Lipogram: Yokluğun Dili
.
Lipogram, bir harfi bilinçli olarak metnin dışına çıkarma sanatıdır. Kökeni Antik Yunan’a, MÖ 6. yüzyılda yaşayan Lasus’a kadar uzanır. Yüzyıllar sonra Georges Perec, bu eski tekniği yalnızca bir edebî oyun olmaktan çıkarıp yokluğun diline dönüştürdü.
1969’da yayımlanan La Disparition (Kayboluş) adlı romanında Fransızcanın en sık kullanılan harfi olan “e”yi bir kez bile kullanmadı. Perec’in hayatında da büyük bir yokluk vardı: Babasını savaşta, annesini Auschwitz’de kaybetmiş; çocukluğu savaş ve suskunluk tarafından parçalanmıştı.
Perec’in “e”yi neden seçtiğine dair kesin bir açıklama bulunmasa da, edebiyat araştırmacıları bu yokluğu onun kayıplarıyla ilişkilendirir. Söylenmeyen, yazılmayan, görünmeyen şey; metnin içinde daha da güçlü bir biçimde hissedilir.
Perec’in yazdıkları bize şunu hatırlatır:
Bazen bir şeyi anlatmanın en güçlü yolu, onu hiç söylememektir.
Bu öykü de aynı düşünceden yola çıkarak, bir harfi eksilterek anlatmayı; yokluğun içinden başka bir dil kurmayı deniyor.
.
BOŞUNA BUNCA ÇABA
O sabah, 06.00’da uyandı. Uzun zamandır bu durumu yaşıyordu. Uyuyamıyordu; fakat niçin uyuyamadığını biliyordu. Yaşamında bir türlü yoluna koyamadığı durumlar vardı. Yorganı attı. Yataktan kalktı. Mutfağa gitti. Havanın çok sıcak olmasına aldırmadı, içinin yanmasına da.
Çay koydu ocağa. O sırada musluğu açtı. Kana kana su içti. Ağzını koluyla sildi. Camdan dışarıya baktı. Masmaviydi ortalık, gök ışıl ışıldı. Işıldayan gök, ruhunu daha da daralttı. Farkında olmadan bir “of!” çıktı ağzından. Mazi canlandı karşısında. Bir zamanlar, olmasını arzuladığı o kadar çok hayali vardı ki! Şimdiki durumunu rüyasında yaşasa inanmazdı.
“Bir ömür!.. Bir ömrü harcadım bir hiç uğruna! Yanıma kalansa, yakınmalarım oldu. Dışarıda gürül gürül akan bir dünya da kapana sıkışmış bir sıçan gibiyim şu sıra. Hangi ara, kimin avuçlarına saydım yaşamı mı? Oysa bir zamanlar dünyaya posta koymuşluğum vardı. Bozuk çark durmalı! Durdurulmalı bu rant! Bu haksızlıklar yok olmalı! Bütün saltanatlar yıkılmalı!..”
Bu naraları attığı topluluklar, aklında sırayla canlandı. Tozlanmış camdan uzaklara doğru daldı gitti. O an küçük bir canlı takıldı bakışlarına. Bir anda camın ön tarafına, sırtüstü düştü. Başladı sonra ayaklarını, kollarını sağa sola sallamaya, çırpınmaya, kalkmak için çabalamaya! Odaklandı bu küçük kara canlıya. Ait olmadığı ortamdan kaçmak için çabalamasını düşündü.
“Bana çok tanıdık birisini hatırlattın ufaklık! Kim acaba mı? Kim olacak! Karşında duran şu vasıfsız adam tabii ki! Şu çabana hayran kaldım doğrusu! Bu adam da çabaladı bir zamanlar ama olmayınca olmuyormuş. Yaşamım boyunca dört nala başkalarının hakları için, mutlulukları için, insanca yaşamalarını savunduğum için, koşturup durdum. Arkama dönüp baktığımdaysa yalnızca kıçından soluyan, yorulmuş, bıkmış, usanmış, kaybolmuş, bir adam gördüm.”
Camdan dışarıya konuşuyordu.
Kara küçük canlı, ayaklarını bir daha kullanmak için sırt üstü yattığı alanda var gücünü kullanarak çırpınıyordu.
“Ya bak gördün mü? Çoğu zaman bu yaşamda çabalamak boşuna… Olmazsa olmuyor, küçük dostum! Çay koyuyorum, sana da doldurayım mı? Yalnızlığıma ortak olur musun! Olmaz mısın? Ulan sana da mı yaranamadık yahu?!”
Çaydanlığa uzandı, kulpu ısınan çaydanlık avucunu yaktı. Kolunu sallayarak durumu kurtarmaya çalıştı.
“Hay aksi! Şu şansa bak! Bu yaşına kadar çayını anandan başka dolduran da olmadı lan!”
Çayını bardağa doldurdu. Oturdu mutfak masasına, çayından bir yudum aldı. Sonra daldı gitti uzaklara.
“Zavallı anacığım, yoksul soframızı nasıl da varsıllaştırmaya çalışırdı. Gün ışımadan kalkar. Loru soğanla yağlar. Közlediği patlıcana yoğurt katar, soframıza koyardı.
‘Gün doğmadan kalkmak, insanın işini kolaylaştır oğlum! insana güç katar.”
Oysa bilirdim gün ışımadan kalkmasının doğru yanıtını. Az sonra koşturup, köyün ortasında duran römorka atlayıp yol alacağını. Üç kuruş nafakamız için, gün boyu sıcağın altında çalışacağını.
Anamız, hiçbir zaman karnımızı doyurmadan ocağımızdan çıkmadı. Hızlı hızlı koştururdu sağa sola sabahları. Yatakları toplar, camları açar, kap kacakla uğraşır, soframızı kurardı. Havadan doldururdu çayı, çabuk soğuyup ağzımızın yanmaması için! Köpürürdü çay!
‘Paşa çayı oldu oğlumun çayı! Hay maşallah oğluma!’
Konuştuğu anda da kulağımı mı, yanağımı mı, yoksa boynumu mu öptüğünü anlamazdim. Kolunun altına alır, kondururdu bir solukta öpücüğünü.”
O an, parmakları boynuna dokundu farkında olmadan. Anası öpmüş gibi duyumsadı.
“Bir akşamüstüydü olayı duyduklarında. Römorka sayı olarak fazladan yirmi kişi bindirmiş mal sahibi o gün! Doldurmuşlar ırgatları, saman doldurur gibi, arkaya! Traktör, taşlı tarlalarda sallana sallana yol almış. Anam, bir uçta tutacak bir kol bulmuş çabasıyla; ama köyün bir kaç şımarık kızı sığdırmamışlar anamı, kıkırdayarak durmadan sıkıştırmışlar. Anamın tutunduğu kol kaymış avuçlarından. Tutmaya çalıştığı anda da arka üstü düşüp bir kayaya çarpmış başını. Ağzından, burnundan kan boşalmış o anda. Son soluğunu, babaocağımıza doğru bakarak sunmuş Azrail Ağa’ya! Ağaların canını almaya kıyamayan, Gariban anamın canını alan, Azrail Ağa’ya!
Kapıda bir taşa oturmuş, anamın yoluna bakıyordum. Bir fısıltı yayıldı çocuklar arasında!
‘Duydunuz mu lan! Duydunuz mu? Gülsüm kadın düşmüş!’
Ayağa fırladım, koştup Mustafa’nın yakasına yapıştım.
‘Hangi Gülsüm lan! Hangi Gülsüm!’
Susarak suratıma bakmıştı komşumuzun oğlu Mustafa! Anlamıştım.
Olayı duyduğum an iki köy ırağa çıplak ayak nasıl koştuğumun hayalini dahi kuramazsınız!
‘Ana! Ana! Bırakma oğlunu ana!’
Bağırtıma, bağların arasında üzüm aşırtan sığırcık kuşları korkup havalanmıştı. Nasıl koştum, nasıl gittim onca yolu, anımsamıyorum. Anamı sırt üstü yatırmışlardı kıraç toprağa, bana bakıyordu anam, konuşmadan! Abandım anama, kokladım, bağırdım, çağırdım.
‘Kalk ana, kalk! Kalk, burası toz toprak! Kalk ocağımıza haydi ana, kalk!’
Kalkmadı, kalkamadı anam! Duymadı oğlunu! Kaç kişi kollarımdan tutup ayırmaya çalıştılar, anımsamıyorum. Zorla söküp aldılar kollarımdan anamı. O gün bu gündür çayımı dolduran da sabah uyandıran da olmadı yaşamımda! Bırak çayı! Su dolduran olmadı tasıma…
Dünyada pahası olmayan, yalnızca başkasının çocuğudur; unutma bunu! Sana bakınca yansımamı gördüm şimdi! Tıpkı bu çabayla sırtüstü dönüp durdum yaşamın kıyısında! Açılamadım okyanuslara, gücüm yoktu. Sığ çaylarda yunus oldum; orada da darlanıp boğuldum. Anama koşup gittiğim zamandan bu yana hiç durmadan koşuyorum hâlâ. Ama yoruldum, artık gücüm kalmadı. Çalıştım, çabaladım, azarlandım, horlandım…
Dahası, anasız okudum lan! Okudum! Anamı toprağa koydular, oğlunu da yatılı okula!
Okumayı başardım! Bu az çaba mı? Ama insanlara yaranamadım. Anamın hakkını almak için ağalara baş kaldırdım. Az daha başımdan olacaktım. Zor kurtardım kıçımı! Kurtardım da sayılmaz aslında, bana uykusuz sabahlar bıraktılar. O Karanlık zindanlarda yalnız başına bağıra bağıra kalmanın armağanı olarak!…
Küçük kara canlı, tüm gücünü kullanarak bir atılım yaptı. Ayaklarıyla basmayı başardı. Döndüğü gibi koşmaya başladı. Bir kahkaha attı adam.
“Ulan soytarı, amma inatçıymışsın ha! Bu adam gibi boşuna harcamadın çabanı! Başardın! Hadi uğurlar ola! Koş, ananı bulmaya!