Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

BEN OKUYORUM, SEN OKUYORSUN, ONLAR OKUMUYOR! (Türkiye'de Kitap Okuma Oranlarının Düşüşü ve Bu Düşüşün Çözüm Yolları Yazı Dizisi 16)

Esra ODMAN İYİER

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 16 Mayıs 2026 20:57 - Okunma sayısı: 69

BEN OKUYORUM, SEN OKUYORSUN,  ONLAR OKUMUYOR! (Türkiye'de Kitap Okuma Oranlarının Düşüşü ve Bu Düşüşün Çözüm Yolları Yazı Dizisi 16)

BEN OKUYORUM, SEN OKUYORSUN,

ONLAR OKUMUYOR!

Bir ülkede insanlar, ne kadar çok okuyorsa o kadar derinleşir hayat. Okumak sadece bilgi edinme aracı değildir. İnsanın iç sesiyle karşılaşması, kendini ve çevresini tanıması, başkalarının yaralarına bakması, toplum hakkında bilgi edinmesidir. Bir romanda korkularını görmek, bir şiirde yıllardır söyleyemediklerini bulmak, bir denemede zihninin açıldığını hissetmek, bir öyküde kaybolmaktır.

Dünyayı anlamamızın bin türlü halidir bir kitapla kurulan bağ. Bütün bunlara rağmen Türkiye’de kitap okumak bir ihtiyaçtan çok lüks bir uğraş, boş zaman değerlendirme aracı olarak görülüyor. İnsanlar geçim derdiyle, bitmek bilmeyen hızlı ve iç bunaltan gündemlerle boğuşurken kitap sessizce bir köşeye bırakılıyor.

Türkiye’de kitap okuma oranının düşük olduğunu, kitap okumayı sevmeyen bir ülke olduğumuzu hepimiz biliyoruz. Burada mesele yalnızca insanların kitap okumayı sevmemesi, değildir. Asıl mesele, okuma kültürünün gündelik hayatın doğal bir parçası hâline gelememesidir.

Çocuk daha küçük yaşta kitabı keşif ve oyun alanı olarak değil, ödev olarak tanırsa, sınav merkezli eğitim sistemi kitabı çoğu zaman merakın değil zorunluluğun nesnesine dönüştürürse çocuklar kitaptan uzaklaşır. Bu çocuklar yetişkin olduklarında, kitap okumanın insanın ruhuna iyi gelen bir alışkanlık değil de zamanın varsa yapılacak bir etkinlik olarak düşünmeye başlar.

Bir başka problem de hız çağında yaşıyor olmamız. Telefon ekranları birkaç saniyede değişen görüntüler sunarken kitap sabır istiyor. Oysa modern insan sabırsız. Sosyal medya, kısa videolar, sürekli akan içerikler, zihni parçalı düşünmeye alıştırıyor. İnsan artık uzun bir paragrafı bile dikkatle okumakta zorlanıyor. Kitap ise yavaşlık ister. Sessizlik ister. Düşünmeye alan açar. Belki de bu yüzden bugün kitap okumak biraz da çağın hızına karşı direnmek anlamına geliyor.

Ekonomik koşullar da önemli bir etken. Kitap fiyatlarının yükselmesi, kütüphanelerin yeterince yaygın ve cazip olmaması birçok insanı kitaptan uzaklaştırıyor. Ancak mesele yalnızca maddi değildir. İnsan kendisini ait hissetmediği bir kültüre yaklaşmaz. Eğer toplumda kitap okuyan insan ayrıksı, fazla düşünceli ya da boş işlerle uğraşan biri gibi görülürse okuma alışkanlığı gelişmez. Oysa kitap okuyan toplumlar daha bilgili olmanın ötesinde aynı zamanda daha empatik olur. Çünkü edebiyat insanı başka hayatların içine sokar. Başka bir insanın korkusunu, yoksulluğunu, yalnızlığını, sevincini, çabasını, düşüncesini öğretir, hissettirir.

Peki okuma oranı nasıl artabilir?

Her şeyden önce çocukların kitapla ilişkisi değiştirilmelidir. Kitap bir performans nesnesi değil, hayal kurma alanı olmalıdır. Çocuklara sürekli “Kaç sayfa okudun?” diye sormak yerine:

“En çok nereyi sevdin?”

“Ne tür hikayeler ilgini çekiyor?”

“Beğendiğin tarz hangisi?”

“Bu hikâyede seni en çok etkileyen bölüm hangisi? Neden?” gibi etkili ve çocuğu düşündürücü sorular sorulmalı. Ona, neden kitap okuması gerektiğini anlatmak yerine, kitap okumasının nedenlerini kendisinin bulması sağlanmalıdır.

Okullarda yapılan klasik okuma saati uygulamalarının da değiştirilmesi gerekmektedir. Herkesin kitap okumak için kendine göre bir saati vardır. Zoraki okutulan kitap külfetten, sıkıntıdan hatta bazen de cezadan öte gitmeyecektir.

Bunun yerine çocukların okudukları kitapları analiz etmeleri için onlara sorular sormak, kitapları canlandırmaları (dramatize etmeleri) için imkân tanımak hata yaratıcılıklarını öne çıkarmak için okudukları öykülerin, romanların benzerlerini kendilerinin kurgulamalarını istemek, “Kahramanın yerinde olsaydınız, siz ne yapardınız?” sorusuyla yeni bir öykü yazdırmak çocuklara kitapları biraz daha yaklaştıracaktır.

Kitap yaşayan, nefes alan ve aldıran bir şeye dönüşmeden okuma alışkanlığı geliştirilemez.

Kütüphaneler daha canlı mekânlar hâline getirilebilir. Sessiz ve soğuk binalar yerine insanların kahve içebildiği, tartışabildiği, çocukların oyunla kitap arasında bağ kurabildiği kültür alanları oluşturulabilir. Dünyanın birçok yerinde kütüphaneler sadece kitap alınan yerler değil, sosyal yaşam merkezleri hâline geliyor.

Ayrıca sosyal medyanın tamamen düşman ilan edilmesi de doğru değildir. Bugün gençlerin büyük kısmı orada yaşıyor. O hâlde kitap da orada görünür olmalı. Nitelikli kitap içerikleri, kısa ama merak uyandıran anlatımlar, yazar söyleşileri, okuma kulüpleri dijital ortamda daha etkili kullanılabilir. İnsan bazen bir kitabı bir cümle yüzünden okumak ister.

Bu anlamda ülkemizde son dönemlerde artan kitap kulüplerini kutluyorum. Özellikle kitabın yazarıyla okuru buluşturan kulüpler yazarın samimiyetini, okura olan yakınlığını da görünür kılıyor ve kitap farklı bir anlam kazanıyor okurun gözünde.

Bu kulüpler içinde; Kitap Kurtları Kulübü’nden ve kurucusu Kübra Çiğdem İnal’dan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Kübra Çiğdem İnal, yurtiçi ve yurtdışı birçok kitapsevere ulaşıp onların yazarlarla sohbet etmesini, sorular sormasını sağladığı gibi kitabın bilmediğimiz yönlerinin yazarı tarafından anlatılmasına da katkıda bulunuyor.

Ayrıca yine kitaba ulaşmanın maddi külfetini biraz olsun hafifletmek adına, Kitap Kurtları Kulübü üyeleri olarak her mevsim bir bağımsız kitapevini ziyaret ediyorlar. Bu kitapevlerinden en az üç kitap satın alıyorlar ve öğrenciler için askıya kitap koyuyorlar. Okumak isteyen gençler okul kimliklerini gösterip bu kitaplardan alabiliyor. Bunun gibi organizasyonların çoğalması dileğiyle.

Kitap kulüplerinin bence yaptığı en iyi şey: İnsanlara kitap okumanın başarılı olmak için değil, daha iyi yaşamak için gerekli olduğunu anlatıyor olmaları. Çünkü kitap yalnızca bilgi vermez; insanı içten içe dönüştürür. Daha derin düşünmeyi, yalnız kalabilmeyi, başkasını anlayabilmeyi öğretir.

Bir toplumun aynası yalnızca binaları, yolları, köprüleri, hava limanları ya da alışveriş merkezleri değildir. Toplumun hangi hikâyeleri okuduğu, hangi cümlelerin altını çizdiği, hangi kitapları çocuklarına bıraktığıdır. Bugün Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan şey de biraz yavaşlamak, biraz susmak ve yeniden okumayı hatırlamaktır.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları