Dijital Çağın Eşiğinde Varlık, Teknoloji ve Yapay Zekâ: Foucault, Rabinow ve Hubert Dreyfus Üzerine Eleştirel Notlar

Sosyal Bilimler - Prof. Dr. Muhammet Özdemir

Bu yazıda birbirine zıt geleneklerin ortak uğrak alanlarından çıkan neticeleri örnekleyen bir bağlamı biraz işlemek istiyorum. 21. yüzyılın ikinci yarısında Amerikan-Çin merkezi toplumunun konuşlanma ve temel değerler çerçevesini kararlaştırma pratiklerini deneyimlediği bir zamanda dijital modernite teknoloji ve yapay zekâya dayalı ekonomi üzerinden alabildiğine kendini belli ediyor. Çağdaş felsefe tam da bu çerçevenin yeni kavramsal içeriğini ve sistematiğini oluşturmaya doğru yol alıyor. Amerikan-Çin merkezi toplumunun ortak pargmatizmine teknoloji ve yapay zekânın yanı sıra bakalım neler eklenecek?

Chicago Üniversitesi Yayınları'nın (University of Chicago Press) resmî web sitesinde “Philosophy: General Philosophy, Sociology: Theory and Sociology of Knowledge” kategorilerinde tanıttığı, Hubert Lederer Dreyfus ve Paul Rabinow tarafından ortak kaleme alınmış Michel Foucault: Beyond Structuralism and Hermeneutics (Michel Foucault: Yapısalcılık ve Hermeneutiğin Ötesinde, 1982 ve 1983) adlı eser, Amerika Birleşik Devletleri akademik camiasında hâlâ Michel Foucault’yu anlamak ve anlamlandırmak için başvurulan en yetkin referans kaynaklarından biri olma vasfını korumaktadır. 2013-2014 yıllarında yollarımızın kesiştiği bu kıymetli çalışma ile Paul Rabinow’un derlediği “Foucault Reader” (Foucault) antolojisi, o dönemdeki Foucault merkezli okuma ve araştırmalarıma mihmandarlık etmişti. Bu yazının temel gayesi, bu iki eserin sunduğu ufuktan hareketle hem Foucault’nun zihin dünyasındaki tarihsel kırılmaları izlemek hem de yapay zekâ felsefesinin temellerini atan Hubert Dreyfus’un zihin felsefesi ve varlık felsefesini günümüz dijital çağının problemlerinin ışığında hiç olmazsa temel tarihsel arka plan olarak görünür kılabilmektir.

Kitabın mimarları olan Hubert Lederer Dreyfus ve Paul Rabinow, kendi alanlarında çığır açmış iki araştırmacı, akademisyen ve entelektüeldir. Hubert L. Dreyfus; Maurice Merleau-Ponty yorumlarıyla ve özellikle Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman (Sein und Zeit) eserindeki varlık felsefesinden beslenen analizleriyle tanınan, Kıta Avrupası felsefesini Analitik gelenekle ve teknoloji felsefesiyle buluşturan velûd bir filozofken, Paul Rabinow ise Foucault’nun düşünce dünyasından derinlemesine beslenmiş, antropoloji ile felsefe arasındaki sınırları eritmiş öncü bir antropologdur.

Eserin önsözünde, yazarların Foucault’yu başlangıçta bir yapısalcı olarak konumlandırdıkları, ama Foucault’nun geç dönem eserlerindeki evrilmeyi fark ederek başlığa "Beyond" (Ötesinde) kelimesini ekledikleri ifade edilmektedir. Buradan hareketle Foucault üzerine yürüttüğüm genel tahlil şudur: Foucault; Fransa’nın varoluşçu “özne” anlayışı ile Amerika’nın pragmatist “birey” mefhumu arasında sıkışıp kalmış Kıta Avrupalı düşünceyi bir çözüme kavuşturmaya çalışan; içten içe “Amerikan eleştirmeni bir Fransız” ve “Fransa’da her tarihi ve tarafı eleştiren bir yarı-Amerikalı” olarak okunmayı hak eden bir düşünürdür.

Bu entelektüel konumlanışın arkasında yatan tarihsel, sosyal psikolojik, ekonomik ve felsefi dinamikler derinlemesine incelendiğinde her araştırmacı bir diğerinden bazen farklı sonuçlara ulaşabilir. Foucault; Nazilerin Paris işgalini, ABD’nin Normandiya Çıkarması ile Fransa’yı Nazi işgalinden kurtarırken Afrika sömürgelerini denetim altına almasını, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni, bireyselleşme eksenli demokrasi pratiklerini ve Paris’teki sol-Katolik yakınlaşmasına paralel olarak Siyahilerin ve Arapların toplumsal yükselişini bizzat müşahede etmiştir. Bütün bu “birbirine paralel evrenler” ayarındaki gelişmeler dönemin dünyaya yayılan “Amerikan rüyası”nın birer yansıması olarak okunabilir. Bu kadar gelişme veya yansımanın onun 1946’da Louis Althusser’in yanındaki sosyalist varoluşçulukla ilişkili komünizm eğilimini bir başkalaşmaya uğratması en az Karl Popper veya Paul Feyerabend’in yaşadığı değişimler kadar anlaşılabilirdir.

Öte yandan, Frantz Fanon ve Edward Said gibi post-kolonyal teorinin kilit isimlerine karşı takındığı mesafeli tutumu ve onlara eserlerinde bir kez bile doğrudan atıf yapmamasına rağmen onların kavramsal arka planını kendi yazılarında örtülü biçimde kullanmasını, Fransız kimliğine ve ulusal-tarihsel hafızasına duyduğu örtük bir milliyetçi sadakatle açıklıyorum. Aslında Batı Avrupalı araştırmacı, akademisyen ve entelektüellerin çoğunluğunda bu vakıanın bulunduğu söylenebilir. Bu örtük milliyetçilik genel bir yabancı önyargısını besliyor. Muhtemelen bu tahlil ve eleştiriler, felsefe yazınında ilk kez seslendirilmektedir; ancak Foucault’nun 1978’deki radyo konuşmaları ve Edward Said’in onunla ilgili aktardığı özel anılar bu iddiaya tarihsel bir zemin ve cesaret verebilir.

Bu denklemin en az Foucault kadar etkileyici, hatta günümüz dijital çağında belki de daha kritik figürü Hubert Lederer Dreyfus’tur. Foucault’dan yalnızca üç yaş küçük olan ve Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley) Felsefe Bölümü’nde kürsü sahibi olan Dreyfus, anne ve baba soyundan gelen Yahudi kimliğinin yanı sıra gerçek anlamda ilk meslekten yapay zekâ filozofudur.

1960'lı ve 1970'li yıllarda zihin felsefesine ve Heidegger'in Varlık ve Zaman eksenli varlık felsefesine dayanarak yapay zekânın iddialarına yönelttiği yıkıcı eleştiriler, yapay zekâ tarihindeki birinci kış dönemi olarak bilinen 1974-1980 kışının temel tetikleyicilerinden biri olarak kabul edilebilir. Teknoloji felsefesindeki deneyimsel yönelim (empirical turn) bir ölçüde Dreyfus’un bu eleştirilerinden doğmuş olsa da, o temelde zihin felsefesine, Maurice Merleau-Ponty’nin bedenleşme fenomenolojisine ve Heidegger’in dünyada-var-olma ontolojisine yaslanmıştır.

Eğer yapay zekâ felsefesinin tarihi hakkıyla yazılacaksa, bu tarih Alan Turing veya John McCarthy kadar, belki de onlardan önde Hubert Lederer Dreyfus ile başlatılmalıdır. Margaret A. Boden veya Matt Carter gibi isimler yapay zekâ felsefesinin literatürünü zihin felsefesinden hareketle olumlu bir istikamette genişletmiş ve teknoloji felsefesi literatürünü göz ardı ederek eksik sistematize etmiş olsalar da, Dreyfus’un eleştirel yapay zekâ felsefesi bütün direncine rağmen ilk olma özelliğini korumaktadır. Elbette “yapay zekâ felsefesi” kavramını ilk kez 1977 ve 1990’daki editoryal kitap çalışmasıyla akademik literatüre kazandıran Boden’dir; McCarthy ise bu kavramı 1995’ten sonra tamamen farklı bir teknik ve pratik bağlamda kullanmıştır. Carter’ın çalışması 2007’de ve McCarthy’den de sonradır. Ama üç çalışma da yapay zekâyı savunan ve bu yönüyle Dreyfus’un yaklaşımını reddeden çalışmalardır. Hatta McCarthy, John R. Searle’ün “Çin Odası” yaklaşımını da eleştirmektedir.

Bana göre Dreyfus, teknoloji felsefesi sahasında Don Ihde ve Hans Achterhuis ayarında etkili bir filozoftor. Bu bağlamda, çağdaş teknolojiyi anlamak adına Foucault mu yoksa Dreyfus mu sorusu sorulduğunda, Dreyfus’un 1966 ve 1972 tarihli yapay zekâ felsefesi metinleri, dijital aklın yaşayabileceği sorunları somutlaştırabilmek bakımından bir başucu kaynağı niteliğinde iş görebilir. Hubert Lederer Dreyfus, Don İhde, Carl Mitcham, Hans Achterhuis, Philip Brey ve Vincent C. Muller’in yanı sıra Stephen H. Cutcliffe ve Bocong Li Türkçe felsefe akademi çevrelerinde önümüzdeki yıllarda çokça çalışılacak gibi durmaktadır. Bu yönüyle Foucault’yu önemli kılan konjonktürün Dreyfus’u da 21. yüzyılda önemli hale getirdiği söylenebilir.