Tuzlu Kahve

Fikir Yazıları - Özge Temuçin

Geçenlerde televizyon kanallarının birinde yayına yeni girmiş bir dizi ile karşılaştım. Dizi, önde gelen kanallardan birinde yayına başlamış ve oyuncu kadrosu çok güçlü. Başrol oyuncusu da çok başarılı bulduğum bir kadın oyuncu. Ancak bu oyuncunun hayat verdiği ‘anne’ rolüne eleştirilerim olacak. Şunu da şimdiden belirtmemde fayda var: amacım diziyi eleştirmek değil. Neden kötü örnek oluyor diyecek de değilim çünkü toplumumuzda çok sık görülen bir anne tiplemesi yapılmış. Şiddet ve gerilim içeren can sıkıcı dizilerden çok daha eğlenceli. Ama bu anne rolüne gelin yakından bakalım.

Annemizin iki oğlu var. Büyük olanı Amerika’ya gitmiş. Gitme sebebi de şirketi olan zengin babası ile yaşadığı bir anlaşmazlık. Karakterimiz orada fotoğrafçılık yaparak geçimini sağlıyor. Bu evlat ülkesine yani ailesine ziyarete geliyor. Anne, büyük bir telaşla oğlunun en sevdiği yemeklerden bir sofra değil bir ziyafet hazırlatıyor. Bu arada yanında yaşayan küçük oğluna aynı özeni ve ilgiyi de göstermiyor. Bu da ayrıca tartışılması gereken bir konu.

?. bölümde evin oğulları sözlüleri ile dışarıda buluşmaya gidiyor ve eve biraz geç kalıyorlar. Anne, oğullarına beni çok düşündüren ve ürpertici bulduğum bir konuşma yapıyor. Onların kız arkadaşlarını kastederek ‘bende olmayan ne var onlarda?’ diyor ve ben sizinle büyüdüm diye ekliyor. ‘İlk defa sizinle parka gittim, ilk dişim bile sizinle çıktı. Şimdi siz annenizi bırakacak mısınız?’ diye ekliyor. Ne kadar hastalıklı ve manipülatif bir bakış açısı.

Öncelikli olarak, anneler evlatları ile de büyüseler onların arkadaşları olmamalıdır. Beni terk etmeyin, ben sizsiz ne yaparım, Amerika’ya dönersen gözüm açık gider tarzında duygu sömürücü cümleler hem annenin kendine ait bir hayatı olmadığını gösterir hem de evlatlarının da annesiz bir hayat kuramayacaklarını!

Anne güya kendisini iyi anne olduğuna inandıran bütün klasik kodları taşıyor: çocukları için yaşamak, kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak, oğullarına (özellikle büyük oğluna) düşkün olmak, onların mutluluğundan beslenmek, “ben bir şey istemem, yeter ki siz mutlu olun” demek…

Ama tam da burada rahatsız edici bir paradoks ortaya çıkıyor:

Kendi hayatından vazgeçen anne, evlatları ile birlikte bir hayat yürüttüğünden onların da tek başlarında bir hayatı olabileceğini tahayyül edemiyor ve müdahaleci bir hale bürünüyor. Tabii bunu da doğrudan şöyle yapacaksınız şeklinde bildirmeden duygu sömürüsü ve manipülasyon ile yapmaya çalışıyor.

Aslında sözün özü, şunu kabul etmemiz lazım: iyi annelik, çocuğun hayatını kendi hayatının devamı olarak görmek değil; onun senden ayrı bir hayatı olabileceğini kabul etmektir. Çocuğunu sevmek, onun hayatında kendine sonsuz bir yer ayırmak değil; bir gün o hayatta sana ihtiyaç duymadan yürüyebileceğini de kabullenebilmektir.

Bırakın evlatlarınız onlara ayrılan kısa ömürlerini diledikleri gibi geçirsinler, hayatlarının sorumluluğunu alsınlar. Belli bir yaştan sonra (çocuğun bakım konusunda ebeveyne muhtaç olduğu yıllardan sonra) hepimizin bir birey olduğunu unutmadan evlatlarımızın kanatlarını açmasına izin verelim.

Ayrıca son olarak tuzlu kahvenin damada içirilmesi de bence hiç hoş bir gelenek değil.