
Doç.Dr.Eylem Yenisoy Şahin
Bursa Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü
Feminist Felsefenin Akıl ile İmtihanı
Felsefe en azından Aydınlanma Çağından beri kendi aklına güvenmeyi salık verdi. Varsayım çok basit aslında: Her bir insan bireyi “hakikate” kendi başına, kendi aklı ile düşünerek erişebilir. Neyse ki her bir insan bireyi başına, bir hakikat düşmez de böyle bir durumdan bir kargaşa çıkmaz! Nitekim akıl evrensel bir yetidir(!), her insan bireyinde mevcut olan bu “akıl” aynı yapısal özelliklere sahiptir ve doğru(!) kullanıldığında aynı hakikate varacaktır. Evrensel ve tarafsız bilgi ideali de bu varsayım üzerine inşa edilmiştir. Rivayet odur ki aklı sayesinde tüm maddi, kültürel, zamansal ve toplumsal koşullarından bağımsız düşünebilme kapasitesine sahip olan bir bilen (özne) kendisi gibi zaman ve mekân üstü evrensel hakikatlere erişebilir!
Ama gelin görün ki istisnalar saymakla bitmez: Yurttaş adına egemenin, çocuk adına ebeveynin, kadın adına erkeğin (baba ya da koca) düşünmesi oldukça doğal karşılanmıştır! Felsefe tarihi tüm bu “yerine düşünmeleri” meşrulaştırma çabalarıyla doludur. Böyle olunca da siyahlar adına beyazlar; işçiler adına patronlar; Aleviler adına Sünniler; Kürtler adına Türkler; Irak, İran ya da Suriyeli adına ABD, daha dün (03.01.2026) Venezuela halkı adına Trump evrensel hakikatlere en uygun şekilde karar verme hakkının kendilerinde olduğunu iddia edebilmişlerdir!
Bizim konumuz aslında hepsi ama özel olarak kadın. Konuyu kadın ile ilişkisinde sınırlasak da tüm diğer “yerine düşünülebilirler” için aynı durum söz konusudur.
Platon’dan Hegel’e kadar aslında(!) kendimizi ve dünyayı anlamak için bir yol gösterici olan felsefe, kadına sürekli neyi ne kadar düşünebileceğini ya da yapabileceğini hatırlatır. Kadın, bir filozofun (illaki erkek!) aksine bedeninin yönlendirmesinden kurtulamaz (Platon), doğaya yakındır (Rousseau), sakala (!) yani felsefi düşünmeye özenmese iyi olur (Kant), ailedeki geneli bilir ama evrensel kavrama erişimi yoktur (Hegel) ve daha nice aşağılama.
Bunlar, tam da bu “adına düşünülenler” adına “kendi için düşüne(bile!)nlerin” verdiği yargılar aslında. Ve en vahimi tüm bu yargılara sahip çıkanlar yalnızca erkekler değil. Ana akım felsefe geleneği içinde çalışan ve erkek filozoflar arasında kendine saygın bir yer bulmuş kadın felsefeciler ya felsefede bahsettiğimiz tüm bu kadına yönelik aşağılamaların önemsiz ve üstesinden gelinebilir eksiklikler olduğunu ya da daha kötüsü kadın doğasında bu aşağılamaları haklı çıkaracak bir şeylerin olduğunu düşünür. Onların bu tavır alışlarının nedeni kendilerini bu aşağı kadın özelliklerini aşabilmiş saymaları mı, yoksa bulundukları (ayrıcalıklı) konumun onları o konumu meşrulaştıran düşünme biçimini savunmaya itmesi mi bilemiyorum!
Tüm bu gerilimleri tartışan Linda Martin Alcoff’un “Is the Feminist Critique of Reason Rational?” (Feminist Akıl Eleştirisi Rasyonel mi?)[1] başlıklı makalesini her feminist felsefecinin okumasını öneriyorum. Uzun zamandır zihnimde dolaşan, dile getirmekten çekindiğim, aklıma her geldiğinde kaygı ve çelişki yüklü bir duygulanıma sürükleyen düşüncelerimin bir filozof tarafından akademik bir yayında açıkça ifade edildiğini görmek bende sarsıcı bir rahatlama yarattı. Alcoff felsefenin akıl idealini revize ederek muhafaza etmek gerekliliği ile eleştirme ve aşma gerekliliği arasında bizleri ikileme sürükleyen öznel ve genel ayrımlar koyarken, bunları akademik tartışmalar, günlük ve duygusal deneyimlerle de destekleyen olağanüstü bir analiz yapar. En nihayetinde bunların karar verilemez ayrımlar olduğunu, her iki ucu birden (reformist ve radikal) işlevsel görmenin tutarsızlık olmadığını savunur.
Makalenin ayrıntılı bir analizi yapmayacağım. Yalnızca birkaç önemli hususu öne çıkarıp, demek istediğim şeye geleceğim.
Örneğin, Alcoff’un anaakım felsefe geleneği içinde saygın bir konumda olan Martha Nussbaum’un feminist felsefeye yönelttiği eleştirileri değerlendirmesi dikkat çekicidir. Nussbaum’a göre feminist akıl eleştirisi iki tehlike taşır: Feminizmi irrasyonalizme sürükleyerek hakikat fikrinin yitimine neden olabilir; akıldan vazgeçen bir feminizm kendi politik taleplerini gerekçelendiremeyecek duruma gelebilir. Alcoff’a göre bu kaygılar, ilk bakışta makul görünmekle birlikte, aklın ne olduğuna dair son derece dar ve sorunlu bir kavrayışa dayanmaktadır. Nussbaum’un aklı neredeyse yalnızca biçimsel/mantıksal geçerlilik sınamalarına indirgemesi, feminist eleştirinin hedefini yanlış konumlandırmasına yol açar. Feminist filozoflar, aklı entelektüel erdemleri, örtük varsayımları, neyin argüman sayılacağına dair kültürel, dilsel ve tarihsel belirlenimleri de içeren daha geniş bir rasyonalite anlayışı üzerinden kavrar ve eleştirir. Bu nedenle Alcoff, Nussbaum’un çözüm önerilerini, duyguları içeren bir akıl anlayışı savunusu ortaya koymasını, ataerkinin hegemonik, cinsiyetçi ayrımlarından felsefenin sorumlu tutulamayacağını, felsefedeki ayrımcı yaklaşımların kadın felsefecilerin titiz uğraşlarıyla düzeltilebilir kör noktalar olduğunu ileri sürmesini eleştirir.
Alcoff’a göre, Nussbaum sorunun erkek filozofların kadınları akıl bakımından eksik saymasında değil, aklın bizzat dişile karşıt olarak tanımlanmasında yattığını gözden kaçırır. Bu nedenle, Nussbaum çok da radikal olmayan, gelenek içinde kalan çeşitli revizyonlarla, duyguyu (kadını!) hak ettiği konuma kavuşturup aklı yeniden tanımlayarak, kökleri daha derinde olan bu sorunu çözemez. Rasyonellik, tarihsel olarak bedensellikten, duygudan, tikellikten ve dolayısıyla “dişil” olandan arındırılma süreciyle kurulmuştur. Bu nedenle felsefe tarihindeki kadına yönelik cinsiyetçi göndermeler aklın ve daha doğru bir nitelemeyle rasyonalitenin bu inşasına içkin olan mantığın ifadeleridir.
Dolayısıyla feminist proje, kadınları mevcut “akıl alanına” dâhil etmekle yetinemez (kaldı ki dahil de edemez!); çünkü bu alan, daha önce de vurguladığımız gibi, kadınlar ve kadına atfedilen niteliklerin dışlanması ve alt edilmesi üzerine kurulmuştur. Kadınlar bu nedenle felsefe metinlerini kavramak, felsefe yapmak konusunda sorun yaşar. O metinler kadının sözünü taşımaz. Kadının metinlerde duymaya çalıştığı söz erkeğin kendi için, kadına karşı söylediği sözlerdir. Eril söylem/rasyonalite ve kadının dışlanışı konusunda Luce Irigaray’ın Ben Sen Biz: Farklılık Kültürüne Doğru adlı kitabını öneriyorum.
Daha önce bahsettiğimiz ikileme geri dönelim: Feminist felsefe aklın radikal eleştirisini yaparken evet tüm mevcut meşrulaştırma ve gerekçelendirme aygıtlarını kaybetme riski taşır. Ama bundan kaçınmak için mevcut eril akıl ve söylem sınırlarını zorlamaktan vazgeçmek de faydasızdır. Feminist filozofların mevcut ve baskın söylem dışında “haklı/gerekçeli” biçimde söz söyleyebileceklerini ve bunu yapmakla hiç de irrasyonel (ki bu da mevcut irrasyonel anlayışıdır!) olmayacaklarını göstermek gerekir. Dahası anaakım felsefenin kendisinin de irrasyonel unsurlar taşıdığını daha fazla teşhir etmek gerekir. Bunu anlamak için felsefe tarihi boyunca filozofların kullandığı metaforlara, imgelere ve mitlere bakmak yeterli olur. Michèle Le Doeuff’un The Philosophical Imaginary (Felsefi İmgesel) adlı kitabı bu konuda gerçekten çok önemli bir eser.
Daha ılımlı bir son ile bitirelim: Feminist akıl eleştirisi, her bir hakikat iddiasının kendine özgü toplumsal, bedenli koşullarda ve söylemsel bağlamda inşa edildiğini görünür kılar. Aklın tarih-dışı, cinsiyetsiz ve bedensiz, iktidara ilgisiz olduğu iddiası, bir masaldır. Ama bu, hakikatin yalnızca söylemsel bir iddia olduğu anlamına gelmez. Hakikatlerin bağlamsal olduğu, bedenli ve konumlu öznelerin gerçek yaşamlarında gerçek bir şeylere denk geldiği unutulmamalıdır. Feminist eleştiri, bizi, anaakım evrensel hakikat masalından uyandırırken, çok daha zor bir görevle baş başa bırakır: Hem rasyonalite anlayışını hem de hakikat arayışını daha dürüst, daha kapsayıcı, herkes için ve kendi adına yakalanabilir ve anlaşılabilir bir zemine taşımak.
[1] Philosophical Topics, FALL 1995, Vol. 23, No. 2, pp. 1-26.