MERKEZİ SINAVLARIN GÖLGESİNDE EĞİTİM: LGS, EŞİTSİZLİK VE KAYBEDEN ÇOCUKLAR

Eğitim Bilimleri - Özgür Bozdoğan

13 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki merkezi sınav, yalnızca sınava giren öğrencilerin değil, eğitim sisteminin de sınandığı bir gün oldu. Sınavın ardından öğrenciler, veliler ve eğitimciler tarafından yapılan değerlendirmeler özellikle Türkçe ve matematik testlerinin beklenenden çok daha zor olduğu yönündeydi. Sosyal medya platformlarında binlerce öğrenci sınav sırasında yaşadıkları zorlukları paylaşırken, eğitim uzmanları da sınavın yıl boyunca öğrencilere sunulan örnek sorularla ve Bakanlığın yayımladığı kaynaklarla tam olarak örtüşmediğine dikkat çekti.

Oysa Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ve Bakanlık yöneticileri aylar boyunca öğrencilere sınava hazırlanmak için yalnızca Milli Eğitim Bakanlığının kaynaklarının yeterli olduğunu söylemişti. Öğrenciler ve veliler de bu açıklamalara güvenerek hareket etmeye teşvik edilmişti. Ancak sınav günü ortaya çıkan tablo, Bakanlığın söylemi ile uygulama arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunduğunu gösterdi. Eğer MEB kaynakları gerçekten yeterliyse öğrencilerin önemli bir bölümünün sınav sonrasında yaşadığı şaşkınlığı ve hayal kırıklığını nasıl açıklamak gerekir? Eğer sınavın zorluk düzeyi öğrencilerin karşılaştıkları örneklerden belirgin biçimde farklıysa, o halde öğrencilerin yalnızca Bakanlık kaynaklarıyla hazırlanmasının yeterli olduğu yönündeki açıklamalar ne kadar gerçekçidir?

2026 yılı LGSS kapsamında gerçekleştirilen merkezi sınav yaşanan sorunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Sadece MEB kaynaklarını kullanarak bu merkezi sınavda başarılı olmak olanaklı değildir. Yıllar içerisinde gerçekleştirilen tüm merkezi sınavlarda da durum aynı olduğu için aileler sınava hazırlık için MEB’in kaynakları dışındaki kaynaklara yönelmekte, özel dershaneler ve dersler aracılığıyla çocuklarını sınava hazırlamaktadır. Bu durum, ailelerin ekonomik durumlarının sınav sonuçlarına etkisinin önünü açmaktadır. LGS kapsamındaki merkezi sınavın sonuçlarını eşitsizlikler belirlemektedir. Bu nedenle de merkezi sınavlar yoğun şekilde tartışılmaktadır.

Asıl mesele, merkezi sınavların eğitim sistemi içerisindeki rolü ve yarattığı sonuçlardır. Çünkü LGS artık yalnızca öğrencilerin akademik başarılarını ölçen bir sınav olmaktan çıkmış, eğitim alanındaki toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Türkiye'de merkezi sınavlar uzun yıllardır öğrencilere eşit olanaklar ve seçenekler sağlama aracı olarak sunulmaktadır. Teorik olarak bakıldığında bütün öğrenciler aynı sorulara cevap vermekte ve aynı kurallara göre değerlendirilmektedir, tüm öğrencilerin bu anamda eşit olduğu iddia edilmektedir. Ancak gerçek tam olarak böyle değildir; gerçek yaşamda öğrenciler aynı koşullara ve olanaklara sahip değildir. Diğer bir ifadeyle öğrenciler eşit değildir, bu nedenle de aynı sınava girmek, eşit şartlarda yarışmak anlamına gelmemektedir. Kaldı ki ilkesel olarak öğrencilerin yarıştırılması ve sonucunda da bazılarının kazanırken bazılarının kaybetmesi de kabul edilebilecek bir durum değildir.

Bir öğrencinin yaşadığı mahalle, ailesinin gelir düzeyi, anne ve babasının eğitim durumu, evindeki çalışma ortamı, erişebildiği kaynaklar ve aldığı destek onun sınav başarısını doğrudan etkilemektedir. Bir tarafta özel dersler, özel kurslar, birebir etütler ve çeşitli eğitim araçlarıyla desteklenen öğrenciler bulunmaktadır. Diğer tarafta ise ekonomik nedenlerle ek kaynak alamayan, kalabalık evlerde ders çalışmak zorunda kalan ve yalnızca okulun sunduğu olanaklarla yetinmeye çalışan milyonlarca öğrenci vardır. Bu durum doğrudan sınıfsal eşitsizliklerin eğitim ortamına yansıması ve eğitim çıktılarını belirlemesinden öte bir durum değildir.

Bu nedenle merkezi sınavlar çoğu zaman başarıyı veya akademik performansı değil, öğrencilerin sahip olduğu ya da olmadığı olanakları ölçmektedir. Sınav sonuçları açıklandığında ortaya çıkan tablo da bunu doğrulamaktadır. En yüksek başarı oranlarının genellikle sosyoekonomik açıdan daha avantajlı bölgelerde ortaya çıkması tesadüf değildir. Çünkü sınav sisteminin görünürde tarafsız olan yapısı, gerçekte toplumsal eşitsizlikleri olduğu gibi sınav sonuçlarına taşımaktadır.

Bu durumu MEB’in yayımladığı sınav analizleri de ayrıca doğrulamaktadır. Bazı sınav analizlerinde anne ve babanın eğitim durumuna göre öğrencilerin LGS puanlarındaki farklar incelenmiştir. Anne babası ilkokul mezunu olan öğrenciler ile anne babası yüksek lisans mezunu olan öğrencilerin LGS puanları arasındaki fark ortalama olarak 100 puanın üzerinde çıkmıştır. Bu durum eşitsizliklerin anne babadan çocuğa aktarıldığı bir toplumsal gerçekliğe işaret etmektedir.

Bu yılki LGS'de soruların zorluk derecesinin yükselmesi de bu eşitsizliği daha görünür hale getirmiştir. Sınav kolay olduğunda belirli ölçüde dengelenebilen farklılıklar, sınav zorlaştığında daha belirgin hale gelir. Çünkü zor sorulara ulaşabilmek ve bu sorulara hazırlanabilmek için öğrencilerin ek kaynaklara, özel desteğe ve daha fazla eğitim olanağına ihtiyaçları vardır.

Tam da bu nedenle LGS'nin gerçek kazananları çoğu zaman sosyoekonomik açıdan avantajlı kesimlerden gelen öğrenciler olmaktadır. Kaybedenler ise yoksul ailelerin çocuklarıdır. Eğitim sistemi, eşitsizlikleri azaltması gerekirken onları yeniden üretmektedir.

Oysa eğitimin temel amacı toplumsal eşitsizlikleri azaltmak olmalıdır. Devletin görevi, dezavantajlı öğrencileri desteklemek ve onların eğitim hakkından eşit biçimde yararlanmasını sağlamaktır. Ancak mevcut sistem tam tersine işlemektedir. Yoksul öğrenciler yeterli desteği alamamakta, ardından da bu eşitsiz koşullarda girdikleri sınavlarda başarısız oldukları gerekçesiyle elenmektedir.

Merkezi sınavların yarattığı en büyük sorunlardan biri de başarısızlığı bireyselleştirmesidir. Sınav sonucunda istediği okula yerleşemeyen öğrenciye ve ailesine dolaylı olarak daha fazla çalışması gerektiği söylenmektedir. Oysa çoğu zaman sorun öğrencinin yeterince çalışmaması değil, eşitsiz koşullarda yaşamak zorunda bırakılmasıdır.

Bir çocuğun eğitim yaşamındaki başarısını belirleyen şey yalnızca bireysel çabası değildir. Eğitim sistemi, sosyal politikalar ve ekonomik koşullar da bu süreçte belirleyici rol oynar. Ancak merkezi sınavlar bütün bu yapısal sorunları görünmez hale getirerek sonucu yalnızca öğrencinin performansına indirgemektedir.

Bu nedenle LGS gibi merkezi sınavlar yalnızca akademik bir değerlendirme aracı değildir; aynı zamanda toplumsal bir eleme mekanizmasıdır. Sınav sonucunda öğrencilerin önemli bir bölümü daha en başından elenmekte, bazıları akademik eğitime erişebilirken bazıları mesleki eğitim seçeneklerine mecbur bırakılmaktadır. Elenen öğrenciler için çoğunlukla zorunlu tek seçenek kalmaktadır: sermayeye ucuz işgücü olmak. Elemeye dayalı sistem kurgusunun arkasındaki temel belirleyen de zaten budur.

Bu durum özellikle son yıllarda mesleki eğitim politikalarıyla birlikte daha da belirgin hale gelmiştir. Merkezi sınavlarda başarılı olamayan öğrencilerin önemli bir bölümü, çoğu zaman kendi tercihleri dışında, erken yaşta işgücü piyasasına yönlendirilmektedir. Böylece eğitim sistemi öğrencileri geleceğe hazırlayan bir kurum olmaktan çıkmakta, toplumsal sınıflar arasındaki ayrımları yeniden üreten bir yapıya dönüşmektedir.

Bir diğer mesele ise eşitsizliklerin belirleyici olduğu merkezi sınavların sonucunun meşruiyetidir. Şekilsel olarak bakıldığında çocukların aynı sınava alınması, eşit süre verilmesi ve objektif değerlendirme ölçülerinin kullanılması bir tür eşitlik algısı oluşturmakta ve bu sınavların sonuçlarının da meşru görülmesi beklenmektedir. Ancak ortada gerçek anlamda bir meşruiyet yoktur. Eşit koşullara sahip olmayan öğrencilerin sanki eşitlermiş gibi aynı sınava alınması da sonuçları da meşru değildir. Eşitlik yoksa meşruiyette yoktur.

Bu noktada temel soru şudur: Eğitim sistemi çocukları yarıştırmak ve çoğunluğunu elemek için mi vardır, yoksa onları geliştirmek için mi?

Eğer amaç çocukların gelişimi ise merkezi sınavların eğitim sisteminin merkezinde yer alması doğru değildir. Bir eğitim sisteminin başarısı, kaç öğrencinin sınavda yüksek puan aldığıyla değil; bütün öğrencilerin nitelikli eğitime ne ölçüde erişebildiğiyle, eğitim aracılığıyla çocukların yaşamlarında ne boyutta anlamlı farklar yaratabildiğiyle ölçülmelidir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey sınavların biraz daha kolay ya da biraz daha zor hazırlanması değildir. Asıl ihtiyaç duyulan şey, öğrencileri sürekli yarıştıran ve eleyen bu anlayışın sorgulanması ve değiştirilmesidir. Çünkü sorun yalnızca 2026 LGS'sinin zor olması değildir. Sorun, milyonlarca çocuğun geleceğinin tek bir sınavın sonucuna bağlanmış olmasıdır.

Sosyal devlet anlayışı, eğitim hakkını piyasa koşullarına ve ailelerin ekonomik gücüne terk etmemeyi gerektirir. Bunun yolu ise dezavantajlı öğrencileri desteklemekten, okullar arasındaki nitelik farklarını azaltmaktan, bütün çocukların eşit eğitim olanaklarına ulaşmasını sağlamaktan geçmektedir. Bunun yapılması ise doğrudan politik tercihlere bağlıdır. Siyasi iktidarların tercihlerinin ekonomik öncelikler değil de öğrencilerin eğitim hakkı olması ancak eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ortadan kaldırabilir.

13 Haziran 2026 tarihinde yapılan LGS bir kez daha göstermiştir ki merkezi sınavlar eğitimdeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmamakta, aksine onları görünür ve kalıcı hale getirmektedir. Sınavın zorluğu üzerine yapılan tartışmalar elbette önemlidir. Ancak asıl tartışılması gereken konu, çocukları daha 13-14 yaşında birbirinden ayıran ve merkezi sınavlarla geleceğini belirleyen bu sistemin kendisidir.

Eğitim hakkı bir yarışın sonucunda kazanılacak bir ödül değildir. Her çocuğun doğuştan sahip olduğu temel bir haktır. Bu hakkın gerçek anlamda hayata geçirilebilmesi için merkezi sınavların yarattığı eşitsizlikleri değil, bütün çocukların kamusal eğitimden tam ve eşit biçimde yararlanabileceği bir eğitim sistemini konuşmak zorundayız. Çünkü eğitimde kaybeden her çocuk, aslında toplumun ortak geleceğinden eksilen bir değerdir.