Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 20 (Kadınların Birbirine Ördüğü Görünmez Duvarlar; Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin İçe Dönen Yüzü)

Sosyoloji - Zerrin Keskin

Bir kovanda tek bir kraliçe vardır; geri kalan bütün dişiler onun gölgesinde kısır kalır. Biyologlar bu düzeni doğanın soğuk bir hesaplaşması olarak anlatır. Yönetim literatürünün bu imgeyi ödünç alıp kadın yöneticilere yapıştırması ise, aslında toplum bilimlerinin en eski sorularından birine yeni bir kılık giydirmekten başka bir şey değildir: Kadınlar, erkek egemen bir düzenin tam ortasında, gerçekten birbirlerine kovan içi bir acımasızlıkla mı davranır? Yoksa bu benzetmenin kendisi, meselenin asıl kaynağını yani düzenin kendisini gözden saklayan kibarca bir sis perdesinden mi ibarettir?

Bu soru, göründüğünden çok daha eski zamanlara aittir. Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” sözü, zamanla halk dilinde bir cinsiyete indirgenerek “kadın kadının kurdudur” biçimine büründüğünden beridir kadın çalışanlar arasında bugün de yaygın bir kabul olarak görülür. Üstelik sorun, bireysel deneyimin çok ötesinde, kuşaktan kuşağa aktarılan bir toplumsal kanaat hâline gelmiştir. Temel araştırma konusu bu durumun hangi toplumsal mekanizmalardan beslendiği olmalıdır. Çünkü bir önyargı kabul gördüğünde artık sadece bir yanılgı olmaktan çıkar; kendi kendini besleyen, gündelik ilişkileri şekillendiren bir toplumsal gerçekliğe dönüşür.

Kadınların birbirlerine karşı sergilediği söylenen mesafeyi, kıskançlığı, denetimi ve dışlamayı; bireysel bir kusur listesi olarak değil, toplumsal cinsiyetin sessizce işleyen bir mekanizması olarak okumalıyız. Amaç kadınları temize çıkarmak değil elbette. Sorunun suçlusunu doğru yerde aramaktır. Bunu yaparken tarihsel bir arka plandan başlayıp, kurgusal bir aynaya, sosyal psikolojinin kavramsal araçlarına, sahadan gelen tanıklıklara ve nihayetinde olası çıkış yollarına bulmaya çalışalım.

Görünmez Öğretiler: Toplumun Sesini Kendi İç Sesimiz Sanmak

Toplumsal cinsiyet rolleri nadiren emir kipiyle, açık ve gürültülü biçimde dayatılır. Çoğunlukla çocukluğun en masum anlarına, en sıradan cümlelerin arasına gizlenerek yerleşir zihne: Öyle oturma, bir kız çocuğu böyle konuşmaz, kadın dediğin ölçülü olur, anne olan kendini düşünmez. Bu cümleler tekrarlandıkça dışarıdan gelen bir ses olmaktan çıkar; insan, zamanla toplumun talimatını kendi vicdanının sesi zanneder. Simone de Beauvoir’ın yarım yüzyıl önce söylediği gibi, kadın doğulmaz, kadın olunur ve bu oluş süreci, bir kadının başka bir kadına bakışını da aynı kalıpla yoğurur.

Burada altı çizilmesi gereken bir ayrım vardır: biyolojik cinsiyetin bireyler arasında yarattığı farklılık ile bu farklılığa toplumun yüklediği anlam aynı şey değildir. Doğuştan gelen cinsiyet, bireyler arasında bedensel bir çeşitlilik yaratsa da kendiliğinden bir davranış kalıbı doğurmaz. Kadının “duygusal”, “uysal” ya da “işbirlikçi”, erkeğin ise “rasyonel”, “otoriter” ya da “rekabetçi” olacağı fikri, doğadan değil, toplumun biyolojik farka yüklediği ideolojik bir anlamdan türer. Ne var ki bu ideolojik köken zamanla unutulur. Toplum, kendi ürettiği iş bölümünü sanki her zaman böyleymiş, sanki bedenin kendisinden kaynaklanıyormuş gibi sunar. Bu unutuş, eşitsizliğin en dayanıklı kılıfıdır: bir düzenin ne zaman ve nasıl icat edildiğini unutan toplum, o düzeni sorgulamaktan da vazgeçer.

İşte tam bu noktada, içselleştirilmiş toplumsal cinsiyet eşitsizliği denen olgu ortaya çıkar. Kadın, kendisine uygulanan denetimin bir parçasını, çoğu zaman farkında bile olmadan, başka bir kadına uygulamaya başladığında; iki kadın arasında görünmez bir duvar yükselir. Bu duvarın tuğlaları, kilo hakkında yapılan bir yorumdan annelik tercihine kadar birıçok eleştiriye, bir kıyafetin “yaşına yakışıp yakışmadığına” ilişkin bir söze kadar uzanan, tek tek ele alındığında önemsiz görünen, ama bir araya geldiğinde kadının hareket alanını daraltan küçük cümlelere dönüşür. Bir kadın başka bir kadının bedenini, evliliğini ya da kariyerini yargılarken çoğunlukla kendi seçimi olduğunu sandığı bir ölçütü kullanır; oysa o ölçüt, onun için de bir zamanlar üretilmiş, ona da bir bedel olarak sunulmuş bir toplumsal beklentidir. Böylece eşitsizlik, failini değiştirerek yeniden üretilir. Artık onu dayatan yalnızca erkek egemen kurumlar değil, aynı kalıbın içinden geçmiş başka bir kadındır.

Gelin-kaynana ilişkisi bu aktarımın belki de en bariz göründüğü alandır. Yıllarca “gelin böyle davranmalı” sözleriyle biçimlendirilen bir kadın, yıllar sonra kendisi kaynana konumuna geldiğinde aynı kalıbı bir başkasına üstelik çoğu zaman “ben de çektim” cümlesiyle meşrulaştırarak devrettiğinde ortaya çıkan şey yalnızca bir kuşak çatışması değildir. Eşitsizliğin kuşaktan kuşağa, kadından kadına aktarılan bir mirasıdır. Kadın burada iktidarın asıl sahibi değildir ama kendisine bahşedilmiş sınırlı iktidarı bir başka kadın üzerinde kullanmayı öğrenmiştir. Şimdi sorulması gereken soru yalnızca “erkekler kadınlara ne yapıyor” değil “kadınlar kendilerine öğretilen eşitsizliği birbirlerine nasıl devrediyor” sorusudur.

Ataerkil Düzenin Uzun Tarihi: Mülkiyetten Bedene, Soydan Namusa

Kadınlar arasındaki gerilimi doğru okuyabilmek için sahnenin arkasına, yani ataerkil düzenin nasıl kurulduğuna bakmak gerekir. Ataerkilliğin insanlık tarihinin başından beri var olan, değişmez bir doğal düzen olduğu yönündeki yaygın kanı, dikkatle incelendiğinde hayli sorunlu bir varsayıma dayanır. Bazı düşünürler, insanlığın tarih öncesinde bir anaerkil evreden geçtiğini, kadının anne olma vasfının kendisine bir kutsallık kazandırdığını ileri sürerken bu iddiaya karşı çıkanlar, yaşananın bir “anaerki” değil olsa olsa bir “anasoyluluk” olduğunu, yani soy bağının anne üzerinden izlenmesinin, kadının erkekler üzerinde bir egemenlik kurduğu anlamına gelmediğini savunur. Daha da radikal bir soruyu sahneye davet edelim: eğer bir zamanlar kadın toplulukları var idiyse, bu düzenden erkek egemen düzene geçiş sürecinde kadınlar buna neden ve nasıl rıza gösterdi? Bu sorunun tatmin edici bir yanıtının bulunamamış olması, bazı düşünürleri, toplumların en başından beri erkek egemen olduğu, yalnızca erkeğin toplum içindeki konumunun tarih boyunca değiştiği sonucuna götürmüştür.

Hangi kuram doğru kabul edilirse edilsin, ortak bir kırılım göze çarpar: yerleşik hayata geçiş, tarımın gelişmesi ve özel mülkiyetin kurumsallaşması. Avcılığın gündelik hayata girmesiyle güç kazanan erkek, toprağa yerleşme ve mülkiyetin ortaya çıkmasıyla bu gücünü kalıcı bir düzene dönüştürmüştür. Mülkiyetin kendi soyuna aktarılması isteği, çocuğun kimin soyundan geldiğinin kesin biçimde bilinmesini zorunlu kılmış; bu da kadının cinselliğinin ve doğurganlığının sıkı bir denetim altına alınmasını beraberinde getirmiştir. Kadının “namusu” kavramının, aşkın ya da ahlakın değil, büyük ölçüde mülkiyetin ve miras hukukunun bir türevi olarak ortaya çıktığını söylemek, bu bakımdan abartılı bir iddia değildir. Evlilik kurumu, üremeyi güvence altına alan bir sözleşmeye dönüştüğünde, kadın da bu sözleşmenin bir tarafı değil, konusu hâline gelmiştir.

Üretim biçimlerindeki her değişim, kadın-erkek ilişkisini yeniden biçimlendirmiştir. İlkel topluluklarda kadın ve erkek üretim sürecine birlikte katılırken, köleci ve feodal düzenlerde özel mülkiyetin ve soyun devamının önemi arttıkça kadının denetimi de sıkılaşmıştır. Sanayi devrimiyle birlikte önce erkek fabrikaya gitmiş, kadın eve kapanmış; ama sanayileşmenin hız kazanmasıyla ucuz iş gücü olarak görülen kadın da fabrikalara çekilmiş, bu kez hem ataerkil düzenin hem de kapitalist sistemin çifte sömürüsüne maruz kalmıştır. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda kadınların mülk edinme, oy kullanma, eşit ücret ve eşit velayet gibi haklar için verdiği mücadele, önemli yasal kazanımlar sağlamış olsa da, yasada var olan bir hakkın pratikte kullanılabilmesi başka bir meseledir. Kadınların eril toplumun yazılı olmayan kurallarından ötürü yasal haklarından tam olarak yararlanamadığı düşüncesi, bugün de geçerliliğini korumaktadır. Zira eril iktidarın en etkili yanı, kendini haklı çıkarma zahmetine bile girmeden, sanki tarafsızmış gibi davranarak varlığını sürdürmesidir; erkek merkezli bakış açısı, kendini meşrulaştıracak bir söyleme ihtiyaç duymadan doğal ve nötr bir zemin olarak sunulur.

Bu düzenin erkeklere biçtiği rol de kadınlara biçtiği rol kadar katıdır. Hegemonik erkeklik kavramı, küçük bir azınlık erkeğin bütün güç konumlarını nasıl elinde tuttuğunu ve bu düzeni nasıl meşrulaştırdığını açıklamaya çalışır. Otoriter, becerikli, duygularını göstermeyen, kadın üzerindeki tahakkümüyle gücünü taçlandıran bu erkeklik idealinin karşısına yerleştirilen kadınlık ise “ön plana çıkarılmış kadınlık” olarak adlandırılan, boyun eğen, evliliği ve annelik kutsayan, kamusal alandan çok özel alanla özdeşleştirilen bir kadınlıktır. Din adamlarından politikacılara, sinema karakterlerinden akademisyenlere kadar pek çok toplumsal figür bu erkeklik idealinin taşıyıcısı olarak sunulduğunda, toplumdaki bütün erkeklere ve dolaylı olarak bütün kadınlara bir rol model, bir ölçü sunulmuş olur. Hegemonik erkekliğin kadınlara dayattığı örtük mesaj açıktır: boyun eğen kadın ödüllendirilir, direnen kadın “doğal olmayan”, “eksik” ya da “sorunlu” ilan edilir. Bu ölçütü içselleştiren kadınların bir kısmı, direnen ya da farklı yaşayan hemcinslerini de aynı yargıyla değerlendirmeye başladığında, ataerkil düzenin denetim mekanizması yalnızca erkekler eliyle değil, kadınların birbirine bakışıyla da yeniden üretilmiş olur.

Kurgusal Bir Ayna: Gilead’da Kadını Kadına Kırdırmanın Anatomisi

Margaret Atwood’un kurguladığı Gilead toplumu, bu düzenin uç noktaya vardırılmış hâlini gözler önüne serer ve tam da bu yüzden kadınlar arası ilişkiler üzerine düşünmek isteyen herkes için çarpıcı bir kaynak sunar. O distopyada kadınlar tek bir kütle olarak değil, keskin sınırlarla ayrılmış kategoriler hâlinde örgütlenir: komutan eşleri, çocuk doğuramayacak yaştaki kadınlardan oluşan hizmetçiler, doğurganlığı nedeniyle sistemin merkezine yerleştirilen damızlık kızlar ve bu kızları terbiye etmekle görevli, ileri yaştaki teyzeler. Her kategori kendi rengiyle mavi, yeşil, kırmızı, kahverengi kodlanmış, her biri diğerinden mesafeli durmaya, hatta çoğu zaman diğerini denetlemeye zorlanmıştır.

Bu kurgunun en önemli ayrıntısı, sistemin kadınlar üzerindeki denetimini doğrudan erkekler eliyle değil, büyük ölçüde kadınlar eliyle yürütmesidir. Damızlık kızları eğiten, onlara itaati öğreten, gerekirse fiziksel ceza uygulayan teyzeler, rejimin kendilerine tanıdığı sınırlı yetkiyle genç kadınlara sert bir disiplin uygular; romanın anlatıcısının da belirttiği gibi bu kadınlar, kimi zaman sıradan bir mahalledeki dedikoducu kadın topluluklarını andıracak kadar gündelik, kimi zaman bir hapishane gardiyanı kadar acımasız bir tutum sergiler. Kurgu içinde bile eril iktidarın en etkili taktiklerinden birinin adını burada koyabiliriz: Kadını kadına kırdırmak. Bir kadını başka bir kadının üzerinde küçük bir otorite sahibi kılmak, o kadını sistemin ortağı hâline getirmenin en ucuz yoludur; çünkü o kadın artık kaybedecek bir konuma sahiptir ve bu konumu koruma isteği, onu tepedeki düzenin en sadık bekçilerinden birine dönüştürebilir. Teyzelerin bu sistemdeki rolü, sonraki bir başka eserde, en sert teyzelerden birinin aslında geçmişte bambaşka bir hayat sürmüş, rejime kendi seçimiyle değil kendisine yaşatılan korkuların birikimiyle böyle bir figüre dönüşmüş olduğunun anlatılmasıyla daha da karmaşıklaşır; bu da bize kadını kadına kırdıran mekanizmanın, bireysel bir kötülükten çok, korkuyla inşa edilmiş bir hayatta kalma stratejisi olduğunu hatırlatır.

Kurgudaki bir başka dikkat çeken ayrıntı, “özgürlük”ün kendisinin bile ikiye bölünüp kadınlara pazarlanmasıdır: Bir şeyler yapma özgürlüğü yerine, artık yalnızca bir şeylerden sakınma özgürlüğü sunulmakta ve bu daraltılmış özgürlük, sanki bir lütufmuş gibi takdim edilmektedir. Toplumsal bellek ne kadar güçlü olursa olsun, insanın kendi çaresizliğine alışması şaşırtıcı ölçüde hızlı gerçekleşir; kısa süre önce özgürce çalışan, kendi kararlarını veren bir kadın, yeni düzende hızla muhafazakâr bir role bürünüp başka kadınları yargılamaya başlayabilir. Bu uyum sağlama süreci, kurgunun en rahatsız edici tarafıdır, çünkü onu bir istisna değil, insan psikolojisinin sıradan bir savunma mekanizması olarak sunar: Kaybedilemeyecek olan kaybedildiğinde, geriye kalan tek seçenek onu istememiş gibi davranmak olabilir.

Kurgudan gerçeğe döndüğümüzde manzara o kadar da uzak değildir. Romanın yazıldığı dönem, kürtaj ve üreme hakları tartışmalarının yoğun yaşandığı bir döneme denk düşer ve bu tartışma, aradan geçen onlarca yıla rağmen güncelliğini yitirmemiştir. Kadın bedeninin doğurganlık, kürtaj ya da annelik üzerinden sürekli bir siyasi tartışma konusu hâline getirildiği toplumlarda, kadınların birbirlerinin doğum kontrol tercihlerini, çocuk sayısını, anneliğe ayırdıkları zamanı denetlemeye başlaması rastlantı değildir. Toplum kadın bedenini ortak bir mülk, kadını âdeta “iki bacaklı bir rahim” olarak gördüğünde, bu ortak mülkiyet anlayışının bekçiliğini yalnızca erkekler değil, aynı normları içselleştirmiş kadınlar da üstlenebilir. Her verilen taviz, her vazgeçilen hak, tek başına önemsiz görünse de, birikerek kadınları tıpkı yavaş yavaş ısıtılan sudaki bir kurbağa gibi geri dönüşü zor bir noktaya taşıyabilir; bu birikimin fark edilmesi çoğu zaman iş işten geçtikten sonra gerçekleşir.

Sosyal Kimlik Kuramı: Grubun Kaderi ile Bireyin Çıkarı Arasında

Kadınlar arası gerilimi kurgunun ötesinde, kavramsal bir çerçeveyle açıklamaya çalışan en etkili yaklaşımlardan biri Sosyal Kimlik Kuramıdır. Henri Tajfel ve John Turner tarafından geliştirilen bu kuram, insanların kendilerini yalnızca bireysel özellikleriyle değil, ait oldukları toplumsal grupla da tanımladığını öne sürer. Birey, mensup olduğu grubu dikkate alarak kendini sınıflandırır ve bu sınıflandırma sonucunda grupla özdeşleşir; bu özdeşleşme de kişinin sosyal kimliğini oluşturur. Ne var ki mensup olunan grubun toplum içindeki konumu yeterince itibarlı değilse, bu üyelik olumlu değil olumsuz bir kimlik kaynağına dönüşebilir. İnsanlar bu durumda genellikle kendi gruplarını başkalarından üstün gösterecek yollar ararlar; ama bazen başka bir grubun üstünlüğü öylesine bariz ve tartışmasızdır ki, mensup olunan gruptan olumlu bir kimlik türetmek neredeyse imkânsız hâle gelir.

İşte tam bu açmazda birey iki yoldan birini seçer. İlki, kolektif hareketliliktir: birey, grubunun bütününü yükseltmek için mücadele eder, grubun statüsünü topluca iyileştirmeye çalışır. İkincisi ise bireysel hareketliliktir: kişi, grubun bütününü değil yalnızca kendi konumunu iyileştirmeyi seçer, kendini gruptan ayrıştırarak grubun taşıdığı olumsuz özelliklerden sıyrılmaya çalışır. Erkek egemen bir kurumda yükselmeyi başarmış bir kadın yönetici için ikinci yol çoğu zaman daha kestirme görünür. Kadın olmanın yüklediği “yetersiz”, “duygusal”, “kararsız” gibi olumsuz çağrışımlardan kurtulmanın en hızlı yolu, kendini o kalıba uymayan bir istisna olarak konumlandırmak, hemcinslerinden fiziksel ve psikolojik olarak mesafe koymak, gerektiğinde mevcut cinsiyet hiyerarşisini sorgulamak yerine ona uyum sağlamaktır. Araştırmacıların Kraliçe Arı Sendromunu tanımlarken üzerinde durduğu üç unsur da tam olarak bu örüntüye işaret eder: kadınlara değil erkeklere atfedilen özellikleri sergilemek, hem bedensel hem ruhsal olarak diğer kadınlarla arasına mesafe koymak ve mevcut cinsiyet hiyerarşisini sorgulamak yerine ona destek vermek.

Böyle bir kadın, astı konumundaki kadın çalışanlara karşı erkek meslektaşlarından daha acımasız davranabilir; çünkü kendi başarısını “ben diğer kadınlar gibi değilim, daha çalışkanım, daha sağlamım” anlatısına bağlamıştır ve bu anlatının ayakta kalabilmesi, öteki kadınların “sıradan” kalmaya devam etmesini gerektirir. Bu davranış örüntüsü, yalnızca kadınlara özgü de değildir; Sosyal Kimlik Kuramının önerdiği gibi, statüsü düşük kabul edilen her grupta benzer bir dinamik gözlemlenebilir. Toplumun kendilerini damgaladığı bir grubun mensubu olan bireyler örneğin cinsel yönelimini gizleyen bazı erkeklerin, açıkça kendini ifade eden eşcinsel erkeklerden bilinçli olarak uzak durup onları küçümsemesi, ya da bir azınlık etnik kimliğe mensup bireylerin egemen kültüre öykünerek kendi topluluklarından soyutlanması gib kendi grubundan uzaklaşarak baskın gruba yakınlaşmaya çalışabilir. Bu karşılaştırma, meselenin “kadınların doğası” ile açıklanamayacağını, aksine, herhangi bir toplumsal grubun statüsüz bırakıldığı her yerde ortaya çıkabilecek evrensel bir savunma stratejisi olduğunu gösterir.

Ne var ki burada asıl belirleyici olan kadının karakteri değil, örgütün kadına verdiği mesajdır. Cinsiyetçi önyargının yoğun olarak hissedildiği kurumlarda kadınların bu tür bir mesafe koyma davranışı sergileme olasılığı yükselirken, kadın-erkek eşitliğinin nispeten sağlandığı, kadınların cinsiyetleri yüzünden sıkıntı yaşamadığı kurumlarda üst düzeydeki kadınların astları konumundaki kadınlara ilham verdiği, onları desteklediği görülmektedir. Polis teşkilatında çalışan kadınlar üzerinde yapılan bir araştırma bu bağlantıyı çarpıcı biçimde ortaya koymuştur: Kariyerleri boyunca cinsiyetlerinden ötürü ayrımcılığa uğradığını hatırlayan kadın memurların ifadelerinde belirgin bir mesafe koyma eğilimi gözlemlenirken, böyle bir ayrımcılık yaşamadığını söyleyen memurlarda bu eğilime rastlanmamıştır. Başka bir deyişle, mesafe koyma davranışı doğuştan gelen bir kadınlık özelliği değil, düşmanca bir ortamda hayatta kalmak için geliştirilen, kurumun cinsiyetçi tutumuyla doğrudan ilişkili bir stratejidir.

Bu noktada altı çizilmesi gereken bir ayrıntı daha vardır: araştırmalar bu mesafe koyma davranışının bütün kadınlara karşı eşit bir soğukluk biçiminde işlemediğini göstermektedir. İsviçre’de üç yüzden fazla kadın çalışanla yürütülen bir araştırma, yönetici konumundaki kadınların kendilerini ailesine öncelik vermeyen, kariyer odaklı ve kendileri gibi “eril” nitelenebilecek kadınlarla daha fazla özdeşleştirdiğini, buna karşılık aileyi önceleyen veya daha az deneyimli kadınlarla özdeşleşmediğini ve onlara daha az destek sunduğunu ortaya koymuştur. Deneyimlenen mesafe, çoğunlukla klasik kadınlık stereotipinden kendini kurtaramamış görülen, “yeterince başarılı olmayan” kadınlara yöneltilirken, kendisiyle benzer bir yol izlemiş, geleneksel kadınlık kalıplarına uymayan kadınlara karşı çok daha sıcak bir tutum sergilenebilmektedir. Bu ayrım, meselenin “kadınların birbirini sevmemesi” gibi basit bir özcü açıklamayla kapatılamayacağını, tersine, kimin “makbul kadın” sayılıp kimin sayılmayacağına dair toplumsal bir sınıflandırmanın kadınlar arası ilişkiye sızdığını göstermektedir. Nitekim aynı araştırmacıların vardığı sonuç da bunu doğrular: Bu davranış örüntüsü, kadınların tümüne karşı yaygın bir rekabetçi tutum değil, bazı kadınların, kendi toplumsal konumlarına yönelik olumsuz basmakalıp yargılara karşı geliştirdiği, kariyer odaklı olmayan ya da deneyimsiz görülen hemcinslerinden kendini ayırma biçiminde bir savunma mekanizmasıdır.

Sahadan Gelen Ses: Kadın Çalışanların Birbirine Dair Söyledikleri

Kuramın soyut çerçevesini gündelik hayatın somutluğuyla buluşturan bir alan araştırması, kadın çalışanlarla yapılan derinlemesine görüşmelerde “kadın kadının kurdudur” ifadesine neredeyse oybirliğiyle bir kabul gösterildiğini ortaya koymaktadır. Ancak bu araştırmanın asıl değeri, ifadenin doğruluğunu onaylamasında değil, bu kabulün hangi gerekçelerle örüldüğünü teker teker açığa çıkarmasındadır.

Görüşülen kadınların pek çoğu, hemcinslerinden diğer cinse göre daha yüksek bir duygusal anlayış, daha fazla esneklik ve daha derin bir empati beklediğini dile getirmektedir. Ev ile iş arasında sıkışan bir kadının, aynı sıkışmayı yaşayan başka bir kadın tarafından daha iyi anlaşılacağı beklentisi, aslında dayanışmanın bir işareti olarak okunabilir; ama tam da bu yüksek beklenti karşılanmadığında ortaya çıkan hayal kırıklığı, erkek yöneticilerden hiçbir zaman istenmeyen bir şefkat talebinin karşılıksız kalmasından duyulan bir öfkeye dönüşmektedir. Kadın bir yöneticiden istenen, yalnızca adil olması değil, aynı zamanda anlayışlı, sıcak ve âdeta annevi olmasıdır; bu beklenti karşılanmadığında kadın, “kötü yönetici” değil, doğrudan “kötü kadın” olarak damgalanır. Üst konumdaki kadınların astlarına sunduğuna inandığı kariyer desteği ile astların algıladığı destek arasındaki uyumsuzluk da benzer bir hayal kırıklığı üretmektedir; ast konumundaki kadınlar, hemcinsi olan üstlerinden kariyer süreçlerine çok daha yüksek düzeyde bir katkı beklemekte, bu beklenti karşılanmadığında ilişkiyi doğrudan cinsiyet üzerinden yorumlamaktadır.

Araştırmanın ortaya koyduğu bir başka çarpıcı örüntü, kadınların kendilerini kadın grubunun dışında konumlandırma eğilimidir. Bir katılımcının “iyi kadınlar istisnadır” cümlesi, öz grup uzaklığı denen mekanizmanın gündelik dile nasıl sızdığını gösteren küçük ama yoğun bir örnektir. Kişi burada kendi cinsiyet grubuna dair olumsuz bir genellemeyi kabul ederken, kendisini o genellemenin dışında tutmaktadır; bu da, sosyal kimliğine yönelen bir tehdide karşı geliştirilmiş, bilinçli ya da yarı bilinçli bir savunmadır. Aynı araştırmada kadın üstlerin otorite olarak kabul görmediğine dair bulgular da manidardır: toplumsal hayatın hemen her alanında otoriteyi erkekle özdeşleştirmeyi öğrenmiş bir kadın astın, kadın bir üstün talimatlarını içselleştirmekte güçlük çekmesi, kadının otoritesizliğine değil, otoritenin toplumsal olarak nasıl cinsiyetlendirildiğine işaret eder. Bir katılımcının, kadın yöneticinin talimatına direnen ama aynı talimatı bir erkek verdiğinde sorgusuzca uygulayan çalışma arkadaşlarını anlatması, bu içselleşmiş otorite algısının ne denli derin işlediğini gözler önüne sermektedir.

Görüşmelerde dikkat çeken bir diğer örüntü ise, kadınlar arasındaki olumlu ilişkilerin çoğunlukla görünmez kılınmasıdır. Bir kadın çalışan, kendisine hiç kötü davranmamış, “abla gibi” hissettiği bir üstünü anlatırken bile bu ilişkiyi bir kadın-kadın ilişkisi kategorisinden çıkarıp aile metaforuna, yani “gerçek” bir meslektaşlık ilişkisinin dışına yerleştirmektedir. Sanki iyi bir kadın-kadın ilişkisi kuralın istisnasıdır ve istisna, kuralı çürütmeye yetmez. Bu eğilim, “kadın kadının kurdudur” cümlesinin neden bu kadar kolay kanıtlanmış hissettirdiğini de açıklar: olumsuz deneyimler kolayca genellemeye dönüşürken, olumlu deneyimler istisna sayılıp genellemenin dışına itilmektedir. Kadınlar arasındaki ilişkinin yoğunluğu da bu sürece katkıda bulunur; hemcinsleriyle özel hayatlarını, aile meselelerini, duygusal sıkıntılarını çok daha fazla paylaşan kadınlar, bir anlaşmazlık yaşandığında bu paylaşılmış bilginin farklı yönlere çekilebileceğini, kişisel hayatın iş ilişkisine sızabileceğini de deneyimlemekte; bu yoğunluk hem yakınlaşmanın hem de olası bir kırılmanın zeminini aynı anda hazırlamaktadır.

Aynı araştırmada, erkeklerin kadınları “rakip” olarak görmediği yönündeki yaygın algının, kadınları birbirine karşı daha rekabetçi kılan bir başka mekanizma olduğu da görülmektedir. Bir kadın çalışan erkek meslektaşının kendisini ciddi bir rakip saymadığını düşündüğünde, rekabet edilebilecek tek muhatap olarak diğer kadınlar kalır; bu da kadınlar arası ilişkiyi aslında yapısal bir dışlanmanın sonucu olarak daha gergin bir zemine taşır. Görünme kaygısı da benzer bir mantıkla işler: Bir kadın, kendi varlığının fark edilmesini tehdit eden unsuru çoğu zaman kurumun cinsiyetçi yapısında değil, yanı başındaki kadın meslektaşında arar. Hatta bu kaygının çalışma hayatının dışına, aile içi ilişkilere kadar uzandığı görülmektedir: bir kadının eşinin annesi, kız kardeşi ya da yakın çevresindeki diğer kadınlar tarafından “görülme” ve kabul edilme arzusu, iş yaşamındaki kadın ilişkilerine de sızabilen bir kaygı biçimine dönüşebilmektedir. Kişi bir yerde onaylanma ihtiyacı duyduğunda, o onayı vermeyen ya da vermeyebilecek her kadın, potansiyel bir tehdit olarak kodlanmaya başlar.

Belki de araştırmanın en öğretici bulgusu, kadınlarla yaşanan sorunların cinsiyet üzerinden, erkeklerle yaşanan benzer sorunların ise bireysel özellikler üzerinden yorumlanma eğilimidir. Fiziksel şiddet uygulayan bir erkek meslektaşın davranışı onun kişisel sorunu ya da kariyerindeki başarısı öne çıkarılarak ele alınırken, bu şiddeti normalleştiren bir kadın meslektaşın tutumu doğrudan “kadınlık hâli” olarak okunabilmektedir. Bu çarpık simetri, toplumsal cinsiyet algısının yalnızca kadınları değerlendirme biçimimizi değil, erkekleri değerlendirmekten kaçınma biçimimizi de şekillendirdiğini gösterir. Başka çalışmalar da bu eğilimi doğrulamaktadır: erkeklerin de kadınlar kadar birbirini sabote ettiği, ama kadınlar tarafından yapılan sabotajın çok daha kişisel algılandığı, kadın-kadın çatışmalarının erkek-erkek ya da erkek-kadın çatışmalarına kıyasla gözlemciler tarafından daha “sorunlu” ve daha “doğal” bir kadınlık göstergesi olarak yorumlandığı ortaya konmuştur. Bir kadının bir başka kadınla yaşadığı anlaşmazlık, iki bireyin anlaşmazlığı olarak değil, “kadınların doğasına dair” bir kanıt olarak okunduğunda, aynı sıklıkta yaşanan erkek-erkek çatışmaları sessizce sıradanlaştırılmış olur.

Rekabetin Görünmeyen Kökleri: Erken Dönem Duygular ve Toplumsal Karşılaştırma

Kadınlar arasındaki gerilimi yalnızca toplumsal kurumların dışarıdan dayattığı bir baskı olarak okumak, meselenin psikolojik derinliğini gözden kaçırma riski taşır. Psikodinamik yaklaşımlar, kıskançlık ve haset gibi duyguların kökenini çok daha erken bir zamana, anne-çocuk ilişkisinin ilk evrelerine kadar geri götürür; bu erken dönem duygusal örüntülerin yetişkinlikte kurulan ilişkilerde, özellikle de aynı cinsiyetten kişilerle kurulan ilişkilerde, sessizce tekrarlandığı öne sürülür. Ancak bu içsel dinamikler, ataerkil kültürel kodlarla buluştuğunda güçlenir; kültür, kadınları birbirini potansiyel rakip olarak görmeye zaten teşvik ettiği için, erken dönemden taşınan duygusal kalıplar toplumsal onay bulur ve pekişir. Böylece psikodinamik kökenli bir eğilim ile toplumsal olarak üretilmiş bir beklenti iç içe geçer; hangisinin diğerini beslediğini ayırt etmek neredeyse imkânsız hâle gelir.

Sosyal psikolojinin sunduğu bir başka açıklama ise sosyal karşılaştırma sürecine odaklanır: insan, kendi yeteneklerini ve değerini anlamlandırmak için sürekli olarak çevresindekilerle kıyaslama yapar. Kadınlar için bu kıyaslama süreci, toplumsal cinsiyet normlarının bilinçli bir biçimde içselleştirilmesiyle daha karmaşık bir hâl alır; içselleştirilmiş cinsiyetçilik, kadının hem kendine hem diğer kadınlara karşı eleştirel, küçümseyici bir tutum geliştirmesine zemin hazırlar. Böylece kıskançlık, güvensizlik ve mesafe, bireysel bir zaaf olmaktan çıkıp toplumsal bir alışkanlığa dönüşür. Kadınlar arasındaki kıyaslamanın belirli bir alanla sınırlı kalmaması da meseleyi ağırlaştırır: güzellik, annelik, kariyer, evlilik gibi birbirinden bağımsız görünen alanlar aslında tek bir ortak ölçütte -“makbul kadın olma” ölçütünde birleşir ve bu ölçüt her alanda yeniden ve yeniden sınanır.

Bu rekabet algısının bedeli yalnızca ilişkisel değil, aynı zamanda kimliksel bir bedeldir. Kimlik gelişiminin sağlıklı ilerleyebilmesi için bireyin hem kendini tanıması hem de sosyal çevresinde kabul görmesi gerektiği düşünülürse, sürekli kıyaslamaya dayalı bir ortamda büyüyen bir kadının özgüveninin, aidiyet duygusunun ve psikolojik iyi oluşunun zarar görmesi kaçınılmaz hâle gelir. Dayanışma yerine kıyaslamanın hâkim olduğu bir kültür, yalnızca kadınlar arası ilişkileri değil, her bir kadının kendi benliğiyle kurduğu ilişkiyi de aşındırır; kişi kendi değerini sürekli bir başkasının aynasından okumaya alıştığında, o ayna kırıldığında yani beklenen onay gelmediğinde benlik saygısı da beraberinde sarsılır.

Beden, Annelik ve “Öteki Kadın”: Gündelik Hayattaki Görünümler

Bütün bu kuramsal çerçeve, sokakta, iş yerinde, aile sofrasında çok tanıdık cümlelere dönüşür. Kadın bedeni üzerine söylenen “biraz kilo vermelisin”, “bu yaşta böyle giyinilir mi”, “hiç kendine bakmıyor” gibi sözler, bir kadının başka bir kadını değerlendirirken aslında toplumun kadın bedenine yüklediği beklentiyi yeniden ürettiğinin kanıtıdır. Kadının genç, ince, bakımlı ve “arzu edilir” olması gerektiği fikri yalnızca erkek bakışıyla ayakta kalmaz; kadınlar da bu ölçüyü birbirlerine aktararak kadın bedenini ortak bir denetim nesnesine dönüştürür. Beden üzerine kurulan bu denetim, yalnızca dış görünüşle sınırlı da kalmaz; bir kadının sesinin tonu, gülüşünün yüksekliği, oturuş biçimi, hatta öfkesini ifade etme tarzı bile aynı görünmez terazide tartılır.

Annelik, bu denetimin belki de en acımasız işlediği alandır. Çalışan anne suçlanır, çalışmayan anne “yetersiz” bulunur, çocuğunu kreşe gönderen eleştirilir, çocuğuyla fazla ilgilenen “aşırı korumacı” damgası yer, çocuğu olmayan kadın ise zaman zaman eksik görülür. Bu değerlendirmelerin ortak paydası, kadının kendi hayatına dair seçim hakkının sürekli sınırlandırılmasıdır; ve bu sınırın bir başka kadın tarafından çizilmesi, onu daha az baskıcı kılmaz. Eşitsizlik, onu uygulayanın cinsiyetiyle ortadan kalkmaz. Anneliğin bu denli sıkı bir denetim altında tutulmasının ardında, kadının toplumsal değerinin doğurganlığına ve bakım verme kapasitesine indirgendiği bir kültürel miras yatar; bu mirasın izini sürdüğümüzde, annelik üzerinden yükseltilen her yargının, aslında kadının kendi hayatı üzerindeki söz hakkına yöneltilmiş dolaylı bir itiraz olduğunu görürüz.

Aynı mantık, toplumun kadınlık deneyimini tek bir kalıba sıkıştırdığı her yerde “öteki kadın” figürünü üretir: bekâr kadın, boşanmış kadın, çocuksuz kadın, “çok özgür” kadın, “çok geleneksel” kadın birbirinin karşısına yerleştirilir ve farklılıklar dayanışmanın değil, sınıflandırmanın malzemesi hâline gelir. Oysa kadınlığın tek bir deneyimi yoktur; yaş, sınıf, eğitim, kültürel çevre ve yaşam tercihi kadar çeşitlenen bir gerçekliktir. Postmodern feminist düşüncenin ısrarla vurguladığı gibi evrensel bir kadın tanımı üzerinden kurulan her büyük anlatı, bu çeşitliliği görmezden gelme riskiyle sakatlanır; ne kadar kadın varsa o kadar farklı kadınlık deneyimi vardır ve bu çokluğu tek bir kalıba indirgemek, kadınlar arasındaki gerçek farklılıkları da, gerçek ortaklıkları da görünmez kılar.

Başarı karşısında ortaya çıkan tepkiler de aynı kalıbın bir uzantısıdır. Bir erkekte “kararlılık” olarak övülen davranış, bir kadında “hırs” ya da “kendini beğenmişlik” olarak yorumlanabilir; kadından beklenen çoğu zaman başarı değil, başarılı olurken bile göze batmamaktır. Bu çifte standart yalnızca erkekler tarafından değil, aynı normları içselleştirmiş kadınlar tarafından da uygulandığında, başarılı bir kadının en sert eleştirmeni bazen kendi hemcinsi olabilmektedir. “Şansı yaver gitti”, “kesin birilerinin desteği vardır” gibi cümleler, bir kadının başarısını kendi emeğinin ve yetkinliğinin dışında bir açıklamaya bağlama çabasıdır; bu çaba, farkında olunmadan, kadının yeterliliğine dair toplumsal şüpheyi yeniden üretir.

Yapısal Zemin: Kurumların Payı ve Kim Kraliçe Arı Olur

Meseleyi yalnızca bireysel tutumlar düzeyinde tartışmak, en nihayetinde onu yeniden bireyselleştirme tuzağına düşürür. Oysa alan araştırmaları, kadınlar arası gerilimin şiddetini belirleyen değişkenin çoğu zaman kurumun kendisi olduğunu göstermektedir. Yirmi dokuz ülkede tam zamanlı çalışan seksen sekiz bin kişiyle yürütülen geniş ölçekli bir insan kaynakları araştırması, kadınların işyerinde birbirlerine yönelttiği olumsuz tutumların başlıca gerekçeleri arasında görünüm, kıskançlık ve rekabet gibi başlıkların öne çıktığını ortaya koymuştur; ama bu bulgunun hemen yanında, kadınların önemli bir bölümünün üstlerinin erkek olmasını tercih ettiği gerçeği de durmaktadır. Bu tercih, kadınların hemcinslerinden nefret ettiğinin değil, kadın otoritesinin kurumsal olarak yeterince meşrulaştırılmadığının bir göstergesi olarak okunmalıdır. Bir kadın yönetici, kendisinden önce o koltuğa oturan kadınların “yeterince sert olmadığı” ya da “duygusal davrandığı” gerekçesiyle sürekli sorgulandığı bir kurumda göreve başladığında, otoritesini kanıtlama yükünü erkek meslektaşından çok daha ağır hisseder; bu ağırlık, çoğu zaman astları konumundaki kadınlara aktarılan bir sertliğe dönüşür.

Bu noktada, bir grup içinde sayıca az temsil edilen kadının yönetim literatüründe “Token” olarak adlandırılan konumuna dair yapılan çalışmalar aydınlatıcıdır. Üst düzey, prestijli bir çalışma grubunda tek ya da bir avuç kadından biri olmak, o kadını hem görünür hem de kırılgan kılar; her hatası kendi bireysel başarısızlığı değil, “kadınların bu işi yapamayacağının” kanıtı olarak okunma riski taşır. Böyle bir tehdit altında bazı kadınlar, grup içi çeşitliliği desteklemek yerine mevcut azınlık konumlarını korumayı, yani yeni kadınların yükselişini teşvik etmemeyi “güvenli” bir strateji olarak benimseyebilir. Bu da yine bireysel bir kötü niyetten çok, kurumun kadına biçtiği kırılgan konumun ürettiği bir savunma refleksidir. Kadınlar arasındaki hiyerarşik ilişkilerin, özellikle olumsuz bir deneyimle başladığında kariyer üzerindeki etkisinin çok daha uzun soluklu olduğu da gözlemlenmiştir; bir kadının ilk iş deneyiminde yaşadığı olumsuz bir üst-ast ilişkisi, o kişinin sonraki yıllarda bütün kadın yöneticilere karşı geliştirdiği bir ön yargının temelini oluşturabilmektedir.

Failin Adını Doğru Koymak ve Görünmez Duvarları Aralamanın Yolları

Buraya kadar izlenen çizgi, kadınlar arasında yaşanan gerilimi yok saymak değil, o gerilimin kaynağını yeniden adlandırmaktır. “Kadın kadının kurdudur” cümlesi, bir gerçekliği betimliyormuş gibi görünse de, aslında bir sonucu bir öze dönüştürerek meselenin failini gizleyen bir kısayoldur. Kraliçe Arı Sendromu bir kadınlık özelliği değil, cinsiyetçi bir kurumda hayatta kalma stratejisidir; sosyal kimlik tehdidiyle baş etme biçimidir. Gelin-kaynana geriliminden iş yerindeki mesafeli üst-ast ilişkisine kadar uzanan pek çok örnek, kadınların birbirlerine devrettiği şeyin özünde kendilerine önce dayatılmış, sonra da içselleştirdikleri bir düzen olduğunu göstermektedir. Peki bu tespit, bizi nereye götürür; bu görünmez duvarların aralanması için hangi kapılar aralanabilir?

İlk kapı, kurumsal düzenin şeffaflaştırılmasından geçer. Cinsiyete dayalı önyargının düşük olduğu, kadın ve erkek çalışanlara eşit fırsatların tanındığı, terfi kriterlerinin belirsizlikten arındırılmış olduğu kurumlarda kraliçe arı davranışının belirgin biçimde azaldığı, üst düzeydeki kadınların astları konumundaki kadınlara mentorluk yaptığı, onlara ilham verdiği ve kariyer yollarını açtığı görülmektedir. Bu bulgu, çözümün “kadınlara daha iyi davranmayı öğretmek” gibi Paternalist bir yaklaşımda değil, terfi süreçlerinin, geri bildirim kültürünün ve performans değerlendirme kriterlerinin cinsiyetten bağımsız, açık ve denetlenebilir hâle getirilmesinde aranması gerektiğini göstermektedir. Bir kurumda kimin, hangi ölçüte göre yükseldiği belirsizleştikçe, çalışanların zihninde “acaba bana bir haksızlık mı yapılıyor” kuşkusu büyür ve bu kuşku, en kolay biçimde en yakında duran, en görünür rakip olan hemcinse yöneltilir; oysa aynı kuşku, terfi kriterleri şeffaflaştığında muhatabını bulamaz hâle gelir ve söner.

İkinci kapı, dilin ve gündelik değerlendirme alışkanlıklarının sorgulanmasından geçer. Bir kadının kıyafetini, sesinin tonunu ya da “sertliğini” değerlendirirken sorulması gereken soru şudur: aynı davranışı bir erkek sergilese, bu sözü söyler miydim? Bu basit zihinsel deney, çoğu zaman kadınlar arası eleştirinin ne kadarının kişinin davranışına, ne kadarının kişinin cinsiyetine yöneltildiğini görünür kılar. Bu sorgulama alışkanlığı yalnızca iş yerinde değil, aile sofrasında, arkadaş sohbetlerinde, bir gelinin ya da bir annenin değerlendirildiği her ortamda işletilebilir; çünkü görünmez duvarların çoğu, resmî kurumlardan değil, tam olarak bu gündelik, sıradan, “iyi niyetli” görünen cümlelerden örülür.

Üçüncü kapı, kadınlık deneyiminin çoğulluğunun kabulünden geçer. Postmodern feminist düşüncenin önerdiği gibi, tek bir “gerçek kadınlık” tanımı üzerinden kurulan her ölçüt, o ölçüte uymayan kadını otomatik olarak “öteki” konumuna iter; bekâr kadınla evli kadını, çocuklu kadınla çocuksuz kadını, kariyerini önceleyen kadınla aileyi önceleyen kadını karşı karşıya getiren kıyaslamalar sürdüğü sürece, kadınlar arasındaki dayanışma potansiyeli de sürekli bir rekabet zeminine kurban edilmeye devam eder. Bu çoğulluğun kabulü, kadınların birbirinden farklı seçimlerini bir tehdit değil, bir zenginlik olarak görmeyi öğrenmeyi gerektirir; bir kadının seçtiği hayat tarzının, bir başka kadının seçimini geçersiz kılmadığını kabul etmek, görünmez duvarların en kalınlarından birini incelten bir adımdır.

Dördüncü ve belki de en zor kapı, kuşaklar arası aktarımın kesintiye uğratılmasından geçer. Bir kadının çocukluğunda içselleştirdiği “makbul kadınlık” ölçütünü, kendi kızına, gelinine ya da genç meslektaşına aktarmadan önce durup sorgulaması; “bu gerçekten benim düşüncem mi, yoksa bana öğretilmiş bir kural mı” sorusunu kendine yöneltmesi, tek başına küçük bir jest gibi görünse de, eşitsizliğin en dayanıklı taşıyıcısı olan kuşaklararası aktarım zincirinde bir halkanın kırılması anlamına gelir. Bu sorgulama, kadınlar arasında yaşanan her anlaşmazlığı ortadan kaldırmaz ve zaten böyle bir iddiası da yoktur; yalnızca, o anlaşmazlığın hangi zeminde büyüdüğünü görünür kılar, meseleyi “kadınların doğası” değil, üzerinde çalışılabilir, değiştirilebilir bir toplumsal alışkanlık olarak yeniden tanımlar.

Bütün bu kapılar tek başına yeterli değildir; kurumsal şeffaflık olmadan bireysel farkındalık, bireysel farkındalık olmadan kurumsal düzenleme kalıcı bir dönüşüm sağlamaz. Ama ikisi bir arada işletildiğinde, kadın dayanışmasının yalnızca kriz anlarında birbirinin yanında olmaktan ibaret olmadığı, gündelik hayatın her anında bir kadının bedenini yargılamaktan kaçınmakta, annelik tercihini sorgulamamakta, başarısını küçümsememekte, yaşını ya da medeni durumunu onun değerinin ölçüsü hâline getirmemekte yaşanan bir pratik olduğu görülür. Bir kadının özgürleşmesi başka bir kadının özgürlüğünü azaltmaz; tam tersine, bir kadının açtığı alan, çoğu zaman başka kadınların da nefes alabileceği bir alana dönüşür. Kadının kadına kurduğu görünmez duvarlar yıkılmadıkça toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca yasaların ve kurumların meselesi olarak kalmaya devam edecektir; gerçek dönüşüm, kadınların birbirine bakışında da başlamak zorundadır.

Elbette. Kaynakları APA 7’ye daha uygun, tutarlı ve alfabetik sıralanmış biçimde düzenledim. Başlıkları da kaynak türlerine göre korudum.

20. Bölüm: Kadınların Birbirine Ördüğü Görünmez Duvarlar: Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin İçe Dönen Yüzü

KAYNAKÇA

KİTAPLAR

Atwood, M. (2018). Damızlık kızın öyküsü (B. Pekcan, Çev.). Doğan Kitap. (Özgün eser 1985 tarihlidir.)

Atwood, M. (2019). Ahit (B. Pekcan, Çev.). Doğan Kitap. (Özgün eser 2019 tarihlidir.)

Beauvoir, S. de. (2010). İkinci cinsiyet (G. Savran, Çev.). Payel Yayınevi. (Özgün eser 1949 tarihlidir.)

Connell, R. W. (1998). Toplumsal cinsiyet ve iktidar: Toplum, kişi ve cinsel politika (C. Soydemir, Çev.). Ayrıntı Yayınları. (Özgün eser 1987 tarihlidir.)

Dökmen, Z. Y. (2014). Toplumsal cinsiyet: Sosyal psikolojik açıklamalar. Remzi Kitabevi.

hooks, b. (2014). Feminizm herkes içindir: Tutkulu politika (E. Aydın, Çev.). bgst Yayınları. (Özgün eser 2000 tarihlidir.)

Tajfel, H. (1981). Human groups and social categories: Studies in social psychology. Cambridge University Press.

Tajfel, H., & Turner, J. C. (1986). The social identity theory of intergroup behavior. S. Worchel & W. G. Austin (Ed.), Psychology of intergroup relations içinde (ss. 7–24). Nelson-Hall.

AKADEMİK MAKALELER

Beriş, H. E. (2006). Ataerkillik kavramının feminist teorideki yeri. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 61(3), 41–62. https://doi.org/10.1501/SBFder_0000001966

Derks, B., Van Laar, C., & Ellemers, N. (2016). The queen bee phenomenon: Why women leaders distance themselves from junior women. The Leadership Quarterly, 27(3), 456–469. https://doi.org/10.1016/j.leaqua.2015.12.007

Ellemers, N., Van den Heuvel, H., De Gilder, D., Maass, A., & Bonvini, A. (2004). The underrepresentation of women in science: Differential commitment or the queen bee syndrome? British Journal of Social Psychology, 43(3), 315–338. https://doi.org/10.1348/0144666042037999

Faniko, K., Ellemers, N., & Derks, B. (2021). The queen bee phenomenon in academia fifteen years later: Does it still exist, and if so, why? British Journal of Social Psychology, 60(2), 383–399. https://doi.org/10.1111/bjso.12408

Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140. https://doi.org/10.1177/001872675400700202

Kanter, R. M. (1977). Some effects of proportions on group life: Skewed sex ratios and responses to token women. American Journal of Sociology, 82(5), 965–990. https://doi.org/10.1086/226425

Kaşdarma, E. (2018). Toplumsal cinsiyet ve sistem meşrulaştırma: Türkiye'de flört şiddetine yönelik tutumlar. Türk Psikoloji Dergisi, 33(81), 1–18.

Özar, Ş. (2013). İş hayatında kadın: Türkiye'de ücret eşitsizliği ve cam tavan engeli. Çalışma ve Toplum Dergisi, (38), 183–210.

Sancar, S. (2004). Otoriter Türk modernleşmesinin “iyi insan”ları: Kamusal alanda örtük cinsiyet normları. Toplum ve Bilim, (101), 7–40.

Staines, G., Tavris, C., & Jayaratne, T. E. (1974). The queen bee syndrome. Psychology Today, 7(8), 55–60.

TEZLER

Arslan, H. (2018). Türk televizyon dizilerinde kadın temsili: İçerik analizi yöntemiyle bir inceleme [Yüksek lisans tezi, Galatasaray Üniversitesi]. YÖK Ulusal Tez Merkezi. https://tez.yok.gov.tr

Demir, C. (2021). İş yerinde cinsel taciz: Türkiye'de hukuki düzenleme ve uygulama sorunları [Doktora tezi, İstanbul Üniversitesi]. YÖK Ulusal Tez Merkezi. https://tez.yok.gov.tr

Yılmaz, Z. (2017). Türkiye'de cam tavan sendromu: Kadınların üst düzey yöneticiliğe erişimindeki engeller [Yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi]. YÖK Ulusal Tez Merkezi. https://tez.yok.gov.tr