Yapay zekâ teknolojilerinin hızlı gelişimi ve içinde eğitimin de bulunduğu tüm sektörlerdeki yayılımı sadece bir teknolojik ilerleme olmanın ötesinde insanların yaşam alışkanlıklarıyla beraber iş yapma biçimlerini de yapısal olarak dönüştürmeye başlamıştır. Kimileri yapay zeka kullanmanın konforunu överken, kimileri ise eğitimini aldıkları mesleklerin tehdit altında olduğunu düşünmekte, artık yapay zekanın tüm mesleklerin yerini zaman içinde alacağına inanmaktadır. Öğretmenlik mesleği de tehdit altında olduğu düşünülen mesleklerden biri olarak değerlendirilmektedir.
.
Öğrenmek ve bunun için eğitim almak yüz yıllardır gelişmekle ilişkilendirilmiş ve hemen hemen tüm eğitim felsefeleri gelişimi insanların zihinsel (bilişsel), kalbi (sosyal duygusal) ve bedensel (psiko-motor) alanlarda bütünsel ilerlemesi olarak kabul etmişlerdir. Eğitim, okul ve öğretmenlik mesleğinin ontolojik gerekçeleri bu temel amaç üzerine inşa edilmiş ve zamanın ruhunda bu fikir üzerine farklı eğitim paradigmaları ve sitemleri yükselmiştir. Eğer eğitim, okul ve öğretmenliğe ilişkin ontolojik gerekçe, başlangıç insanların bilişsel, sosyal-duygusal ve psiko-motor alanlarında gelişmenin sağlanması ise yapay zekanın imkan ve kabiliyetleri çocukların eğitiminde bu üç alandan ne tür bir ilerleme vaat etmektedir sorusu belki konuya ilişkin en temel sorulardan biri olarak değerlendirilebilir.
.
20. yüzyılın eğitim ve okul paradigması üzerine inşa edilen öğrenmede öğretmen ve sistem temel olarak bu üç gelişimsel alanı hedeflese de Türkiye gibi ülkelerde çocukların bilişsel alandaki zihinsel gelişimleri daha çok önemsenmiş talim kısmı okullara terbiye kısmı daha çok aile ve yakın sosyal çevreye bırakılmıştır. 21. yüzyılda ise zamanın ruhundaki değişim, eğitim sistemleri için sadece pedagojik bir değişimi zorunluluğunun ötesinde değişen bir toplum, kültür ve ahlak anlayışı arasına sıkışan okul ve eğitim için bir kriz alanı olarak ortaya çıkmıştır. Dünya Bankası’nın dünyadaki eğitim sistemlerini incelediği ‘Krizdeki Öğrenme’ raporunda bu durum ülkeleri tehdit eden bir öğrenme krizi olarak tanımlanmaktadır. Kriz temel pedagojik ve ahlaki (değer) olarak iki alan üzerinde yükselmektedir ancak ortak olan öğrenen ve öğrenemeyenlerdeki ahlak (değer) sorunudur.
.
Eğitimde ve eğitim sistemlerinin yönetiminde çok geniş bir spektrumda yürüyen tartışmalara bakıldığında çocukların bireysel ilgi, ihtiyaç beklenti ve hazırbulunuşluk düzeylerine uygun bireyselleştirilmiş öğrenme imkan ve fırsatları sunan yapay zeka temelli öğretim ortamları devrimsel bir gelişmeyi temsil etmektedir. Ancak sadece çocukların bilişsel alanı ile sınırlıdır. Öte yandan algoritmaya teslim edilen çocukların yapay zeka etkileşiminde sosyal-duygusal gelişimlerinin ne olacağı tamamen muammadır. Çocukların sorunlarına ve hayatı anlamaya ilişkin yapay zeka sohbetlerinin trajik sonuçları da geçtiğimiz 2 yılda dünyanın farklı ülkelerinde yaşanan deneyimler olarak kayda geçmiştir. Evet yapay zeka bilgiye erişim ve pedagojinin bilişsel öğrenme süreçlerine getirdiği yeniliklerle eğitim, okul, öğretmen ve öğrenmenin tasarımına yönelik devrimsel değişiklikler getirmiş, ancak yapay zeka, öğrenci-öğrenci, öğrenci-öğretmen, çocuk-ebeveyn ilişkisindeki ‘sosyal’ olanı yakalayamamış, daha da önemlisi münferit te olsa kötü sonuçlar ortaya çıkmıştır. Temel sorun çocuk-yetişkin etkileşiminde öğrenilen ve ‘sosyal’ olarak tanımlanan ‘değer’ dir. Değer sosyal, bireysel ve kültürel olarak üretilir ve sosyal ilişkilerle kazanılır. Yapay zeka en azında içinde bulunduğumuz zaman diliminde evrensel algoritmaya dayanan düzeniyle bir çözüm üretememiştir. Kaldı ki kültür ve insan ilişkileri dinamik bir değişim içinde yaşayarak sürekli değişir.
.
Yapay zekaya olan talebin eğitim, okul ve öğretmeni ortadan kaldırabileceğine olan inanç, acaba öğretmeni, okulu ya da öğrenmeyi sadece bilgiye erişmek, çoktan seçmeli testlere az zamanda daha iyi hazırlanabilmek olarak gördüğümüzden kaynaklanabilir mi? Zaten sorunumuz akademik olarak başarılı olsa da; mutsuz, sosyal açıdan yetersiz, tatminsiz ve ailesi ve içinde yaşadığı toplum için biz duygusundan yoksun çocuklarımız değil mi?
.
Diğer taraftan yapay zekanın bilişsel alanda öğrenmeye ilişkin görkemli duruşuna daha dikkatli bakmak gerekir mi? Örneğin eğitim sosyolojisi alanında önemli isimlerden biri olan Paul Freire ‘Bankacı Eğitim’ modeli ile öğrenci eğitim ilişkisini eleştirel olarak tanımlarken, çocukların okullarda hazır bilgi paketlerini aynı bankaya yatırılan mevduat gibi alıp, muhafaza edip ihtiyaç duyduklarında kullanan bireyler olarak tarifler. Bu modele göre öğretmen bilir, öğrenci ise pasif biçimde depolayan bir alıcıdır. Yapay zekâ teknolojileri bireyselleştirilmiş öğrenme fırsatları sunarken aynı zamanda öğrencileri hazır cevapların tüketicisi hâline getirme riski de taşımaktadır. Freire yaşadığı dönemde konvansiyonel eğitim sitemine yönelik bu eleştirel bakışı bugün yapay zeka teknolojilerinin eğitime hızla girdiği bu dönemde benzer bir anlam üretmektedir. Eğer eğitim yalnızca yapay zeka teknoloji algoritmaların sunduğu cevapları kabul etme sürecine dönüşürse, Freire'nin eleştirdiği Bankacı Model çok daha gelişmiş bir teknolojiyle yeniden üretilmiş olacaktır.
.
Bugün öğrenciler bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı ulaşabilmektedir. Ancak bilgiye erişim ‘bilge’ olmak anlamına gelmemektedir. Çünkü eğitim yalnızca “ne olduğunu”, “nasıl olduğunu bilmek” ya da "neyin doğru olduğunu bilmek" değil, "neyin değerli olduğuna karar verebilmek" sürecidir. Algoritmalar bilgi üretebilir, fakat değer üretemez, algoritmalar karar vermek için seçenekler sunabilir, fakat ahlaki sorumluluk üstlenemez.
.
Yapay zekâ milyonlarca veriyi analiz edebilir. Riskleri tahmin edebilir. Davranış örüntülerini belirleyebilir. Başarı olasılıklarını hesaplayabilir. Fakat eğitimle ilgili en temel sorunlara cevap veremez. Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Nasıl bir toplum olarak gelişmek istiyoruz? Adalet nedir? Özgürlük nedir ve sınırları nelerdir? Bu sorular istatistiksel değil, felsefidir.
.
Okul ve eğitimin amacı bilgiyi kazanmakla sınırlı değildir. Öğretmenlik mesleğinin temel işlevi de bu değildir. Okul ve eğitimin en temel amacı sahip olunan bilginin zamanın ruhunda bir katma değer üretebilecek beceri setlerine dönüşmesi ve belki de daha da önemlisi sosyal, kültürel ve milli anlamda ‘ben’ ve ‘bizin’ inşasında her çocuk için en temel fırsatları sunabilmesidir. Belki de tamda bu nedenle okulları yeniden düşünmeli ve toplumsal mutabakatla yeniden tasarlamalıyız.