Gündelik Hayatın Görünmez Denetimi

Sosyoloji - Dr. Özkan AYDAR

İnsanların hayatına müdahale etmeyi ne zaman bu kadar normal kabul ettik?

Bir yakınımıza “Ne zaman evleneceksin?”, bir arkadaşımıza “Bu işi bırakılır mı?”, bir gence “Bu bölümden mezun olunca ne yapacaksın?” diye soruyoruz. Bir başkasının nasıl giyindiğini, ne kadar kazandığını, neden evlenmediğini ya da neden çocuk sahibi olmadığını konuşuyoruz. Çoğu zaman da bütün bunları “Ben sadece fikrimi söyledim.” diyerek açıklıyoruz.

Oysa gündelik hayatın içinde sürekli birbirimize neyin doğru, neyin yanlış, neyin normal olduğunu söylüyoruz.

Belirli bir yaşta evlenmek, iyi bir meslek sahibi olmak, düzenli bir işe girmek, ev ve araba sahibi olmak, çocuk sahibi olmak… Bunlar zamanla yalnızca seçenek olmaktan çıkıp “normal bir hayatın” parçaları hâline geliyor. Bu sıranın dışına çıkan insan ise kendisini açıklamak zorunda kalıyor. Üstelik bu ‘normal hayat’ anlayışı yalnızca kültürel alışkanlıklarla oluşmuyor; içinde yaşadığımız ekonomik ve sınıfsal ilişkiler de hangi hayatın başarılı, hangisinin başarısız sayılacağını belirliyor.

“Ne zaman evleneceksin?”

“Ne zaman düzenini kuracaksın?”

“Bu yaşta hâlâ böyle mi yaşayacaksın?”

Bu soruların sıradanlığında aslında önemli bir toplumsal mesele gizli: İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini kim söylüyor?

Görünmeyen denetim

Toplum bizi yalnızca yasalar ve açık kurallar aracılığıyla denetlemiyor. Bazen bir bakış, bir aile sohbeti, bir akrabanın yorumu veya “El âlem ne der?” düşüncesi yeterli oluyor. Üstelik zamanla dışarıdan gelen bu sesleri içselleştiriyoruz. Kimsenin bize bir şey söylemesine gerek kalmadan kendimizi denetlemeye başlıyoruz. Nasıl giyineceğimizi, hangi işi seçmemiz gerektiğini, ne zaman evlenmemiz gerektiğini, nasıl görünmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bazen kendi isteğimiz sandığımız şeyin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu sorgulamıyoruz bile. Çünkü insanın arzuları da toplumsal koşullardan bağımsız oluşmuyor; neyi istememiz gerektiğini, neyin değerli ve ulaşılabilir olduğunu belirleyen maddi koşulların içinde yaşıyoruz.

Tam da burada gündelik hayatın görünmez denetimi ortaya çıkıyor. Fakat bu denetimi yalnızca kültürel alışkanlıklarla açıklamak bana yeterli gelmiyor. Çünkü insanların hayatlarını şekillendiren şey yalnızca aile, gelenek veya toplumsal beklentiler değil. İçinde yaşadığımız maddi koşullar ve ekonomik düzen de neyi mümkün, neyi imkânsız gördüğümüzü belirliyor.

“İyi hayat” kimin ölçüsüne göre?

Bugün başarılı bir hayatın oldukça tanıdık bir tarifi var: İyi bir eğitim, iyi bir iş, yüksek bir gelir, kendi evin, araban, düzenli bir aile hayatın… Bunların hiçbirinde tek başına sorun yok. Sorun, bunların giderek herkes için ulaşılması gereken ortak bir başarı ölçüsüne dönüşmesi. Fakat herkes aynı toplumsal ve ekonomik koşullardan başlamıyor. Buna rağmen aynı başarı ölçüsünün herkes için geçerli olduğu varsayılıyor. Böylece sınıfsal eşitsizlikler çoğu zaman bireysel çaba ve yetenek farklılıkları gibi görünmeye başlıyor. Üstelik bu ölçütlere ulaşamayan insanın yaşadığı sorunlar çoğu zaman toplumsal değil, kişisel bir başarısızlık olarak değerlendiriliyor.

İş bulamıyorsan kendini yeterince geliştirmemişsindir.

Yeterince para kazanamıyorsan daha fazla çalışmalısındır.

Ev alamıyorsan tasarruf etmeyi öğrenmelisindir.

Yoruluyorsan zamanını iyi yönetemiyorsundur.

Böylece ekonomik eşitsizlikler bireysel yetersizliklere dönüştürülüyor. Bir başka ifadeyle, toplumsal yapının ürettiği eşitsizlikler bireyin kişisel sorumluluğu gibi sunuluyor. İnsanlara içinde bulundukları koşulları sorgulamaktan çok, o koşullara uyum sağlamaları öğretiliyor. Meseleye yalnızca “İnsanlar neden böyle düşünüyor?” diye bakmak yerine, bu düşüncelerin hangi maddi koşullar içerisinde oluştuğunu da sormamızı sağlıyor.

Bir insanın hayatını yalnızca kendi tercihleriyle açıklamak kolay. Fakat o tercihler üzerinde sınıfın, gelirin, çalışma koşullarının, eğitime erişimin ve sahip olunan imkânların etkisini düşündüğümüzde tablo değişiyor. Aynı şeyi isteyen iki insanın o isteğe ulaşma ihtimali neden aynı değil? Biri ailesinden ev alabilecek kadar destek görürken, diğeri yıllarca kira ödemek zorunda kalıyorsa “Çalışırsan sen de başarırsın.” demek gerçekten yeterli bir açıklama mı?

Çalışmak, tüketmek ve kendimizi kanıtlamak

Gündelik hayatımızın önemli bir bölümü çalışma ve tüketim etrafında şekilleniyor.

Ne iş yaptığımız, ne kadar kazandığımız, hangi telefonu kullandığımız, nerede yaşadığımız, ne giydiğimiz bize toplum içindeki yerimiz hakkında bir şeyler söylüyor. İnsanların değerini yaptıkları işten çok kazandıkları para üzerinden ölçmeye başladığımızda, başka bir denetim biçimi ortaya çıkıyor. Çünkü çalışma yalnızca geçimimizi sağladığımız bir faaliyet değil; toplumsal konumumuzu ve kendimize verdiğimiz değeri belirleyen bir ilişkiye de dönüşebiliyor. İnsan, zamanla ‘ne üretiyorum?’ sorusundan çok ‘ne kadar kazanıyorum?’ sorusuyla kendisini değerlendirmeye başlıyor. Sürekli daha fazlasını istememiz bekleniyor.

Daha iyi bir iş.

Daha yüksek maaş.

Daha büyük bir ev.

Daha yeni bir telefon.

Daha iyi bir görünüş.

İnsan bir süre sonra yalnızca başkalarıyla değil, kendisinin daha başarılı olması gerektiği fikriyle de yarışıyor. Üstelik bu yarışın sonunda elde edilen şey çoğu zaman gerçek bir özgürlük değil, yeni bir zorunluluk oluyor. Daha fazla kazanmak için daha fazla çalışmak, daha fazla tüketebilmek için daha fazla kazanmak ve sahip olduklarımızı kaybetmemek için çalışmaya devam etmek. Böyle bir düzen içerisinde özgürlükten söz ederken, özgürlüğün maddi koşullarını da konuşmak gerekiyor. Çünkü istediğimiz hayatı seçebilmek, yalnızca seçme hakkına sahip olmakla ilgili değil. O seçimi gerçekleştirebilecek maddi imkâna sahip olmakla da ilgili.

Birbirimizin hayatına neden karışıyoruz?

Belki de başlangıçtaki soruya geri dönmek gerekiyor. Neden insanların hayatına bu kadar karışıyoruz? Çünkü yalnızca bireylerin birbirine müdahale etmesinden söz etmiyoruz. Hepimiz belirli toplumsal normların, ekonomik ilişkilerin ve başarı ölçütlerinin içinde yaşıyoruz. Bunları normal kabul ettikçe başkalarını da aynı ölçülere göre değerlendirmeye başlıyoruz.

Birinin evlenmemesini garip buluyoruz.

Birinin çok para kazanmamasını başarısızlık olarak görüyoruz.

Birinin tüketim alışkanlıklarını yaşam tarzının göstergesi olarak değerlendiriyoruz.

Birinin işini bırakmasını sorumsuzluk olarak nitelendiriyoruz.

Bazen de bütün bunları yalnızca “hayat böyle” diyerek geçiştiriyoruz. Oysa “hayat böyle” dediğimiz şeyin nasıl oluştuğunu sormak, sosyolojik düşünmenin başlangıç noktalarından biri olabilir. Belki de başkasının hayatını yargılamadan önce kendi ölçütlerimizin nereden geldiğini sorgulamalıyız.

Bize başarıyı kim öğretti?

İyi hayatın tarifini kim yaptı?

Neden insanın değeri çoğu zaman yaptığı işten ve kazandığı paradan bağımsız düşünülemiyor?

Ve neden toplumsal sorunların bedelini çoğu zaman bireyin kendisini değiştirerek ödemesi bekleniyor?

Gündelik hayatın görünmez denetimi belki de tam burada başlıyor. Bize doğrudan “Böyle yaşamalısın.” denilmiyor. Bunun yerine nasıl yaşamamız gerektiğine dair o kadar güçlü ölçüler oluşturuluyor ki, bir süre sonra bunları kendimize ait düşünceler sanıyoruz. Bu yüzden özgürlüğü yalnızca istediğimizi seçebilmek olarak düşünmek bana yeterli gelmiyor.

Belki gerçek özgürlük, neyi neden istediğimizi ve bu isteklerin hangi toplumsal koşullar içinde oluştuğunu sorgulayabilmekle başlıyor. Çünkü bazen bizi yönlendiren şey, karşımızdaki insanın söylediği bir cümle değil; o cümleyi söylemesini mümkün kılan bütün bir toplumsal düzendir.