AİLE: Bize neler oluyor?

Sosyal Bilimler - Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak

AİLE: Bize neler oluyor?

.

Efendim, ‘yetkili büyükler’ düşündü taşındı ve bir karar almak zorunda hissetti:

2026-2035 dönemi 'Aile ve Nüfus 10 Yılı' olarak belirlendi.

‘Neden?’ diye sormaya gerek yok elbette.

Aile birliği çözülüyor… Nüfus yaşlanıyor…

Bize neler oluyor?

Okuyanlar hatırlayacaktır; önceki yazımızda ailedeki değişim/dönüşümden söz edip sorgulamaya başlamıştık zaten (Bkz.1). O halde daha somut verilerle devam edebiliriz durumu birlikte irdelemeye.

.

Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar birçok ülke; yaşlanan nüfus, azalan doğum oranları ve çözülmeye başlayan aile yapısıyla karşı karşıyadır. Diğer birçok ülke ile kıyaslandığında Türkiye nispeten daha iyi bir konumdadır. Örneğin, bizde 35'e yaklaşan ortalama yaş, Avrupa'da 45'tir. Türkiye, Avrupa Birliği'nden halen 10 yaş daha gençtir.

.

Türkiye’nin demografik yapısı son yirmi yılda köklü bir dönüşüm geçiriyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun “İstatistiklerle Aile” verileri, bu değişimi açıkça ortaya koymakta:

.

Tek kişilik hanelerin oranı yüzde 20,5'e ulaşmıştır.

.

İlk evlenme yaşı erkeklerde 28,5'e, kadınlarda 26'ya çıkmış, buna bağlı olarak; 20-24 yaş aralığında hiç evlenmemiş kadın oranı yüzde 79, erkeklerde yüzde 94 oranına yükselmiştir.

.

Yaşlı nüfus oranımız ise 2025 itibariyle yüzde 11,1'dir. Üstelik kırsalda yaşayan yaşlı nüfus, çocuk nüfusunu geçmiş durumda.

.

Evlilik yaşı yükselmekte, boşanma oranları artmakta, bunların bir sonucu olarak doğurganlık hızı düşmektedir.

.

Doğurganlık hızı 2017'den itibaren nüfusun yenilenme seviyesi olan 2,1'in altına indi. 2024'te 1,48'e düşen oran, maalesef 2025 yılında daha da geriye gitti.

.

Aile Yapısındaki Dönüşüm

Türkiye’de aile yalnızca küçülmüyor; aynı zamanda biçim değiştiriyor. Özetle, üç temel eğilim dikkat çekiyor:

.

Birincisi; “hane küçülmesi”. Geniş aile yapısı çözülüyor, çekirdek aileler küçülüyor ve tek kişilik yaşam artıyor.

.

İkincisi; “evlilikte gecikme”. İlk evlenme yaşı yükseliyor. Bu durum doğurganlık dönemini daraltıyor.

.

Üçüncüsü; “alternatif yaşam biçimleri.” Evlilik dışı birlikte yaşama ve bireysel yaşam tercihleri giderek yaygınlaşıyor.

.

Bu üç eğilim birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç net: Aile artık “varsayılan model” olmaktan çıkıp “seçilen bir yaşam biçimi” haline geliyor. Bu dönüşüm Türkiye’ye özgü de değil. Birçok ülkede benzer bir eğilim gözlemleniyor. Ancak Türkiye açısından etkisi daha hızlı ve daha keskin.

.

Aile kurumundaki değişim/dönüşümün nedenleri- önceki yazımızda vurgulandığı gibi- ‘bağlantısal bütünsellik’ içinde ele alınabilecek pek çok faktörün dinamik etkileşiminin bir sonucudur.

.

Türkiye’nin yaşadığı süreç, sadece ekonomik krizle değil, zihnin ve yaşam pratiklerinin dönüşmesiyle ilgilidir. ‘Modern’ birey için konfor alanından çıkmak, ebeveynliğin getireceği sorumluluğu ve özgürlük kısıtlamasını göze almak, ekonomik maliyetten çok daha ağır bir “psikolojik maliyet” haline gelmiştir. “Daha iyi bir hayat” tanımı, artık aile bağlarının yakınlığını değil, bireysel deneyimleri, seyahatleri ve kariyer basamaklarını içeriyor. Sorunu sadece “ekonomik kriz” parantezine almak, kültürel vasatlığı ve bireyciliğin artmasını görmezden gelmektir.

.

Eğer bugün çocuk kararını “mantıksız”, aile kurmayı “ertelemeye değer”, ebeveynliği “fazla maliyetli” bulan bir topluma dönüştüysek; bu yalnızca ekonomik değil, varoluşsal kırılmamızdır. Ve bu kırılma onarılmazsa, yarın ne teşvik paketleri ne de nüfus hedefleri bizi kurtaracaktır. Çünkü nüfus, sadece çoğalarak değil; anlamla, bağla ve umutla büyür.

.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Demografik krizler sloganlarla aşılmaz. “En az üç çocuk” çağrıları, tek seferlik nakdi teşvikler ya da vitrin düzenlemesi niteliğindeki sosyal destekler, nüfusun yönünü değiştirmeye yetmez. Asıl mesele, çocuk sahibi olmayı birey için bir fedakârlık ve/veya risk, aile kurmayı ise hayatı erteleyen bir yük olmaktan çıkaracak yapısal bir iklim inşa edebilmektir.

.

Siz nasıl düşünüyorsunuz efendim?

B.Y.

.

Dipnotlar