ADALET
Kurtuluş'taki evinden çıktı. Hiç acelesi yoktu, yavaş yavaş yürüyordu. Aklına bir şey geldi, telaşla çantasını karıştırdı. Ne çok şey vardı çantada; ruj, krem, mendil, cüzdan, kalem, su, şeker, şemsiye, oyuncak bile vardı. Hepsi birer birer eline geldi, aradığı şey yoktu. İyice telaş yaptı. Bulamazsa yürümenin anlamı neydi ki! Çantanın önünde bir cep olduğu aklına geldi. Hemen oraya da baktı ve sonra derin bir 'ohhh' çekti. Defteri buradaydı. Yola devam etti.
"Ben de Müjgan ablam nerede kaldı diye merak etmiştim."
"Bugün biraz geç çıktım ondandır. Kayda değer bir şey var mı?"
"Her şey aynı ablam. Ama Güvenpark hareketlidir. Ekmeğini ayırdım, başka bir şey ister misin?"
"Bir de ağabinin sevdiği bisküviden koy poşete, dönüşte alırım."
Gülümsedi yoluna devam etti. Güvenpark’a geldiğinde dinlenmek için bir banka oturdu.
Orta boy bir resim defterinin yaprağına, kargacık burgacık bir şekilde 'Çocuklarım için adalet istiyorum' diye yazan kâğıdı tutan kadın yere bağdaş kurmuş oturuyordu. Ses yoktu. Yanında kimse de yoktu. Sıcakta öylece oturuyordu. Güneşin tüm ışınlarını üzerine daha da çeksin diye mi bilinmez baştan aşağı siyah giyinmiş, başında da yine simsiyah bir eşarp, eşarbın sağından solundan sarkan saçlar omuzlarına dökülüyordu. Bir tek saçları o karanlığı delip bembeyaz çıkıyordu. Başındaki eşarp bazen şal, bazen alnından yüzüne doğru boncuk boncuk akan ter damlalarını sildiği bir mendildi. Bakışları ifadesiz ve donuk, göz kapakları şiş ve kızarık. Bedeni taş kesilmiş gibi hareketsiz duruyor arada bir yorulan bacaklarını değiştirmek için bir sağ bir sol kalçası üzerine devriliyordu. Ellili yaşlarında ya var ya yoktu. Hava çok sıcaktı ama kadının taş olmuş yüreğinin soğukluğu etrafı serinletiyordu sanki. Tek bir amacı vardı, bu dünyadaki alacağı son nefese kadar adalete kavuşmak.
Yine bir defter yaprağına ‘Kendim için adalet istiyorum.’ yazan pankartla, genç, güzel bir kız geliyor. Kadının yanına ilişiyor.
"Ben de yanınıza oturabilir miyim? Rahatsız etmem sizi hem böyle belki sesimizi daha çok duyurabiliriz."
Saçlarını ince ince örerek kırk belik yapmış. Her beliğine bir acısını gizlemiş, dokunuversen acılar keskin birer ok olup dokunanın ciğerine saplanacakmış gibi duruyordu. Kalem gibi kaşlarını çatarak öylece kadından cevap bekledi. Kadın ise onu iyice ürkütmekten mi korkmuştu, yoksa kızdırıp oklardan nasibini almaktan mı bilinmez ama usulca yana kaydı.
Bir süre sessizce baktılar birbirlerine, sessizliği ilk bozan kadın oldu; "Kendin için adalet mi? Ne oldu ki!" dedi, küçümseyen bakışlar ile. Kendi acısının üzerine acı tanımıyordu öyle ki acı tüm duygularını yutmuş onu başka acılara karşı da küçümser yapmıştı. Merak etmesinde bile bir soğukluk, bir aşağılama vardı.
Genç kız; "Şey kızmaz iseniz, önce siz çocuklarınıza ne olduğunu anlatır mısınız?"
Kadın bu soruyu bekliyormuş gibiydi sanki. 'Ben anlatınca pankartını toplar gider bu kız kesin' diye düşündü. Başladı anlatmaya;
"Kızmam. Neden kızayım ki! Dalyan gibi iki oğlum vardı benim. Herkese nasip olmaz, diye böbürlenirdim. Bir de bizim oralarda erkek çocuk kıymetlidir. Doğuran ana da el üstünde tutulur, biz de şımarırız tabi. Ben de pek şımarıvermiştim. Komşularımın, eltilerimin hep kız bebeleri vardı. Ben oğlan doğurdum diye kasım kasım kasılırdım. Onlara azcık tepeden bakardım. Aralarında bir yaş vardı oğullarımın. Okudular, ikisi de öğretmen oldu. Atama bekliyorlardı. Ama delikanlılar işte baba parası yemek gururlarına dokundu çalışmak istediler. Ben izin vermedim ama dinlemediler beni. Moto kuryelik yapıyorlardı. İşleri bitmiş eve dönüyorlarmış, küçük olan biraz rahatsızlanmış, motorunu işyerine bırakmış, ikisi de bir motora binmiş. Ama bir grup kendini bilmez genç, otoyolda başlamışlar arabalarla yarışa. Son hızla arabaları sollaya, sağlaya giderken bizimkilere o hızla çarpmışlar. Çarptıkları gibi de durmadan kaçmışlar. Rabbim sen misin kız çocuğu olanları kendinden aşağı gören; “ikisini de alayım elinden gör bak erkek doğurmak neymiş” dedi herhalde. İkisini de yanına aldı. Tamam, aldı da öldürenler de bulunup cezalarını çekmesinler mi?"
"Çeksinler tabii"
"Çekmediler işte. Her yer kamera dolu, isteseler bulurlar. ‘Bulduk ama yurt dışına kaçmış,’ dediler. Bende onlar gelip cezalarını çekene kadar her gün pankart elimde buraya gelmeye karar verdim. Beni görene sesimi duyana kadar da gitmeyeceğim, gerekirse burada öleceğim. Eee sen anlat bakalım senin derdin ne olabilir ki?"
"Çok üzüldüm, Allah rahmet eylesin. Size de sabır versin. Ben yıllardır üvey babam tarafından tacize uğradım ama bunu ne anneme ne de adalete anlatamadım. İlk seferinde on yaşındaydım. Hemen anneme anlattım ama bana inanmadı. Sonradan inandı inanmasına 'ama olan olmuş kızım sokakta kalırız, rezil oluruz, kimse inanmaz bize. Sus! Konuşma!' dedi. Sustum, sustum… Altı sene susabildim. Şikayetçi oldum sonra. 'Rızası vardı, kendi istedi' dediler. Annem, benim annem bile 'kocamı baştan çıkarttı' dedi. Onlara hiçbir şey olmadı. Ben yalancı oldum. Sokakta kaldım. Sonrası…” sustu.
Telaşla bir kadın yanlarına yanaştı;
"Vallahi sizi kimse görmez boşa uğraşıyorsunuz. Hatta sizi alır götürürler, bir de hapis yatarsınız, demedi demeyin. Bence evinize gidin, başınıza bir iş gelmeden. Gitmiyorsanız da alın şu defterleri başınıza tutun bari, güneş çarpacak." Felaket tellalı gibi cevap beklemeden konuşuyor onları ikna etmeye çalışıyordu.
"Neden alsınlar ki bizi? Sessizce oturup bizi görmelerini istiyoruz."
"Böyle olmaz mahkemeye gidin. Bak gelirler sizi toplum huzurunu bozmaktan alırlar, demedi demeyin."
"Bir şey olmaz dedik ya sana!" dedi buz gibi ses tonuyla kadın. Genç kız da sinirle beliklerini kamçı gibi salladı. Kadın ısrarla;
"Size diyorum götürürler sizi heey!" diyor ama onlar inanmamakta direniyordu.
Bir süre sonra iki polisin onlara doğru geldiğini gördüler.
"Dedim ben. Demedi demeyin, dedim, geldiler işte!"
Polisler üçünü de yaka paça aldılar. O sırada tam kadınların yakınındaki bankta elinde bir defter ile durmadan bir şeyler yazan kadına da yanaştı polisler;
"Siz ne yazıp çiziyorsunuz burada. Eline defteri alan gelmiş maşallah," diyerek defteri aldılar.
Çocukları ölen ve katilleri bulunamayan kadın 'Taşa döndürülmüş Neobe', tecavüze uğrayan kırk belikli saçlı genç kız 'Yılan Saçlı Medusa', sizi alıp götürecekler diye felaket tellallığı yapan ama kimsenin inanmadığı kadın 'Kassandra' bu bağlamda öykünü oluşturabilirsin" yazıyordu defterde. Kafası karışan polis, "sende geliyorsun karakola belli, belli elebaşıları sensin. Bir de isim takmış kadınlara acayip acayip!"
"Yanlış anladınız memur bey onlar mitolojik kahramanlar gerçek hayatla hiç ilgileri yok!"