Kadın Mücadelesinin Temel Dinamikleri-I

Sosyal Bilimler - Doç.Dr. Mehmet Fatih Işık

“Kadın mücadelesi” denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca kadınların hukuki haklarını genişletme çabası gelir. Oysa kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi bundan çok daha geniş bir alanı kapsar. Eğitim hakkından çalışma yaşamına, siyasal temsilden beden üzerindeki söz hakkına, aile içindeki ilişkilerden şiddetle mücadeleye kadar uzanan çok boyutlu bir toplumsal dönüşümden söz ediyoruz. Bu nedenle kadın mücadelesini yalnızca “kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olma isteği” şeklinde tanımlamak eksik kalır. Mesele aynı zamanda toplumun kadın ve erkeklere yüklediği rollerin, iktidar ilişkilerinin ve gündelik yaşamda sıradan kabul edilen davranışların sorgulanmasıdır. Feminist düşüncenin önemli isimlerinden bell hooks'un yaklaşımı da bu noktaya dikkat çeker: Feminizm yalnızca kadınların erkeklerle aynı konuma gelmesini değil, cinsiyetçiliğin ve cinsiyetçi tahakkümün ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir mücadeledir (hooks, 2000).

Kadın mücadelesinin tarihine bakıldığında ise tek ve değişmez bir kadın hareketinden söz etmek mümkün değildir. Farklı dönemlerde farklı talepler öne çıkmış; sınıf, etnik kimlik, din, cinsel yönelim, engellilik, yaş ve coğrafya gibi unsurlar kadınların deneyimlerini birbirinden farklılaştırmıştır. Dolayısıyla kadın mücadelesini anlamanın en önemli yollarından biri, kadınların aynı sorunları aynı biçimde yaşamadığını kabul etmektir. Dolayısıyla burada temel amaç, kadın mücadelesinin temel dinamiklerini çeşitli yönleriyle ele almaktır. Tartışmada nihai hedef, salt akademik kavramlarla açıklamak değil; bu kavramların gündelik hayatta ne anlama geldiğini görünür kılmaktır.

Kadın Mücadelesi Neye Karşı Veriliyor?

Kadın mücadelesinin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği bulunur. Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkeklerin yalnızca biyolojik farklılıklarını değil, toplum tarafından kadınlığa ve erkekliğe yüklenen anlamları ifade eder. Örneğin “kadın çocuk bakar”, “erkek ailesinin geçimini sağlar”, “kadın daha duygusaldır”, “erkek güçlü olmalıdır” gibi kabuller biyolojik gerçekliklerden çok toplumsal beklentilerdir. Bu beklentiler zamanla o kadar sıradanlaşabilir ki eşitsizlik olarak görülmemeye başlanır. Kadının ev işlerinin büyük bölümünü üstlenmesi, erkeklerin aynı işi yaptığında “yardım ediyor” olarak tanımlanması buna basit bir örnektir. Buradaki problem yalnızca iş bölümünün kendisi değil, bu iş bölümünün kadınların zamanını, ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal hayata katılımını nasıl etkilediğidir.

Feminist düşünce bu nedenle “kadınlar neden erkeklerden daha az kazanıyor?” sorusuyla yetinmez. “Ev içindeki emek neden görünmez?”, “Kim çocuk bakımından sorumlu kabul ediliyor?”, “Kadınların bedeni üzerinde kim söz sahibi?”, “Siyasette neden kadınlar daha az temsil ediliyor?” gibi sorular da sorar. Bu soruların ortak noktası iktidardır. Kadın mücadelesi, toplumsal yaşamın doğal ve değişmez olduğu düşünülen bazı ilişkilerinin aslında tarihsel ve toplumsal olarak kurulduğunu göstermeye çalışır.

Patriyarka: Eşitsizliğin Görünmeyen Zemini

Kadın mücadelesini açıklamak için kullanılan en önemli kavramlardan biri “patriyarka”, yani ataerkilliktir. En basit anlamıyla patriyarka, erkeklerin toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda kadınlara göre daha fazla güç ve ayrıcalığa sahip olduğu toplumsal düzeni ifade eder. Ancak patriyarkayı yalnızca “erkeklerin kadınlara baskı uygulaması” şeklinde düşünmek yetersizdir. Çünkü toplumsal sistemler yalnızca bireylerin niyetleriyle değil, kurumlar ve alışkanlıklar yoluyla da işler. Örneğin bir iş yerinde yöneticilerin çoğunun erkek olması, kadınların yönetici pozisyonlarına yükselmesini zorlaştıran çalışma koşulları, bakım sorumluluklarının çoğunlukla kadınların üzerinde bulunması ve kadınların kariyer kararlarını aile sorumluluklarına göre vermek zorunda kalması tek tek erkeklerin kötü niyetinden kaynaklanmayabilir. Fakat bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde kadınların ekonomik ve siyasal gücünü sınırlayan bir yapı ortaya çıkabilir. Deniz Kandiyoti’nin (1988) “patriyarkayla pazarlık” yaklaşımı burada özellikle önemlidir. Kandiyoti, kadınların ataerkil sistem içinde yalnızca pasif mağdurlar olmadığını; mevcut koşullar içinde belirli stratejiler geliştirdiklerini gösterir. Kadınlar kimi zaman sistemin kendilerine sunduğu sınırlı avantajları kullanarak güvenlik, ekonomik destek veya toplumsal statü elde etmeye çalışabilirler. Fakat bu durum, sistemin eşitsiz olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla kadın mücadelesinin amacı yalnızca kadınlara bireysel olarak “güçlü olmayı” öğretmek değildir. Aynı zamanda kadınların seçeneklerini sınırlayan toplumsal koşulları değiştirmektir. Bu tartışmanın hakların kazanılması, kişisel olan politiktir, emek ve bağımsızlık gibi konularına da bir sonraki yazımda devam edeceğim.