Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Tiktok’laşan Zihinler Çağında Edebiyatın Sağaltıcı Gücü

ZERRİN KESKİN

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 14 Ocak 2026 08:04 - Okunma sayısı: 56

Tiktok’laşan Zihinler Çağında Edebiyatın Sağaltıcı Gücü

Duramamak, modern çağın yalnızca bireysel bir huzursuzluk hâli değil; zamanla, dikkatle ve anlamla kurulan ilişkinin köklü biçimde bozulmasının adıdır. Dijital teknolojilerle şekillenen hız rejimi, zamanı kesintisiz bir akış olmaktan çıkarıp parçalanmış anlar dizisine dönüştürürken, bireyin zihinsel bütünlüğünü de aşındırmaktadır. Günümüz insanı artık yalnızca hızlı yaşamamakta; hızın kendisi tarafından yaşanmaktadır. Zaman, yoğunlukları ve derinlikleri olan bir yapı olmaktan çıkar; her an, aynı yüzeysel “şimdi”ye sıkışır. Bu durum, anlamın süreklilik gerektiren doğasıyla doğrudan çelişir.

Heidegger’in düşünmeyi, varlıkla mesafe koyma eylemi olarak tanımlaması, tam da bu noktada belirleyici bir çerçeve sunar. Düşünmek, dünyanın sürekli çağrısına kısa bir süreliğine sırtını dönmeyi, geri çekilmeyi ve durmayı gerektirir. Ancak modern hız rejimi, bu geri çekilmeyi neredeyse imkânsız kılar. Bildirimler, akışlar ve algoritmalar, zihni sürekli dışarıya çağırır. Böylece düşünme, yerini tepkiye bırakır. İnsan artık düşünmez; yanıt verir. Heidegger’in sözünü ettiği kesinti, yerini kesintisiz uyarılmaya bırakır.

Camus’un Sisifos Söyleni, bu durmaksızın tekrar eden eylem hâlini çarpıcı bir biçimde simgeler. Sisifos’un kayayı sonsuza dek yukarı taşıması, yalnızca absürd bir kader değil; duramayan bir bilincin metaforudur. Camus, bu döngüde bile insanın boşlukla yüzleşme cesaretini yüceltirken, modern birey boşluğu yüzleşilmesi gereken bir alan olarak değil, hızla doldurulması gereken bir tehdit olarak görür. Kısa videolar, sonsuz kaydırmalar ve geçici hazlar, boşluğun üzerini örten dijital yamalara dönüşür. Böylece absürd, farkındalık üretmek yerine uyuşturucu bir döngüye evrilir.

Simone Weil’in boşluğa verdiği değer, bu noktada radikal bir karşı duruş sunar. Weil’e göre boşluk, ruhun eksikliği değil; derinliğinin koşuludur. İnsan, boşlukla kalabildiği ölçüde düşünür. Ancak modern birey için boşluk neredeyse dayanılmazdır. Sessizlik huzur değil, tedirginlik yaratır. Durmak, verimsizlikle eş tutulur. Bu nedenle boşluk sürekli sesle, görüntüyle ve bilgi kırıntılarıyla doldurulur. Oysa Weil’in işaret ettiği gibi, doldurulmayan boşluk, insanı kendi iç derinliğiyle karşı karşıya getirir.

Bu düşünsel krizin edebiyattaki yansımaları, modern bilincin portresini ayrıntılı biçimde çizer. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki Yeraltı Adamı, duramamanın psikolojik bedelini taşıyan figürlerden biridir. Sürekli iç konuşmalarla kıvranır; bekleyemez, sakinleşemez, susamaz. Kendi bilincinin yükü altında ezilir. Bu huzursuzluk, modern insanın içsel gürültüsünün erken bir örneğidir. Yeraltı Adamı, sessizlikle barışamaz; çünkü sessizlik, yüzleşmeyi zorunlu kılar.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki karakterler ise parçalanmış zamanın içinde savrulan bireylerdir. Sürekli bir arayış hâlindedirler; fakat hiçbir durakta kalamazlar. Deneyim derinleşmeden terk edilir. Bu durum, TikTok’laşan deneyimin edebi karşılığıdır: Her şey hızla tüketilir, hiçbir şey içselleşmez. Atay’ın parçalı anlatımı, yalnızca bir biçim tercihi değil; parçalanmış bilincin anlatı düzeyindeki yansımasıdır.

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’inde bilinç akışı tekniği, modern hayatın hızını ve zihinsel bölünmüşlüğünü görünür kılar. Clarissa Dalloway’in bir gün içinde yaşadığı zihinsel kesintiler, bireyin kendi iç dünyasında bile duramadığını gösterir. Düşünceler, bir merkez etrafında toplanmaz; sürekli dağılır. Ancak Woolf, bu parçalanmışlığı görünür kılarak okuru, tam da bu dağınıklığın farkına varmaya çağırır.

Tanpınar’ın Huzur’u ise modern hız rejimine karşı alternatif bir zaman anlayışı sunar. Tanpınar’da zaman, parçalanması gereken bir düşman değil; içinden geçilmesi gereken bir akıştır. Mümtaz’ın içsel çatışmaları, durmak ile akışa kapılmak arasındaki gerilimi taşır. Tanpınar’ın “zamanın içinde olmak” fikri, modern bireyin unuttuğu ritmi hatırlatır. Burada durmak, zamanı reddetmek değil; onunla uyumlanmaktır.

Zamanın TikTok mantığıyla düzleşmesi, tüm anları eşdeğer hâle getirir. Oysa anlam, yoğunluk farklarıyla oluşur. Bazı anlar ağırdır, bazıları hafif; bazıları bekleme ister, bazıları hız. Bu fark ortadan kalktığında, anlam da çöker. Sürekli akan içerik, bireyin yön duygusunu aşındırır. Dikkat, algoritmalar tarafından sömürülen bir kaynağa dönüşür. Matthew Crawford’un “dikkat müşterekleri” kavramı bu bağlamda belirleyicidir. Sessizlik ve dikkat, tıpkı temiz hava gibi ortak bir kaynaktır; fakat günümüzde bu kaynak özelleştirilmiş, ticarileştirilmiş ve tüketilmiştir.

Bu noktada duramamak, yalnızca kültürel ya da felsefi bir mesele olmaktan çıkar; doğrudan psikolojik bir soruna dönüşür. Sürekli uyarılan zihin, kendini toparlayamaz. Bu nedenle sosyal medya detoksu, dijital minimalizm ve bilinçli ekran kullanımı, basit öneriler değil; zihinsel bütünlüğü yeniden kurma girişimleridir. Bildirimleri kapatmak, telefonu ulaşılmaz bir yerde tutmak ya da belirli zaman dilimlerini ekransız geçirmek, dikkatin yeniden örgütlenmesine alan açar.

Meditasyon, nefes egzersizleri ve doğada vakit geçirmek de bu yeniden örgütlenmenin parçalarıdır. Doğanın ritmi, insan zihninin unuttuğu sürekliliği hatırlatır. Bir ağacın gölgesinde oturmak, yürürken adımların ritmini hissetmek ya da sessizce bir manzaraya bakmak, zamanı parçalamadan deneyimleme imkânı sunar. Tanpınar’ın zaman anlayışı, bu anlarda somutlaşır.

Günlük tutmak ve yazmak ise düşünmenin en eski durma biçimlerinden biridir. Yazı, zihnin hızını yavaşlatır; düşünceye kesinti kazandırır. Huzursuzluk, yazıyla dışsallaşır; dağınık bilinç, kelimeler aracılığıyla geçici de olsa bir bütünlük kazanır. Dostoyevski’nin kahramanlarının yaşadığı iç gerilim, yazıyla katlanabilir hâle gelir. Yazmak, boşlukla yüzleşmenin en insani yollarından biridir.

Zamanın TikTok’laşması, dikkatin sömürülmesi ve anlamın erozyonu, bireyin iç dünyasında kalıcı yaralar açmaktadır. Ancak felsefe ve edebiyat, bu krizin tedavisi için iyi bir araçtır. Heidegger’in mesafe çağrısı, Camus’nün boşlukla yüzleşme cesareti, Simone Weil’in boşluğa verdiği değer, Dostoyevski’nin huzursuz bilinci, Atay’ın tutunamayanları, Woolf’un parçalanmış zaman algısı ve Tanpınar’ın ritim önerisi, aynı noktada birleşir: durmak, yüzleşmek ve zamanla yeniden ilişki kurmak.

Hızın kutsallaştırıldığı bir dünyada durmak, sessizliği seçmek ve dikkati geri kazanmak, modern çağın en güçlü direniş biçimlerinden biridir.

Peki, zihinsel bağlamda adroidleşme evrimini neredeyse tamamlamış olan son organik insanlar olarak; dijital bağımlıklarımızdan kurtulmaya, algı oyunlarının sürmenajından çıkmaya, gerçek benliğimizi yeniden keşfetmeye cesaretimiz ve sabrımız var mı? Yoksa yıllarca özgürlüğü için mücadele etmiş insanlık, dijital köleliğin prangalarını gönüllü olarak kabul edip, bulanık gerçekliğinde kendi olamadan dünyayı terk mi edecek?

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları
NİYET

Fikir Yazıları 21 Aralık 2025

NİYET

LODOS ESİNCE

Fikir Yazıları 20 Aralık 2025

LODOS ESİNCE