BEYNİMİZİ YORAN ŞEY HAYAT DEĞİL, YAŞAMA BİÇİMİMİZ
Modern insanın zihinsel yorgunluğu üzerine, biraz bilim biraz hayat…
Telefonu elimizden bırakamıyoruz; çünkü mesele telefon değil
“Sürekli telefona bakmak” deyip geçmek kolay.
Ama burada biraz daha derine inmek gerekiyor.
Telefon, aslında cebimizde taşıdığımız küçük bir dünya. Her baktığımızda yeni bir bilgi, yeni bir görüntü, yeni bir mesaj, yeni bir uyarı ihtimali var.
Beyin de belirsizliği sever.
“Acaba ne geldi?”
“Kim yazdı?”
“Yeni ne var?”
“Bir şey kaçırıyor muyum?”
Bu küçük meraklar tekrarlandıkça bir alışkanlık döngüsü oluşuyor. Telefonu gerçekten ihtiyacımız olduğu için değil, otomatik olarak kontrol etmeye başlayabiliyoruz.
Bir noktadan sonra insan telefonu açtığını bile fark etmiyor.
İşte tehlikeli olan tarafı bu.
Çünkü bir davranışın hayatımızdaki yerini anlamanın en iyi yolu, onu ne kadar bilinçli yaptığımıza bakmaktır.
Kendinize bir gün şu soruyu sorun:
“Telefonumu gerçekten bir şey yapmak için mi açıyorum, yoksa elim boş kaldığında zihnim hemen oraya mı gidiyor?”
Cevap, düşündüğünüzden daha fazla şey anlatabilir.
Kısa videolar: Zihnin fast-food'u
Bir video.
Sonra bir tane daha.
“Sonuncusunu izleyeyim.”
Derken yarım saat geçmiş.
Burada mesele yalnızca zaman kaybı değil.
Kısa ve hızlı içerikler, dikkatimizi sürekli yeni bir uyarana yönlendirmeye alışmamıza neden olabilir. Bir görüntü bitiyor, diğeri geliyor. Bir konu bitiyor, başka bir konu başlıyor.
Beyin sürekli “sonraki ne?” beklentisine sokuluyor.
Bunun sonucunda uzun süre aynı şeye odaklanmak daha sıkıcı gelebiliyor.
Bir kitabın onuncu sayfasında sıkılmak…
Bir konuşmayı sonuna kadar dinleyememek…
Bir filmi telefona bakmadan izleyememek…
Bir öğrencinin birkaç dakika sonra ders çalışırken başka bir şeye yönelmesi…
Bunların hepsini tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Fakat sürekli parçalanmış dikkat, zihnin çalışma alışkanlıklarını etkileyebilir.
O yüzden ben kısa videoları tamamen hayatımızdan çıkarın demiyorum.
Ama zihninize sadece hızlı tüketilen içerikler vermeyin.
Beynin de dengeli beslenmeye ihtiyacı var.
Uykudan çalınan saat, ertesi gün zihinden tahsil edilir
“Ben dört-beş saat uyuyorum, bana yetiyor.”
Bunu çok duyuyorum.
Ama uykuyu yalnızca “dinlenme” olarak görmek eksik kalır.
Uyku, beynin günlük yaşantıyı düzenlediği önemli dönemlerden biridir. Öğrenme, bellek, dikkat ve duygusal düzenleme gibi süreçlerle yakından ilişkilidir.
Yani gece uykudan çaldığımız her saat, ertesi gün yalnızca gözlerimizden değil, dikkatimizden de çıkabilir.
Sabah kalkıyoruz.
Kahve içiyoruz.
Biraz toparlanıyoruz.
Ama kahve, uykunun yerini doldurmuyor.
Çünkü mesele yalnızca “uyanık olmak” değil.
Zihinsel olarak verimli olabilmek.
Bu nedenle uykuya “günün sonunda yapılacak bir iş” gibi değil, ertesi günün zihinsel performansının bir parçası gibi bakmak gerekiyor.
Ve şunu unutmamak gerekiyor: Gece yatağa yalnızca bedenimizi götürmüyoruz; bütün günün zihinsel yükünü de beraberimizde götürüyoruz.
Kitap okumamak, zihne sessizlik vermemektir
Kitap okumayı yalnızca bilgi edinmek olarak düşünmeyin.
Kitap okurken zihnimiz bir başkasının düşüncesinin peşinden gider. Cümleyi takip eder, anlam kurar, hayal eder, bağlantılar kurar.
Üstelik bunu çoğu zaman hızlı görüntüler olmadan yapar.
Bir kitabın karşısında oturduğunuzda kimse size beş saniyede bir yeni görüntü sunmaz.
Siz beklersiniz.
Cümleyi okursunuz.
Düşünürsünüz.
Devam edersiniz.
İşte bu yavaşlık aslında zihnin ihtiyacı olan şeylerden biridir.
Bugün en büyük sorunlarımızdan biri belki de yavaşlamayı unutmuş olmamız.
Her şey hızlandı.
Mesajlar hızlandı.
Haberler hızlandı.
Videolar hızlandı.
Hayat hızlandı.
Fakat insan beyni bir makine değil.
Onun da durmaya, düşünmeye ve sessizliğe ihtiyacı var.
Hareketsiz beden, huzursuz zihin
Beden ile zihni birbirinden ayrı düşünmek de büyük bir hata.
Gün boyunca oturuyoruz.
Arabaya biniyoruz.
Asansöre biniyoruz.
Masa başında çalışıyoruz.
Eve geliyoruz.
Koltukta oturuyoruz.
Sonra yatağa geçiyoruz.
Bedenimiz neredeyse bütün gün aynı yerde kalırken zihnimiz kilometrelerce yol gidiyor.
Oysa düzenli fiziksel hareket yalnızca bedensel sağlık açısından değil, zihinsel iyilik hâli açısından da önem taşıyor.
Bazen çözüm çok karmaşık değildir.
Kalkmak.
Biraz yürümek.
Temiz hava almak.
Merdiven kullanmak.
Gün içinde hareket için küçük fırsatlar yaratmak.
Beyne “hayat sadece ekranın içinde değil” mesajını vermek.
Sürekli uyarılmak: Modern çağın görünmeyen gürültüsü
Telefon titreşiyor.
Bildirim geliyor.
Televizyon açık.
Mesaj geliyor.
Birisi konuşuyor.
Arka planda müzik var.
Sosyal medyada yeni bir şey beliriyor.
Beyin bütün bunların içinden hangisinin önemli olduğunu seçmeye çalışıyor.
Bu yüzden bazen insan sessiz bir odaya girdiğinde bile zihni susmuyor.
Çünkü dışarıdaki gürültü bitmiş olsa da içerideki hareket devam ediyor.
İşte burada zihinsel sessizlik kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Her boşluğu doldurmak zorunda değiliz.
Her sessizlikte müzik açmak zorunda değiliz.
Her bekleme anında telefona bakmak zorunda değiliz.
Otobüs beklerken hiçbir şey yapmamak da mümkündür.
Kahveyi telefon olmadan içmek de.
Yürürken yalnızca yürümek de.
Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor.
Ama zihinsel dayanıklılık çoğu zaman küçük alışkanlıklarla inşa ediliyor.
Beslenme de zihnin meselesidir
“Ne yediğinin beyninle ne ilgisi var?” diye sorabilirsiniz.
Aslında düşündüğümüzden çok daha fazla ilgisi var.
Bedenimizin genel sağlığı ile beynimizin çalışması birbirinden bağımsız değil. Düzenli, dengeli ve yeterli beslenme genel sağlık için temel unsurlardan biri.
Burada mesele tek tek “şu yiyecek zekâyı artırır” gibi mucizevi iddialar değil.
Mesele daha basit:
Bedenimize nasıl davranıyorsak, zihinsel performansımızı da o yaşam biçiminin içine yerleştiriyoruz.
Sürekli düzensizlik, aşırılık ve özensizlik üzerine kurulu bir yaşamdan yüksek zihinsel verim beklemek pek gerçekçi değil.
Ve geceleri ekranı bırakamıyoruz…
Gece oluyor.
“Biraz telefona bakayım.”
Sonra bir video.
Bir mesaj.
Bir haber.
Bir paylaşım.
Saat ilerliyor.
Uyumamız gerektiğini biliyoruz ama telefonu bırakamıyoruz.
Çünkü zihnimiz gün içinde sürekli uyarılmaya alışmış.
Oysa uykuya geçiş, beynin de yavaşlamasını gerektiriyor.
Bu nedenle yatmadan önce ekranla aramıza küçük bir mesafe koymak, uyku düzenini destekleyen basit ama değerli alışkanlıklardan biri olabilir.
Gece yatağa yalnızca bedenimizi götürmüyoruz; bütün günün zihinsel yükünü de beraberimizde götürüyoruz.
Aynı anda birçok iş yapmak: Verimlilik mi, dikkat dağınıklığı mı?
Modern insanın gururla söylediği cümlelerden biri:
“Ben aynı anda birkaç işi yapabiliyorum.”
Gerçekten yapıyor muyuz?
Çoğu zaman aynı anda birkaç işi yürütmekten çok, işler arasında hızlı geçiş yapıyoruz.
Bir yandan e-posta…
Bir yandan mesaj…
Bir yandan toplantı…
Bir yandan telefon…
Bir yandan başka bir düşünce…
Beyin sürekli görev değiştiriyor.
Bu da zihinsel bir maliyet oluşturabiliyor.
Özellikle dikkat ve derin düşünme gerektiren işlerde tek bir işe odaklanmak çoğu zaman daha verimli.
Bir masanın üzerine aynı anda on kitap açabilirsiniz; ama gözünüz aynı anda yalnızca bir cümleyi gerçekten okuyabilir.
Zihinsel kapasitemizi sonsuz sanmayalım.
Peki ne yapacağız?
Şimdi bütün bunları okuyan birinin aklına doğal olarak şu soru geliyor:
“Tamam hocam, bunları biliyoruz. Peki ne yapacağız?”
Cevap aslında sandığımız kadar karmaşık değil.
Hayatımızı bir gecede değiştirmemize gerek yok.
Telefonu çöpe atmayacağız.
Sosyal medyayı tamamen bırakmayacağız.
Televizyonu evden kovmayacağız.
Bir anda sabah 5’te kalkıp iki saat kitap okumaya da başlamayacağız.
Çünkü sürdürülemeyen mükemmellik, çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanır.
Bunun yerine küçük düzenlemeler yapacağız.
Telefonu her boşlukta elimize almayacağız.
Gün içinde bir süre bildirimlerden uzak kalacağız.
Kısa videoların arasında kaybolmak yerine bilinçli süre belirleyeceğiz.
Uykudan kısmayı başarı değil, kayıp olarak göreceğiz.
Her gün biraz hareket edeceğiz.
Düzenli olarak kitap okuyacağız.
Yemek yerken mümkün olduğunca ekranı hayatımızdan çıkaracağız.
Aynı anda her şeyi yapmaya çalışmak yerine öncelik belirleyeceğiz.
Ve belki de en önemlisi:
Zihnimize boşluk bırakacağız.
Çünkü boşluk, boşuna değildir.
Bazen hiçbir şey yapmadığımız birkaç dakika, zihnin kendini toparladığı anlardır.
Son söz: Beynimizin de bir “rahatsız etmeyin” modu var
Teknolojide “Rahatsız Etmeyin” diye bir özellik var.
Bence insanın kendisinde de olmalı.
Günde hiç değilse kısa bir süre…
Telefon sessizde.
Bildirimler kapalı.
Ekran yok.
Gürültü yok.
Acele yok.
Sadece siz ve düşünceleriniz.
Çünkü insan sürekli dışarıdan bilgi alarak yaşamaya devam ederse, bir süre sonra kendi iç sesini duymakta zorlanabilir.
Beynimiz bize düşman değil.
O da bizimle birlikte yaşamaya çalışan bir organ.
Ona ne verirsek, onunla çalışıyor.
Sürekli hız verirsek hıza alışıyor.
Sürekli uyarırsak uyarılmaya alışıyor.
Sürekli bölünürsek bölünmeye alışıyor.
Ama aynı şekilde…
Dikkat verirsek dikkati,
sessizlik verirsek sakinliği,
uyku verirsek toparlanmayı,
hareket verirsek canlılığı,
okuma verirsek derinliği öğreniyor.
Bu yüzden mesele yalnızca “beynimizi yoran alışkanlıklar” değil.
Asıl mesele şu:
“Her gün zihnimize nasıl bir hayat yaşatıyoruz?”
Belki de değişmesi gereken ilk şey telefonumuz değil, telefonla aramızdaki ilişki.
Belki daha az bilgiye değil, daha fazla seçiciliğe ihtiyacımız var.
Belki daha fazla zamana değil, zamanımızı bölen şeylerin azalmasına ihtiyacımız var.
Ve belki de modern insanın en büyük lüksü artık büyük bir ev, pahalı bir araba ya da uzun bir tatil değil.
Bir süre hiçbir şey tarafından bölünmeden düşünebilmek.
Çünkü zihnin de dinlenmeye ihtiyacı var.
Ve bunu fark ettiğimiz gün, hayatımızın hızını değilse bile hayatımız üzerindeki kontrolümüzü yeniden kazanmaya başlarız.
— Ahmet Gezen