için biçilmez kaftan oldu. Bunun başarısı, iktidardan değil, CHP kurmaylarının ve toplumsal tabanının zihni iyimserlik ve körlüğünün iç içe geçtiği bir okuma yoluyla takındığı stratejiden ileri gelir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulların üstesinden gelinmesinin, zorunlu bir iktidar değişikliği olduğu kanaati oldukça güçlüdür. Ancak, bu kanaati güçlü kılan maddi gerçek kadar son iki genel seçim ve 2024’ün yerel seçim sonuçlarıyla sahanın izlenimi arasındaki makas açıklığının maddi gerçekliği halen belirsizdir. Bu nedenle de, iktisadî bunalımın anakentlerin çeperine ve taşraya ne düzeyde sirayet ettiği, etmiş ise bunun bir meşruiyet bunalımına varıp varmadığı belirsizdir. Belirsizlik, toplumsal düzeyde ne derece bir kırılmanın olduğunu görmeyi zorlaştırsa da, iktidar ve toplumsal muhalefet açısından yelpaze pek muğlak değildir. Çünkü, egemen sınıflar lehine tutumu netleşen sınıfsal doğasıyla kapitalist devletin, ortadan kalkan göreli özerkliğiyle devlet-parti bütünlüğü tescillenmiştir. Bu sebepledir ki, %30 bandına tutunmuş bir iktidar kendisinden uzaklaşan seçmeni durdurabilir veya en azından kopmayı minimize ederek olası bir ittifakla iktidarını sağlama ihtimali hiç de uzak değildir. Devletin maddi imkanlarına sınırsız erişim ve kullanım tekeli; emeklinin, asgari ücretlinin, memurun ciddi bir zam aldığı; özellikle konut politikalarında uygun kredilerin temin edilerek belirli bir zaman dilimine yayıldığı bir senaryo açısından oldukça makuldür.

Hiç uzak olmayan bir diğer ihtimal ise, CHP ve Yeni Parti için geçerlidir. Özel ve ekibinin tutuklandığı ve kurultay yapmadığı gerekçesiyle seçim engeliyle karşı karşıya kalacak bir CHP ihtimalinde eş zamanlı tasfiye hiç de ütopya değildir. En iyimser haliyle, Özel ve ekibinin tasfiye edildiği, Kılıçdaroğlu yönetiminde seçime giren bir CHP senaryosunda da siyasal bedelin ağır olması kaçınılmaz olabilir. Psikolojik ve alternatifsizlik girdabına sıkışmış bir kitlenin sandığa gitmemesi (tam olarak seçimsizleştirme denilen şey), kaybedilen gücün korunduğuna yönelik hikâyenin bir kâbus olarak genelleşmesi demektir. Toplumsal kesimlerin ve aktörlerin idrak etmediği tehlike, toplumsal muhalefetin bölünmesinden-parçalanmasından ziyade, belki de budur. Bu tehlike, CHP’nin adaya vedasından ziyade, Türkiye’nin gelecek on yıllarının nasıl bir siyasal-ideolojik aksın içinde olacağını belirleyecek olmasıdır.

Not: Bu tartışma metni ilk olarak 28.08.2026 tarihinde Sosyal Demokrat Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Siyaset Bilim Yazıları