NAOMİ

Edebiyat - Serpil ARI YILMAZ

NAOMİ

j.TANİZAKİ

.

Naomi ilk bakışta bir adamın bir kadına duyduğu hayranlık ve onu “modernleştirme” arzusu gibi okunabilecek bir hikâye gibi görünür. Fakat metin ilerledikçe bunun basit bir aşk anlatısı olmadığı; psikoloji, güç ilişkisi ve kültürel dönüşümün iç içe geçtiği bir çözülme alanına dönüştüğü fark edilir.

.

Jöji’nin Naomi’yi anlatırken kullandığı dil baştan itibaren dikkat çekicidir. “Vahşi”, “vahşi bir kedi”, “vahşi bakışlar” gibi tekrar eden ifadeler, Naomi’yi insan olmaktan çok içgüdüsel bir varlığa yaklaştırır. Burada ister istemez şu soru ortaya çıkar: Jöji gerçekten Naomi’yi mi görmektedir, yoksa kendi bastırdığı yönlerini onun üzerine mi yansıtmaktadır?

.

İlişkinin başlangıcında Jöji’nin tavrı açık bir şekilde “eğitme” ve “biçimlendirme” isteği taşır. Naomi’yi modernleştirmek, ona yeni bir kimlik kazandırmak ister. Ancak zamanla bu kontrol isteği değişir; maddi destek verdikçe, yönlendirdikçe ve yaşamını düzenledikçe Naomi artık bir birey olmaktan çıkar, Jöji’nin usunda kendi emeğiyle yarattığı bir “şeye” dönüşür. Bu noktada sevgi ile sahip olma arasındaki çizgi giderek silikleşir.

.

Burada kaçınılmaz soru belirir:

Sevgi dediğimiz şey ne zaman mülkiyete dönüşür?

.

Ben bu süreçte Jojiyi yalnızca “takıntılı bir âşık” olarak görmenin yetersiz olduğunu düşündüm. Bu daha çok bir saplantı durumuydu. Psikanalitik bir yerden bakıldığında, tamamlanmamış bir anne bağı ve eksik bir baba figürü duyumu, Jöji’nin sürekli “yön verme”, “kurma” ve “kontrol etme” ihtiyacını besler. Naomi bu boşlukların üzerine yerleşen bir figüre dönüşür. Hatta bazı sahnelerde ilişki, romantik bir bağdan çok baba–çocuk dinamiğine yaklaşır: Naomi’nin çocukça tavırları, Jöji’nin onu yönlendiren, koruyan ve sahiplenen konumu bu kırılmayı güçlendirir.

.

Fakat romanı yalnızca Jöji üzerinden okumak eksik kalır. Naomi de en az onun kadar kaygan, değişken ve çok katmanlı bir karakterdir. Ara sıra çocukça bir bağımlılık içinde, ara sıra ise son derece bilinçli ve yönlendirici bir tavırla ortaya çıkar. Bu yüzden ben kendime sürekli şu soruyu sordum:

Naomi böyle bir durumu neden kabul etti? O, bir eş mi arıyordu, yoksa bir baba figürü mü?

.

Metin bu soruya net bir yanıt vermez; çünkü Tanizaki’nin yaptığı şey yanıt üretmek değil, olasılıkları üst üste bindirmektir.

.

Naomi’nin konfor alanı sorunuda bu döngünün önemli bir parçasıdır. Sürekli kaçış, uzaklaşma ve yeniden geri dönüş durumu , bir özgürleşme çizgisinden çok bir bağımlılık döngüsünü andırır. Kaçtıkça başka bir bağa tutunması ve sonunda yeniden aynı ilişki düzenine dönmesi, “özgürlük” ile “bağlılık” arasındaki sınırın ne denli kırılgan olduğunu gösterir. Burada kritik soru şudur: Naomi gerçekten kaçamıyor mu, yoksa geri dönerek sistemi yeniden mi kuruyor?

.

Naomi’nin başka erkeklerle ilişkileri de tek bir açıklamaya indirgenemez. Bunu ihanet olarak okumak mümkün olduğu gibi, güç dengesini yeniden kurma çabası ya da kendi varoluş alanını genişletme girişimi olarak okumak da mümkündür. Bu nedenle sorun sadakatten çok kontrolün kimde olduğuna dair bir mücadeleye dönüşür.

.

Jöji’nin en kritik noktası ise “Onu ben yarattım” duygusuna giderek daha fazla kapılmasıdır. Ona yatırım yaptıkça, onu şekillendirdikçe ve yönlendirdikçe Naomi’yi bir insan olarak değil, kendi emeğinin ürünü gibi görmeye başlar. Bu durum sevgi ile mülkiyet arasındaki çizgiyi tamamen bulanıklaştırır. İlişki eşit bir bağ olmaktan çıkar ve güç dengesine dayalı bir yapıya dönüşür.

.

Tüm bu bireysel psikoloji katmanı aynı zamanda daha geniş bir kültürel zemine oturur. Japonya’nın modernleşme süreci, Batı’ya açılma ve geleneksel yapının çözülmesi arasında sıkışmış bir dönemdir. Bu dönüşüm yalnızca toplumu değil, bireylerin ilişkilerini ve arzularını da şekillendirir. Jöji’nin Naomi’yi “modernleştirme” çabası bu anlamda yalnızca kişisel bir arzu değil, aynı zamanda dönemin “yeni kadın” idealinin bireysel bir ilişki üzerinden yeniden üretilmesi gibidir.

.

Ancak bu ideal sürekli bozulur. Çünkü Naomi ne tamamen bu modele uyum sağlar ne de eski düzene geri döner. Bu da ilişkide sürekli bir istikrarsızlık yaratır. Benim için bu noktada roman yalnızca iki insanın hikâyesi olmaktan çıkar; bir toplumun geçiş sancısının küçük bir modeli durumuna gelir.

.

Juniçiro Tanizaki’nin kendi yaşamı ve estetik dünyası da bu gerilimi besler. Batı kültürüne duyduğu ilgi, modernlik ve gelenek arasında gidip gelen bakışı, romanın atmosferine doğrudan yansır. Bu yüzden Naomi yalnızca bir karakter değil; aynı zamanda bu kültürel ikilemin somutlaşmış bir temsili gibi de okunabilir.

.

Sonuçta ortaya çıkan tablo nettir ama cevapları net değildir:

.

Jöji seviyor ama aynı zamanda sahip olmaya çalışıyor.

Naomi kaçıyor ama aynı zamanda geri dönüyor. Baba boşluğu, kontrol ihtiyacı, modernleşme baskısı ve kimlik arayışı iç içe geçiyor

.

Ve belki de romanın en rahatsız edici tarafı tam da budur: Her şeyi açıklamaya çalıştıkça yeni sorular bırakması.

.

Bu yüzden benim için Naomi bir aşk hikâyesi değil; arzu, güç, kültür ve psikolojik boşlukların birbirine dolandığı kapalı bir insanlık deneyimi olarak kalıyor.

.

Naomi’yi okurken bu işin sonu nereye varacak diye düşürken birçok şeyin pat diye önünüze konmasıda yazarın ayrıca belli konuları okurun düş gücüne bırakması ile bağlantı olduğunu düşünüyorum. Hikayenin anlatıcısının Jöji olması da olaylara yalnızca onun gözüyle bakmamız kitabı biraz daha yanlılaştırıyor. Naomi ne düşünüyor Jöji için sormadan edemedim.

.

Keşke Naomi’de bize jöji’yi anlatsaydı.

.

Kitap okudukça açılan, düşündükçe başka konuların kapısını okura aralayan. Okuması akıcı ama okur için zaman zaman sıkıntı yaratan olaylar silsilesinde yazılmış.

.

Naomi bana göre iki ayrı kitapta yazılan iki ayrı kadının birleşmesi gibiydi.

.

Wanda von Dunajew

Kürklü Venüs- Leopold von Sacher-Masoch

Cathy Ames / Kate

Cennetin Doğusu-John Steinbeck

.

Wanda ve Kate karekterlerinin birleşiminde Naomiyi mutlaka sizlerde göreceksiniz.

Okurken değil kitap bittiğinde aklınıza bir sürü acabalar gelecek!

Keyifle okuyun.

.

Serpil Arı Yılmaz