Yaklaşık 20 yıldır rehberlik ve psikolojik danışmanlık görevimi yürütürken, klasik sosyal bilimcilerin kullandığı yöntemlerle hareket ettim. Birçok psikolojik danışmanlık kuramının sunduğu “hazır reçeteleri” esas alarak ben de danışanlara benzer şekilde hazır çözümler sunduğumu fark ettim.
Askerlik yapmış biri olarak, “askerlikte mantık yoktur” söylemini en üst kademeden en alt kademeye kadar sıkça duymuştum. Çünkü bu yapı içerisinde birey, sıradan, rutin ve mekanik bir varlığa indirgenir. Benzer bir durum memurluk için de geçerlidir. Düzenli ücret ve iş güvencesi, bireyi bürokratik bir zihniyetle programlayarak günü “mış gibi” yaşayarak geçiren, yarı depresif bir yapıya sürükleyebilir. Bu durum, bireylerin hazır reçeteler sunan bir işleyişe adapte olmalarına yol açar.
Oysa anlamın, bir ilişkiler ağı içerisinde nasıl ortaya çıktığını göz önünde bulundurmamız gerekir. Araştırmacı da bu ilişkisel bağlamın bir parçası, yani öznesidir. Buna rağmen çoğu zaman kendimizi yok sayarak dışarıdan, programlanmış bir bakış açısıyla değerlendirme yaparız. Sorunun kendisi tam da bu metodolojik yaklaşım biçimidir.
Klasik sosyal bilimler, sunduğu yöntemlerle bir konfor alanı yaratır; çünkü hazır reçeteler ve sistematik araçlar sunarak işi kolaylaştırır. Ancak bu durum, olgu ve olayların ilişkisel bağlamından kopuk bir analiz üretir. Bu da sosyolojik düşünmenin önündeki önemli engellerden biridir.
Howard S. Becker, sosyal bilimcinin dünyayı doğrudan yansıtmadığını; aksine, belirli kavramsal araçlar aracılığıyla onu kurduğunu ifade eder. Araştırmacının imgeleri, araştırmanın yönünü belirler. Davranışlarını incelediğimiz insanlara, açık ya da örtük biçimde, belirli anlamlar ve perspektifler yükleriz. Veri toplama sürecinde birçok bilgiye ulaşabiliriz; ancak ulaşamadığımız alanlarda devreye girerek yorum yapar, anlam üretmeye çalışırız.
Peki bu yorumlar ne kadar doğrudur? Çünkü biz, o insanların yaşam koşullarına sahip değiliz. Bu noktada kavramlarımız ve imgelerimiz devreye girer. Thomas Kuhn’un belirttiği gibi, gözlemlerimiz saf değildir; aksine, kavramsal çerçevelerimiz tarafından biçimlendirilir. Böylece olay ve olguları, kendi düşünsel dünyamız doğrultusunda anlamlandırırız.
Bu bağlamda, bir olgu ya da olayı sosyolojik düzlemde ele alırken, tamamen nesnel ve önceden belirlenmiş sistematik verilerle sonuca ulaşmanın mümkün olmadığı görülür. Çünkü araştırmacı, kendi yaşantısından ve imgelemlerinden bağımsız değildir. Bu nedenle bilgi, araştırmacı tarafından inşa edilir. Bu durum, araştırmanın genellenebilirlik iddiasını da sorgulamaya açar; zira farklı araştırmacılar farklı bağlamlar kurarak farklı sonuçlara ulaşabilir.
Klasik sosyal bilimciler bağlamı, veriyi çevreleyen pasif bir unsur olarak görürken, Becker bağlamın yöntemin içinde kurulduğunu ve hatta yöntem tarafından üretildiğini savunur.
Benzer şekilde, Clifford Geertz insanı kültürel bir varlık olarak tanımlar ve kültürü “anlam ağları” olarak ifade eder. Bu nedenle toplumsal olguların anlaşılması için “yoğun betimleme” gereklidir. Toplumdaki birçok unsur, semboller aracılığıyla anlam üretir. Zaman içinde kavramların anlamları değişebilir; bu yüzden kültürün sürekli yeniden yorumlanması gerekir.
Aynı uyarıcı, yalnızca farklı kültürlerde değil, aynı kültür içinde bile farklı anlamlar taşıyabilir. Bu nedenle önemli olan, uyarıcının kendisinden çok, onun arkasındaki anlamı, bağlamı ve kültürel kodları çözümlemektir. Örneğin, toplumda kadının rolünü yalnızca biyolojik faktörlerle açıklamak yüzeysel bir yaklaşım olur. Yoğun betimleme ise bu rolü tarihsel, kültürel ve toplumsal bağlamı içinde ele almayı gerektirir.
Bu nedenle, araştırmanın amacı genel ve nesnel bir bilgi üretmekten ziyade, belirli bir bağlam içinde olay ve olguların ne anlama geldiğini ortaya koymaktır.
Feminist epistemoloji de benzer şekilde, araştırmacının yöntemin dışında değil içinde olduğunu savunur. Bilgi evrensel ve nesnel değildir; aksine, belirli konumlanmaların ürünüdür. Cinsiyet, sınıf ve etnik yapı gibi faktörler, bilginin nasıl üretildiğini etkiler. Feminist epistemoloji, tekil bir kadın deneyimi yerine çoğul kadın deneyimlerinden söz eder ve bu yönüyle özcü yaklaşımları eleştirir. Hatta ilk feminist çalışmaların dahi cinsiyetçi ve erkek merkezli araştırmacıların üzerinden inşa edildiğini batılı olmayan kadın deneyimlerini dikkate alınmadığını eleştirir. Kadının dünyadaki konumlanışı kadının algılamalarını ve anlama biçimlerini etkilemektedir. Kız çocukların ergenliğe kadar bir babanın himayesinde olması ve ergenlikten sonra evlenip kocanın, kültürün ve dinin himayesine geçtiği görüyoruz. Evlendikten sonra da ev işleri ve çocukların yetiştirilmesi için eğitilir. Ekonomik anlamda ise bağımlı bir şekilde yetiştirilir. Bilimde ,siyasette, eğitimde dışlanan kadın ,dışlanmayan alanlarda ise değersiz görülmüştür. Kadının doğurganlık özelliği dahi kentlerin ortaya çıkmasıyla birlikte değersizleştirilip tanrının yaratma eylemine bilinçli bir şekilde bırakır. Feminist episitemoloji kadının bu toplumsal konumunu değiştirmekle kalmayıp kadın deneyimleri üzerinde durarak bilgi üretim merkezine koyar.
Son olarak, Göbekli Tepe bulguları, insanların yerleşik hayata geçmeden önce de bir anlam ve inanç sistemi kurduklarını göstermektedir. Bu da insanın, anlam üreten ve bu anlam ağları içinde yaşayan bir varlık olduğunu ortaya koyar.
Tüm bu yaklaşımlar birlikte değerlendirildiğinde, bağlamın dışsal bir unsur olmadığı; aksine yöntemin temel bir parçası olduğu görülmektedir. Bu çerçevede:
- Anlam, koşulların ve çevrenin etkisi araştırmadan yani bağlam olmadan kurulamayacağı
- Veri ve analiz, bağlam içinde seçilir ve şekillenir.
- Bilgi üretimi konumsaldır, eril bakış açısıyla şekillenmiştir ve kültürel farklılıkları önemseyerek kadının anlam ve konumunu bağlam içinde yeniden anlamlandırılmaktadır. Böylece sosyal bilimlerin yöntem olarak nitel yöntemler önem kazanarak toplumsal ve tarihsel boyutu önem kazanmış oluyor.