Öğretim Üyelerine Dijital Çağ Yasağı mı?

Felsefe-Mantık - Prof. Dr. Hasan AYDIN

Öğretim Üyelerine Dijital Çağ Yasağı mı?

Hasan Aydın

OMÜ Felsefe Bölümü

Bir öğretim üyesi verdiği dersleri ya da uzmanlık alanındaki değerlendirmelerini YouTube üzerinden paylaşabilir mi? Hazırladığı ve yayımladığı dijital içeriklerin çok izlenmesi ve bu içeriklerden gelir elde etmesi durumunda yasaklanmış bir ticari faaliyette bulunmuş olur mu? Geliştirdiği bir uygulamadan gelir elde etmesi memuriyetle bağdaşır mı? Daha genel sorarsak, bir öğretim üyesinin ürettiği bilginin, düşüncenin ya da dijital içeriğin ekonomik bir karşılık kazanması, onu ticaret yapan bir kişiye dönüştürür mü?

Bu sorular artık yalnızca teorik sorular değil. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, 17 Haziran 2026 tarihli yazısıyla devlet memurlarının içerik üreticiliği, uygulama geliştiriciliği ve YouTube gibi platformlarda yürüttükleri faaliyetlerden elde ettikleri gelirlerin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesinde yer alan yasaklar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini sordu. Bunun üzerine Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı 20 Ağustos 2026 tarihinde görüş bildirdi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü de bu değerlendirmeyi esas alarak YÖK’e görüşünü iletti. YÖK de üniversitelere bu görüşü tebliğ etti.

Söz konusu görüş yazısının sonuç bölümünde, devlet memurlarının “içerik üreticiliği, uygulama geliştiriciliği ve YouTube gibi platformlarda gerçekleştirdikleri faaliyetler nedeniyle elde ettikleri gelirin” 657 sayılı Kanun’un 28. maddesinde yer alan yasak kapsamında olduğu değerlendiriliyor. Böylece dijital içerik üretiminden elde edilen gelir, memurlar bakımından ticaret ve diğer kazanç getirici faaliyetler yasağıyla ilişkilendiriliyor.

Tam burada durmak gerekiyor. Çünkü tartışmanın asıl meselesi, memurun para kazanıp kazanamayacağından daha kapsamlıdır. Bir gelirin vergi hukuku bakımından “ticari kazanç” olarak nitelendirilmesi, o geliri doğuran faaliyetin 657 sayılı Kanun bakımından kendiliğinden “yasak ticari faaliyet” hâline gelmesini gerektirir mi? Vergi hukukunun bir geliri sınıflandırmak için kullandığı kavram, memur hukukunda bir yasaklama ölçütüne dönüştürülebilir mi? Bence tartışmanın asıl düğümlendiği yer tam olarak burasıdır.

Ticari Kazançtan Yasak Faaliyete

Gelir Vergisi Kanunu bakımından bir faaliyetten elde edilen gelirin “ticari kazanç” olarak sınıflandırılması, öncelikle vergi hukukunun sorusudur. Burada amaç, elde edilen gelirin hangi gelir türüne girdiğini ve nasıl vergilendirileceğini belirlemektir. 657 sayılı Kanun’un 28. maddesinin sorusu ise farklıdır: Bir kamu görevlisi hangi faaliyetlerde bulunabilir, hangilerinde bulunamaz? Dolayısıyla aynı kelimenin iki farklı hukuk alanında kullanılması, kendiliğinden aynı hukuki sonucu doğurmaz. Vergi hukukunda “ticari kazanç” olarak sınıflandırılan bir gelir, memur hukuku bakımından otomatik olarak “yasak ticari faaliyet” anlamına gelmez. Vergi hukukunun sorusu “Bu gelir nedir?”, memur hukukunun sorusu ise “Memur bu faaliyeti yapabilir mi?” sorusudur. Bu iki sorunun aynı cevabı gerektirdiğini göstermek için ayrıca bir hukuki gerekçeye ihtiyaç vardır.

Üstelik 657 sayılı Kanun’un 28. maddesi yalnızca “memurlar gelir elde edemez” şeklinde genel bir yasak getirmiyor. Maddenin lafzı, Türk Ticaret Kanunu bakımından tacir veya esnaf sayılmayı gerektirecek faaliyetlerden, ticaret ve sanayi işletmelerinde görev almaktan, ticari mümessil veya vekil olmaktan ve belirli ticari konumlardan söz ediyor. Bu nedenle 28. madde bakımından yalnızca “Memur para kazanıyor mu?” diye sormak yeterli değildir. Asıl soru, gelir doğuran faaliyetin maddenin yasakladığı ticari faaliyet niteliğini taşıyıp taşımadığıdır.

Görüş yazısında tartışılması gereken temel sorun da burada ortaya çıkıyor. Vergi hukuku bakımından bir gelirin “ticari kazanç” sayılmasından, 657 sayılı Kanun bakımından yasaklanmış bir faaliyetin bulunduğu sonucuna geçiliyor. Oysa bu geçişin hukuken ayrıca gerekçelendirilmesi gerekir. Bir hukuk alanındaki sınıflandırmanın başka bir hukuk alanında doğrudan yasaklama sonucuna bağlanması, özellikle disiplin yaptırımı söz konusu olduğunda daha dikkatli ele alınmalıdır.

Dijital Çağda Ticaret Nedir?

Dijital çağ bu ayrımı daha da önemli hâle getiriyor. Çünkü bugün ekonomik değer yaratmak için mutlaka bir dükkâna, fabrikaya veya geleneksel anlamda bir ticari organizasyona ihtiyaç yoktur. Bazen insanın en önemli üretim aracı kendi bilgisi, uzmanlığı ve yeteneğidir. Bir öğretim üyesi bilgisini kamera karşısında anlatabiliyor. Bir öğretmen dersini internet üzerinden paylaşabiliyor. Bir yazılımcı geliştirdiği uygulamayı dünyanın herhangi bir yerindeki kullanıcıya sunabiliyor. Bir araştırmacı uzmanlık alanındaki görüşlerini podcast veya video aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırabiliyor. Bütün bunlar ekonomik bir değer yaratabilir. Ama ekonomik değer yaratmak ile ticaret yapmak aynı şey midir? Bir öğretim üyesinin kitabından telif alması, bir konferans karşılığında ücret alması veya hazırladığı dijital içeriğin reklam geliri üretmesi hangi noktada bilimsel ve düşünsel faaliyet olmaktan çıkıp ticari faaliyete dönüşmektedir?

Sorunun güçlüğü burada ortaya çıkıyor. Çünkü dijital çağda bilgi doğrudan ekonomik değere dönüşebiliyor. Fakat bilginin ekonomik bir değer taşıması, onun bilgi olma niteliğini ortadan kaldırmıyor. Reklam geliri düşüncenin niteliğini değiştirir mi? Sözgelimi bir felsefe videosu reklam geliri elde etmeye başladığında, o videoda anlatılan felsefe felsefe olmaktan çıkar mı? Bir tarihçinin anlattığı tarih veya bir öğretim üyesinin alanıyla ilgili yaptığı bilimsel değerlendirme, yalnızca ekonomik bir karşılık doğurduğu için başka bir faaliyete dönüşür mü?

Bu nedenle dijital içerik üretimini değerlendirirken yalnızca “Para kazanılıyor mu?” sorusuna bakmak yeterli değildir. Faaliyetin içeriği, amacı, örgütlenme biçimi, sürekliliği ve kamu göreviyle ilişkisi de dikkate alınmalıdır. Bir öğretim üyesinin kitabı satılabilir, bir konferansı ücretli olabilir, bir ders videosu milyonlarca kez izlenebilir, bir yazılım daha sonra satılabilir. Yalnızca ekonomik karşılık doğurma ihtimalini esas almak, kamu görevlisinin yaptığı pek çok üretken faaliyeti potansiyel bir ticari faaliyet olarak görme sonucunu doğurabilir.

Burada “potansiyel kazanç” ile “ticari faaliyet” arasında da ayrım yapmak gerekir.

Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 20/B maddesi bakımından yapılan düzenleme de bu açıdan tek başına belirleyici değildir. Bir faaliyetin belirli koşullarda vergi bakımından istisna veya özel vergileme rejimine tabi olması, onun memur tarafından yapılmasının yasak olduğunu göstermez. “Bu gelir vergi bakımından ticari kazançtır” önermesinden “Bu faaliyet 657 sayılı Kanun bakımından yasaktır” sonucuna geçmek için ayrıca bir hukuki dayanak gerekir.

Öğretim Üyesi Bakımından Sorun

Mesele öğretim üyeleri bakımından daha da hassastır. Çünkü öğretim üyesinin görevi yalnızca üniversitede ders vermekten ibaret değildir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, öğretim üyeliğinin temel faaliyetlerini öğretim, bilimsel araştırma ve yayım ekseninde düzenlemektedir. Öğretim üyesi bilgi üretmek, araştırmak, öğretmek ve bilimsel sonuçlarını yayımlamakla yükümlüdür. Dolayısıyla bilimsel bilginin üretilmesi ve üniversitenin dışına taşınması, öğretim üyeliğinin dışında kalan tali faaliyetler değil, akademik faaliyetin asli unsurlarıdır.

Bu nokta önemlidir. Çünkü öğretim üyesinin bilimsel sonuçlarını yayımlaması ve bilgisini toplumla paylaşması, yalnızca kişisel bir ifade tercihi değildir; öğretim üyeliğinin hukuki ve akademik sorumluluklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Anayasa’nın 130. maddesi de öğretim üyeleri ve yardımcılarının bilimsel araştırma ve yayında bulunabilmelerini güvence altına almaktadır. Dolayısıyla akademik faaliyet yalnızca üniversite binasının içinde gerçekleşmez. Bilginin üretilmesi kadar yayımlanması, tartışmaya açılması ve toplumla paylaşılması da akademik hayatın doğal parçalarıdır.

Dijital çağ, bu görevlerin yerine getirildiği ortamı değiştirmiştir. Eskiden ders amfide anlatılır, bilimsel araştırmanın sonuçları makalede yayımlanır, konferanslarda veya kitaplarda kamuoyuna aktarılırdı. Bugün bunların önemli bir bölümü dijital ortamda gerçekleştirilebilmektedir. Bir öğretim üyesinin dersini çevrim içi anlatması, araştırma sonuçlarını video veya podcast aracılığıyla paylaşması ya da uzmanlık alanındaki bilgileri geniş kitlelere ulaştırması, faaliyetin özünü değiştirmez. Değişen, bilginin dolaşıma girdiği araçtır.

Öyleyse öğretim üyesinin kanundan ve akademik görevinden kaynaklanan bilimsel bilgiyi yayma ve paylaşma faaliyeti, dijital ortamda gerçekleştirildiğinde neden farklı bir hukuki kategoriye girsin? Bir öğretim üyesinin üniversitede verdiği ders görev kapsamında kabul edilirken, aynı dersin dijital ortamda binlerce kişiye ulaştırılması neden yalnızca bu faaliyet ekonomik bir karşılık doğurduğu için “ticari faaliyet” olarak nitelendirilsin? Burada tartışılması gereken yalnızca elde edilen gelirin niteliği değildir. Aynı zamanda 2547 sayılı Kanun ile 657 sayılı Kanun hükümlerinin birlikte ve amaçlarına uygun biçimde nasıl yorumlanacağıdır.

Elbette bundan öğretim üyesinin her türlü ticari faaliyeti serbestçe yapabileceği sonucu çıkmaz. Kamu göreviyle bağdaşmayan, görevi aksatan, kamu görevinin sağladığı yetki veya itibarı özel kazanç için kullanan faaliyetler ayrıca değerlendirilmelidir. Bir ticari işletme kurmak ile uzmanlık alanında bilgi paylaşmak arasında hukuken anlamlı bir fark vardır. Belirleyici olan, yalnızca faaliyetin gelir üretmesi değil, faaliyetin niteliği, amacı, örgütlenme biçimi ve kamu göreviyle ilişkisidir.

Bir ticari işletme kurarak profesyonel bir içerik organizasyonu yürütmek başka, öğretim üyesinin kendi uzmanlık alanında ders, bilimsel değerlendirme veya düşünsel içerik üretmesi başkadır. Bunları yalnızca “gelir elde edildi” ortak paydasında birleştirmek, hem dijital çağın üretim biçimlerini hem de öğretim üyeliğinin kendine özgü niteliğini gözden kaçırabilir.

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Nerede Başlar?

Mesele yalnızca 657 sayılı Kanun’un nasıl yorumlanacağıyla sınırlı değildir. Öğretim üyesinin dijital ortamda ders anlatması, uzmanlık alanındaki görüşlerini açıklaması, bilimsel değerlendirmelerde bulunması veya toplumsal meseleler üzerine düşüncelerini kamuoyuyla paylaşması, aynı zamanda düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanım biçimleridir. Akademik özgürlük ile ifade özgürlüğü bu noktada birbirinden bütünüyle ayrılabilecek alanlar değildir. Öğretim üyesinin bilgiyi üretmesi kadar bilgiyi açıklaması, tartışmaya açması ve toplumla paylaşması da akademik faaliyetin doğal uzantısıdır.

Bu nedenle bir öğretim üyesinin dijital ortamda yaptığı faaliyeti yalnızca elde ettiği gelir üzerinden “ticari faaliyet” olarak nitelendirmek, özgürlüğün kullanılma biçimi ile bu kullanım sonucunda ortaya çıkan ekonomik değeri birbirine karıştırma tehlikesi taşır. Bir düşüncenin açıklanması ekonomik bir gelir doğurabilir; fakat bu durum, düşüncenin açıklanmasını kendiliğinden ticari bir faaliyete dönüştürmez.

Burada ayrıca sınırlamanın kanunilik ve ölçülülük bakımından değerlendirilmesi gerekir. Bir temel hakkın kullanımını sınırlayan düzenlemenin yalnızca bir kanun hükmüne dayandırılması yeterli değildir; sınırlamanın amacı, kapsamı ve uygulandığı faaliyetle ilişkisi de önemlidir. Özellikle bilimsel araştırma, akademik faaliyet, düşünce ve ifade özgürlüğünün kesiştiği bir alanda, kanunda açıkça düzenlenmeyen yeni bir yasak alanının yorum yoluyla oluşturulması ciddi bir hukuki sorun doğurabilir. Kanunun yorumlanması elbette zorunludur. Ancak yorum ile kanunda açıkça düzenlenmeyen yeni bir yasak alanı oluşturmak arasında önemli bir fark vardır.

Bu fark, yaptırım sonucuna bağlanan düzenlemelerde daha da önemlidir. Çünkü bir faaliyetin yasak olduğu sonucuna ulaşmak, kişinin çalışma, üretme, düşüncesini açıklama ve bundan ekonomik karşılık elde etme imkânlarını doğrudan sınırlamak anlamına gelebilir.

Yasağın Amacı Nedir?

Bu noktada daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Bu yasağın amacı nedir? Kamu görevinin tarafsızlığının korunması ve kamu hizmetinin özel çıkar ilişkilerine dönüşmesinin engellenmesi, hukuk düzeninin haklı olarak gözettiği amaçlardır. Ancak bu amaç ile öğretim üyesinin üniversite dışında bilgi üretmesini, ders anlatmasını, düşüncelerini açıklamasını veya uzmanlığını toplumla paylaşmasını sınırlandırmak aynı şey değildir.

Bir ticari işletme kurup kamu görevinden bağımsız bir ticari organizasyon yürütmek ile kendi uzmanlık alanında bilimsel veya düşünsel içerik üretmek arasında hukuken anlamlı bir ayrım bulunabilir. Bu ayrımın yalnızca faaliyetten gelir elde edilmesi nedeniyle ortadan kaldırılması, yasağın meşru amacını aşan sonuçlar doğurabilir.

Daha da önemlisi, ticari faaliyet yasağının başka bir amaca araçsallaştırılması ihtimali üzerinde durmak gerekir. Yetkili makamların amacı gerçekten memurların ticaret yapmasını önlemek midir, yoksa özellikle öğretim üyelerinin üniversite dışında bilgi üretmesini, düşüncelerini açıklamasını ve kamusal alanda görünür olmasını da denetim altına almak mıdır? Elbette yalnızca bir görüş yazısından hareketle yetkili makamların öğretim üyelerini üniversite dışında susturmak istediği ileri sürülemez. Böyle bir niyet iddiasını desteklemek için ayrıca somut verilere ihtiyaç vardır. Ancak hukuken sorulması gereken soru yine de ortadadır: Bir ticaret yasağı, asli amacı kamu görevinin kötüye kullanılmasını önlemek olan bir düzenlemeden çıkarılarak, öğretim üyelerinin üniversite dışındaki düşünsel ve akademik faaliyetlerini sınırlandırmanın aracına dönüşebilir mi? Çünkü burada yalnızca bir memurun ne kadar gelir elde ettiği tartışılmıyor. Aynı zamanda bir öğretim üyesinin bilgisini nerede paylaşabileceği, kimlere ulaşabileceği ve düşünsel üretiminin hangi koşullarda ekonomik bir karşılık kazanabileceği de belirlenmiş oluyor.

Üniversite içinde ders anlatmak serbest, aynı dersi dijital ortamda anlatmak ise gelir elde edildiği anda yasak hâle geliyorsa, burada yalnızca gelir değil, faaliyetin gerçekleştiği kamusal alan da hukuki düzenlemenin konusu hâline gelmektedir. Bu nedenle “ticaret yasağı”nın sınırları belirlenirken, yasağın görünürdeki konusu ile fiilî sonucu birbirinden ayrılmalıdır. Bir düzenleme kamu görevinin kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla getirilmiş olabilir; fakat yorum biçimi bunun ötesine geçerek öğretim üyesinin düşünsel faaliyetlerini sınırlıyorsa, ortaya çıkan sonuç ayrıca anayasal açıdan değerlendirilmelidir.

Yasaklamak Değil, Ayırt Etmek

Sonunda mesele aslında oldukça basit bir noktaya geliyor. Devlet memurunun kamu göreviyle bağdaşmayan ticari faaliyetlerde bulunmasını önlemek anlaşılabilir bir amaçtır. Fakat bu amaç, dijital içerikten gelir elde eden bütün memurları aynı kategoriye koymayı gerektirir mi? Bir akademisyenin kendi uzmanlık alanında video yayımlaması ile ticari bir organizasyon kurarak içerik üretmesi aynı şey midir? Bir öğretim üyesinin ders anlatması ile ticari ürün pazarlaması arasında hiçbir fark yok mudur? Bir bilimsel düşüncenin reklam geliri üretmesi, onu bilimsel düşünce olmaktan çıkarır mı? Bu sorulara yalnızca “gelir elde ediliyor” cevabıyla karşılık vermek, dijital çağın çalışma ve üretim biçimlerini yeterince dikkate almamak olur.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha geniş yasaklar değil, daha iyi ayrımlardır. Kamu makamını özel kazanç için kullanmak başka bir şeydir; akademik bilgiyi toplumla paylaşmak başkadır. Ticari bir işletme yürütmek başka bir şeydir; dijital ortamda ders anlatmak başkadır. Bir kamu görevinin sağladığı yetkiyi kişisel çıkar için kullanmak başka, sahip olunan bilgi ve düşünceyi kamusal alanda paylaşmak başkadır. Hukukun görevi, bütün bunları tek bir kelimeyle “ticaret” diyerek birbirine eşitlemek değil, aralarındaki hukuken anlamlı farkları ortaya koymaktır. Çünkü bugün memurun karşısındaki mesele artık yalnızca bir dükkân açmak değildir. Bir bilgisayar açmak, bir kamera karşısına geçmek ve sahip olduğu bilgiyi dünyayla paylaşmaktır. Eğer bundan sonra ortaya çıkan her ekonomik değer “ticaret” olarak görülecekse, sorun artık yalnızca memurun ticaret yapması değildir. Sorun, hukukun dijital çağda emeğin, bilginin ve üretimin yeni biçimlerini yeterince ayırt edememesine dönüşür.

Daha da önemlisi, ticaret yasağının sınırlarının belirsizleştirilmesi, akademik ve düşünsel faaliyetin üniversite duvarlarının içine hapsedilmesi sonucunu doğurabilir. Oysa üniversite yalnızca dersliklerden ve kampüslerden ibaret değildir. Akademik düşünce, toplumla buluştuğu, tartışıldığı ve eleştirildiği ölçüde kamusal bir değer taşır.

Öğretim üyesinin bilgisini toplumla paylaşmasının önündeki sınırlama bu nedenle yalnızca bir gelir elde etme meselesi olarak görülemez. Mesele aynı zamanda bilginin dolaşımı, akademik özgürlük ve düşüncenin kamusal alandaki varlığıdır. Dolayısıyla asıl sorumuz “Öğretim üyesi para kazanabilir mi?” olmamalıdır. Asıl soru şudur: Devlet, kamu görevinin kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla getirilmiş bir ticaret yasağını, öğretim üyesinin düşünsel ve akademik faaliyetlerinin ekonomik sonuçlarını sınırlayacak biçimde yorumlayabilir mi?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca 657 sayılı Kanun’un ticaret yasağına ilişkin hükümlerine değil; aynı zamanda 2547 sayılı Kanun’un öğretim, araştırma ve yayım anlayışına, Anayasa’nın düşünce ve ifade özgürlüğüne, bilimsel araştırma ve yayın özgürlüğüne, akademik özgürlüğe, kanunilik ve ölçülülük ilkelerine dayanmak zorundadır. Mesele, öğretim üyesinin üniversite dışında da düşünebilme, konuşabilme, üretebilme ve ürettiği bilgiyi toplumla paylaşabilme özgürlüğünün sınırlarının nerede çizileceğidir. Ancak burada yalnızca sınırın nerede çizileceği değil, hangi sınırın neden konulduğu ve bu sınırın özgürlüğü nasıl etkilediği de önemlidir.

Hukukun amacı, özgürlükleri korumak için gerekli sınırları belirlemek olmalıdır; her yeni teknolojik ve toplumsal gelişmeyi mevcut yasakların içine yerleştirerek özgürlük alanını daraltmak değil. Dijital çağ, bilgi üretimi ile bilgi paylaşımı arasındaki eski ayrımları, üniversite ile toplum arasındaki mesafeyi ve akademik faaliyet ile kamusal iletişim arasındaki sınırları büyük ölçüde değiştirmiştir. Bu nedenle değişen gerçekliği eski hukuk kategorilerine zorlayarak uydurmak yerine, hukukun da bu yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerekir. Eski yasaları zorlayarak dijital çağa taşımak yerine, dijital çağın ihtiyaçlarını ve temel özgürlükleri gözeten yeni hukuki düzenlemeler geliştirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü değişen yalnızca teknoloji değildir; bilgi üretmenin, paylaşmanın, dolaşıma sokmanın ve toplumsal değer yaratmanın biçimi de değişmektedir.

Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha geniş yasaklar değil, daha iyi hukuki ayrımlar ve daha geniş özgürlük alanlarıdır. Öğretim üyesinin bilimsel bilgisini toplumla paylaşması, dijital ortamda ders anlatması, görüşlerini açıklaması veya uzmanlığından yararlanarak içerik üretmesi ile kamu görevini özel ticari çıkar için kullanması aynı hukuki kategoriye indirgenmemelidir. Hukukun görevi, bu farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları görünür kılmaktır. Dijital çağın ortaya çıkardığı yeni gerçeklik karşısında yapılması gereken, özgürlükleri eski yasakların sınırlarına hapsetmek değil, hukuku özgürlükleri genişletecek biçimde yeniden düşünmektir.