Üniversiteyi Üniversite Yapan Nedir?
Hasan Aydın
OMÜ Felsefe Bölümü
Türkiye’de üniversitelerin çok sayıda sorunu var. Rektörlerin belirlenme biçiminden akademik kadrolara, liyakat tartışmalarından yayın baskısına, ücretlerden akademik özgürlüğe kadar uzanan bu sorunların her biri ayrı ayrı tartışılabilir. Fakat asıl güçlük belki de sorunların çokluğunda değil, birbirlerini üretmelerindedir. Bir alanda ortaya çıkan sorun, başka bir alandaki yapısal problemi beslemekte; böylece üniversitenin bütününü etkileyen bir döngü oluşmaktadır. Bu nedenle üniversitenin sorunlarını yalnızca yönetmelikler, atama ölçütleri ya da yöneticilerin tercihleri üzerinden ele almak yeterli değildir. Önce daha temel bir soruyu sormak gerekir:
Üniversiteyi üniversite yapan nedir?
Üniversite öğrenci yetiştirir, meslek kazandırır, bilimsel araştırma yapar ve topluma bilgi ile uzmanlık sağlar. Fakat onu başka eğitim kurumlarından ayıran temel özellik, bilgiyi yalnızca aktarmaması; onu üretmesi, sınaması ve gerektiğinde yerleşik kabullere itiraz edebilmesidir. Üniversitenin farklı işlevlerini bir arada tutan temel ilke, özgür ve eleştirel bilgi üretimidir. Bu nedenle üniversitenin niteliği, yalnızca ne kadar bilgi ürettiğiyle değil, hangi soruların sorulabildiğiyle de ölçülmelidir. Üniversiteyi yalnızca öğrencilerin meslek sahibi olduğu bir kurum olarak görmek, onun işlevini önemli ölçüde daraltır. Meslek eğitimi üniversitenin görevlerinden biridir; ancak üniversiteyi üniversite yapan şey bu değildir. Çünkü mesleki bilgi değişebilir, teknolojiler yenilenebilir, iş dünyasının ihtiyaçları dönüşebilir. Üniversitenin daha kalıcı görevi, insanlara yalnızca mevcut bilgiyi kullanmayı değil, bilginin nasıl üretildiğini ve hangi gerekçelerle kabul edildiğini öğretmektir. Bu nedenle üniversitede soru sormak, verilen cevabı sınamak ve gerektiğinde itiraz etmek akademik hayatın tali unsurları değildir. Bilimsel düşünce zaten mevcut bilgiyi sorgulayabilme imkânı üzerine kuruludur. Bir düşüncenin yalnızca doğru kabul edildiği için korunması bilimsel tutum değildir; önemli olan, o düşüncenin eleştiri karşısında ayakta kalabilmesidir. Buradan üniversitenin temel niteliği ortaya çıkar: Üniversite, bilginin otoriteye rağmen değil, gerekçeyle ayakta tutulduğu yerdir. Bu yüzden itiraz edemeyen bir üniversite, üniversite olma niteliğinin önemli bir bölümünü kaybeder.
Bu noktada üniversite özerkliği meselesi ortaya çıkar. Özerklik çoğu zaman yöneticilerin yetkileriyle veya üniversitenin devlet karşısındaki konumuyla ilişkilendirilir. Oysa mesele bundan daha geniştir. Özerklik, akademik kararların akademik ölçütlerle alınabilmesini ifade eder. Fakat özerklik, üniversitenin hiçbir biçimde denetlenmemesi anlamına gelmez. Üniversite kamusal kaynak kullanıyorsa elbette hesap verebilir olmalıdır. Öğrencilerine, topluma ve kamuya karşı sorumlulukları vardır. Ancak denetim ile yönetme aynı şey değildir. Bir kurumun kaynak kullanımının denetlenmesi başka, o kurumun hangi akademik soruları soracağına veya hangi bilimsel görüşlerin kabul edilebilir olduğuna dışarıdan karar verilmesi başkadır. Özerklik tam da bu ayrımın korunmasıdır. Üniversite, kamusal sorumluluğu olan fakat düşünsel kararlarını mümkün olduğunca kendi akademik ilkeleri doğrultusunda verebilen bir kurum olmalıdır. Bu nedenle rektörlerin nasıl belirlendiği önemli olmakla birlikte, asıl soru bundan daha derindedir:
Üniversite yöneticisi kime karşı sorumludur?
Bir yöneticinin göreve gelmesi ve görevde kalması büyük ölçüde üniversite dışındaki bir iradeye bağlıysa, hesap verme ilişkisinin yukarıya doğru kurulması şaşırtıcı değildir. Oysa akademik yöneticinin temel sorumluluğu, üniversitenin akademik işleyişine ve kurumsal niteliğine karşı olmalıdır. Burada yalnızca rektörün belirlenme biçimini tartışmak da yeterli değildir. Senatonun, fakülte kurullarının ve bölümlerin gerçek karar yetkileri yoksa rektörün nasıl belirlendiği tek başına üniversiteyi demokratikleştirmez. Üniversite içindeki akademik topluluğun karar süreçlerine katılımı zayıfsa, yönetim biçimi değişse bile güç merkezileşmeye devam eder. Özerklik, bir kişinin yetkisini artırmak değil, akademik karar yetkisini akademik topluluğa dağıtmaktır.
Üniversitelerde liyakat tartışmasının önemli bir bölümü ölçütler etrafında yürütülüyor. Yayın sayısı, atıf, proje, puan ve çeşitli performans göstergeleri akademik değerlendirmede belirli bir işlev görebilir. Sorun ölçmenin kendisi değildir. Sorun, ölçülen şeyin zamanla ölçülmeyen şeyden daha değerli kabul edilmeye başlamasıdır. Çünkü ölçütler yalnızca akademik başarıyı ölçmez; neyin başarı sayılacağını da belirler. Sistem neyi ödüllendiriyorsa akademisyen de giderek ona yönelir. Böylece başlangıçta yalnızca değerlendirme amacı taşıyan göstergeler, akademik davranışın yönünü belirlemeye başlar. Ölçüt araç olmaktan çıkıp ereğe dönüştüğünde ise akademik faaliyet biçimsel bir performansa dönüşebilir. Çok yayın yapmak, önemli araştırma yapmakla; çok proje almak, önemli bir bilimsel soru üzerinde çalışmakla; yüksek puan almak ise mutlaka nitelikli akademik üretimle aynı şey değildir. Üniversitenin ihtiyacı, ölçmeyi terk etmek değil, ölçmenin sınırlarını bilmek ve ölçülemeyeni değersizleştirmemektir.
Üniversitelerin niteliğini artırmak için kalite güvencesi mekanizmalarının oluşturulması elbette gereklidir. Sorun, kaliteyi güvence altına almak için oluşturulan araçların zamanla kendi başına bir amaca dönüşmesidir. Bir noktadan sonra üniversitelerde kalite; eğitim ve araştırmanın niteliğinden çok, belgelerin eksiksiz olması, formların doldurulması, toplantıların yapılması ve süreçlerin raporlanması üzerinden görünür hâle gelebilir. Böylece kalite güvencesi, kalite bürokrasisine dönüşmeye başlar. Oysa iyi bir üniversite, yalnızca düzenli çalışan bir kurum değildir. Düzen ile nitelik aynı şey değildir. Bir süreç bütün kurallara uygun biçimde yürütülebilir ve yine de bilimsel açıdan verimsiz olabilir. Tersine, yeni bir düşüncenin ortaya çıkması çoğu zaman önceden belirlenmiş süreçlerin dışına çıkmayı gerektirebilir. Bu nedenle kalite sistemleri üniversitenin asıl faaliyetini desteklemeli, onun zamanını ve enerjisini tüketmemelidir. Kalitenin göstergeleri üniversitenin amacı hâline geldiğinde, kaliteyi artırmak için kurulan sistem üniversitenin niteliğini zayıflatabilir.
Bunun önemli sonuçlarından biri akademik zamanın kaybıdır. Çünkü düşünmenin de araştırmanın da zamana ihtiyacı vardır. Akademik üretimin önemli bir kısmı görünmezdir. Bir makalenin yayımlanmasından önce geçirilen uzun okuma saatleri, başarısız araştırmalar, yeniden yapılan deneyler, öğrencilerle yürütülen tartışmalar ve üzerinde günlerce düşünülen bir problem çoğu zaman hiçbir performans göstergesinde görünmez. Üniversite akademisyenin zamanını sürekli rapor, form ve idari işlemle doldurduğunda yalnızca çalışma koşullarını ağırlaştırmış olmaz; doğrudan doğruya akademik üretimin temel kaynağını tüketir. Bu nedenle üniversite yönetiminin temel sorularından biri de şu olmalıdır:
Akademisyenin zamanını ne kadarını gerçekten bilimsel çalışmaya ayırabiliyoruz?
Üniversitenin geleceği yalnızca mevcut akademisyenlerin niteliğine değil, genç araştırmacıların sisteme nasıl girdiğine ve sistem içinde kalıp kalmadığına da bağlıdır. Üniversite, en iyi mezunlarını kendi içinde tutamıyorsa geleceğin iyi akademisyenlerini nereden bulacaktır? Akademik kariyer uzun bir eğitim ve uzmanlaşma süreci gerektirir. Doktora, araştırma deneyimi, yabancı dil, yayın, ders verme ve yıllar süren bilimsel birikim bu sürecin parçalarıdır. Buna rağmen genç akademisyenlerin ekonomik ve mesleki koşulları başka alanlarla karşılaştırıldığında yeterince cazip değilse üniversite yetenek kaybeder. Burada mesele yalnızca bireysel ücret beklentisi değildir. Mesele, toplumun ve üniversite sisteminin akademik emeğe verdiği değerdir. Bu nedenle öğretim üyelerinin ücret sorunu üniversitenin tali bir problemi olarak görülemez. Üniversite nitelikli insan kaynağına ihtiyaç duyuyorsa, bu insan kaynağının emeğine karşılık gelen bir çalışma ve yaşam koşulu da sunmalıdır. Mesele meslekleri yarıştırmak değildir. Asıl soru, uzun yıllar eğitim, uzmanlaşma, araştırma ve bilimsel üretim gerektiren akademik emeğe kamunun nasıl bir değer biçtiğidir. Ücret sorunu bu nedenle akademisyenin kişisel geçim sorununa indirgenemez. Bu aynı zamanda üniversitenin insan kaynağı sorunudur. Bugün kaybedilen genç araştırmacı, yarının doçenti ve profesörüdür. Nitelikli akademi ucuz emek üzerine kurulamaz.
İyi bir üniversite için yalnızca nitelikli insanları sisteme çekmek yetmez; onları düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortamda tutmak da gerekir. Akademik özgürlük yalnızca mevzuatta tanınmış bir hak değildir. Eleştirinin fiilen mümkün olmasıdır. Bir akademisyen yöneticisinin kararını sorgulayabiliyor, yerleşik bir görüşe karşı çıkabiliyor veya bilimsel gerekçelerle çoğunluğun düşüncesine itiraz edebiliyorsa akademik özgürlük somut bir anlam kazanır. Elbette akademik özgürlük akademik sorumsuzluk anlamına gelmez. Bilimsel iddialar kanıta, gerekçeye ve eleştiriye açık olmalıdır. Fakat eleştirinin mümkün olmadığı bir ortamda bilimsel denetim de zayıflar. Bu nedenle akademik güvence, yalnızca akademisyeni koruyan bir hak değil, bilimsel bilginin kendisini koruyan kurumsal bir mekanizmadır.
Üniversitenin niteliği öğrencisine ne öğrettiğiyle de anlaşılır. Üniversite öğrencinin yalnızca bir diploma almasını sağlamamalıdır. Ona soru sormayı, gerekçe istemeyi, farklı görüşleri karşılaştırmayı, kanıt ile iddiayı birbirinden ayırmayı ve gerektiğinde kendi düşüncesini değiştirebilmeyi öğretmelidir. İyi bir üniversite öğrencisine yalnızca “doğru cevapları” vermez. Doğru soruları sormayı da öğretir. Bu nedenle üniversite eğitiminin başarısını yalnızca mezunların istihdam oranıyla değerlendirmek eksik kalır. Üniversite aynı zamanda öğrencinin düşünme biçimini dönüştürmelidir. Çünkü üniversite yalnızca işgücü yetiştirmez; düşünebilen insanlar yetiştirir.
Üniversitenin toplumsal sorumluluğu da burada başlar. Üniversite toplumdan kopuk bir kurum değildir. Fakat topluma hizmet etmek, toplumda var olan bütün kabulleri onaylamak anlamına gelmez. Tam tersine, üniversitenin kamusal değeri zaman zaman toplumun veya iktidarın hoşuna gitmeyen soruları sorabilmesinden kaynaklanır. Bilimsel araştırma, yalnızca mevcut sorunlara teknik çözümler üretmekle sınırlı değildir; bazen sorunun kendisinin yanlış kurulduğunu göstermek de bilimsel faaliyetin parçasıdır. Bu nedenle üniversite toplumun aynası olmakla yetinmez; gerektiğinde topluma ayna tutar. Bir toplumun üniversitelerinden beklemesi gereken şey yalnızca uzman yetiştirmesi değil, kendi kabullerini sınayabilecek düşünsel bir alanı canlı tutmasıdır.
Buraya kadar ele alınan sorunlar aslında birbirinden bağımsız değildir. Yönetimde aşırı merkezileşme, akademik özerkliğin zayıflaması, performans göstergelerinin amaç hâline gelmesi, kalite bürokrasisinin büyümesi, akademik zamanın kaybı, ücretlerin yetersizliği ve akademik güvencenin zayıflaması aynı kurumsal anlayışın farklı sonuçları olabilir. Bu anlayışın temelinde üniversiteye duyulan güvensizlik bulunur. Üniversitenin kendi kararlarını doğru biçimde veremeyeceği düşünülüyorsa daha fazla denetim, daha fazla ölçüm, daha fazla raporlama ve daha fazla merkezî müdahale gerekli görülür. Fakat bu araçlar üniversitenin sorunlarını çözmek yerine yeni sorunlar yaratabilir. Akademik topluluğun karar verme kapasitesi zayıflatıldıkça daha fazla dış denetime ihtiyaç duyulur; dış denetim arttıkça akademik özerklik azalır; özerklik azaldıkça kurumsal sorumluluk duygusu zayıflar. Böylece sistem, çözmeye çalıştığı sorunu yeniden üretir. Üniversiteye güven ile kamusal denetim birbirinin karşıtı değildir. Asıl mesele, denetimin üniversitenin düşünme ve karar verme kapasitesini ortadan kaldırmamasıdır.
Bir üniversitenin niteliği, yöneticilerinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, akademik topluluğun ne kadar güçlü olduğuyla ölçülmelidir. Çünkü akademik hayatın niteliği, kararların yalnızca alınmasından değil, gerekçelendirilebilmesinden ve gerektiğinde yeniden değerlendirilebilmesinden doğar. Bu nedenle üniversitenin gücü, itirazı ortadan kaldırmakta değil, itirazı kurumsal bir imkâna dönüştürmektedir. Bir akademisyen yöneticisinin kararını sorgulayabiliyor, bir öğrenci hocasının görüşüne gerekçeli biçimde karşı çıkabiliyor, bir araştırmacı yerleşik bir bilimsel kabule itiraz edebiliyor ve bütün bunları yaparken düşüncesini kanıt ve gerekçelerle savunabiliyorsa üniversite kendi temel işlevini yerine getiriyor demektir.
Otorite üniversitede elbette vardır. Profesörün bilgisi, yöneticinin idari yetkisi, kurumun kuralları ve akademik hiyerarşi vardır. Fakat bunların hiçbiri gerekçeden muaf değildir. Üniversitenin ayırt edici niteliği de burada ortaya çıkar: Yetki vardır ama keyfîlik yoktur; özgürlük vardır ama sorumsuzluk yoktur. Üniversiteyi üniversite yapan şey binaları, unvanları, yönetmelikleri ya da sıralamalardaki yeri değildir. Bunların hepsi gerekli olabilir; fakat hiçbiri tek başına üniversitenin özünü oluşturmaz. Üniversitenin gerçek gücü, düşüncenin otorite karşısında gerekçe isteyebilmesinden gelir. Bu yüzden üniversitenin niteliğini anlamak için yalnızca kaç yayın yaptığına, kaç öğrenci mezun ettiğine veya kaçıncı sırada bulunduğuna bakmak yeterli değildir. Daha temel bir soru sormak gerekir:
Üniversitede birinin çıkıp “Bu kararın gerekçesi nedir?” diyebilmesi mümkün mü? Üniversite, tam da bu sorunun sorulabildiği yerde başlar.