EĞİTİMDE DERİNLEŞEN KRİZİN ADI: MERKEZİLEŞME VE PİYASALAŞMA
Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir yalnızca pedagojik tartışmaların değil, aynı zamanda siyasal ve ekonomik tercihlerin de merkezinde yer alıyor. Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığının uygulamaları incelendiğinde eğitim alanında yaşanan sorunların tesadüfi olmadığı; aksine belirli bir siyasal-toplumsal dönüşüm anlayışı doğrultusunda ortaya çıktığı görülüyor. Öğretmen yetiştirme politikalarından merkezi sınavlara, mesleki eğitim uygulamalarından yerel yönetimlerle kurulan ilişkilere kadar pek çok başlık, eğitimin kamusal niteliğinin aşındığı yeni bir döneme işaret ediyor. Eğitim giderek pedagojik ilkelerden uzaklaşırken, merkezi denetim, ideolojik yönlendirme ve ekonomik öncelikler belirleyici hale geliyor.
Bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri Milli Eğitim Akademisi uygulamasıdır. Akademi modeli daha yasa teklifinin gündeme geldiği ilk andan itibaren eğitim çevreleri tarafından eleştirilmişti. Çünkü Akademi, öğretmen yetiştirme sürecini üniversitelerden koparan, öğretmenleri yeniden değerlendirme ve eleme mekanizmasına tabi tutan yeni bir yapı olarak tasarlandı. Bugün öğretmenlerin yaşadığı sorunlar bu kaygıların önemli ölçüde haklı olduğunu gösteriyor.
Hazırlık eğitimine alınan öğretmenlerin yaşadığı ekonomik sorunlar dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda. Yaklaşık 32 bin TL düzeyindeki ücret, özellikle büyükşehirlerde yaşamını sürdürmeye çalışan öğretmenler açısından ciddi yetersizlik yaratıyor. Barınma, ulaşım ve beslenme sorunları öğretmenlerin temel gündemine dönüşmüş durumda. Üstelik Akademi merkezlerinin fiziki koşullarına ilişkin eleştiriler de öğretmenlerin nasıl bir hazırlıksızlık ve plansızlık ortamında eğitim almak zorunda bırakıldığını ortaya koyuyor.
Sorun yalnızca fiziksel ve ekonomik koşullarla sınırlı değil. Akademide verilen derslerin önemli bir bölümünün eğitim fakültelerinde yıllarca alınan içeriklerin tekrarı niteliğinde olması, öğretmenler açısından ciddi bir motivasyon kaybı yaratıyor. Bunun yanında açık uçlu sınav uygulamaları üzerinden yürütülen değerlendirme sistemi, öğretmenlerde objektiflik kaygısını büyütüyor. Böylece Akademi yalnızca bir mesleki gelişim alanı değil; öğretmenler üzerinde merkezi bir denetim ve eleme mekanizması olarak algılanmaya başlanıyor.
Üstelik Akademi sürecinde düzenlenen kültür-sanat etkinlikleri de tartışmanın başka bir boyutunu oluşturuyor. Etkinliklere davet edilen isimlerin çoğunlukla siyasal iktidara yakın kişilerden seçilmesi, Akademinin pedagojik bir kurum olmanın ötesinde ideolojik bir biçimlendirme aracı olarak kurgulandığı eleştirilerini güçlendiriyor. Bu durum öğretmen yetiştirme sürecinin bilimsel ve çoğulcu ilkelerden uzaklaştığını düşündürüyor.
Eğitim politikalarındaki dönüşüm yalnızca öğretmen yetiştirme alanıyla sınırlı değil. Öğretmenlerin yer değiştirme süreçlerinde yaşanan sorunlar da eğitimin ekonomik politikalarla nasıl doğrudan bağlantılı hale geldiğini gösteriyor. Öğretmenlerin il içi ve iller arası yer değiştirme süreçlerinde yaşadığı büyük mağduriyetin temel nedeni açık norm eksikliğinden çok, öğretmenlerin artık emekli olamamasıdır. Emekli maaşlarının yetersizliği nedeniyle öğretmenler ileri yaşlara kadar çalışmak zorunda kalmakta; bu durum sistem içerisindeki hareketliliği durdurmaktadır.
Aslında burada ortaya çıkan tablo yalnızca bir “tayin sorunu” değildir. Bu durum, eğitim emekçilerinin yaşam koşullarının nasıl ağırlaştığını gösteren yapısal bir sorundur. Öğretmenlerin ekonomik güvenceden uzaklaşması, mesleki motivasyonlarını da doğrudan etkilemektedir. Eğitim sistemi içerisinde yaşanan pek çok sorunun temelinde de bu ekonomik tercihlerin bulunduğu açıktır.
Benzer bir yaklaşım mesleki eğitim politikalarında da görülmektedir. Son yıllarda çocukların erken yaşta meslek eğitimine yönlendirilmesi, MESEM uygulamaları ve organize sanayi bölgeleriyle kurulan ilişkiler, eğitimin giderek piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillendirildiğini göstermektedir. Çocukların pedagojik gelişiminden çok işgücü piyasasının ihtiyaçlarının öncelenmesi, eğitim hakkı açısından ciddi riskler taşımaktadır.
Özellikle ekonomik olarak dezavantajlı çocukların erken yaşta meslek eğitimine yönlendirilmesi, sınıfsal eşitsizliklerin eğitim yoluyla yeniden üretilmesine neden olmaktadır. Böylece eğitim sistemi toplumsal eşitsizlikleri azaltan değil, yeniden üreten bir mekanizma haline dönüşmektedir. Çocukların ilgi ve yeteneklerinden çok ekonomik zorunluluklar doğrultusunda yönlendirilmesi, eğitimin kamusal niteliğini zedelemektedir.
Merkezi sınav sistemine ilişkin yapılan son düzenlemeler de eğitim sisteminde büyüyen güvensizliğin başka bir göstergesidir. Soru kitapçıklarının izole alanlarda hazırlanması, kapalı dönem uygulaması, kamera kayıtları ve güvenlik önlemleri ilk bakışta teknik düzenlemeler gibi görünse de kamuoyunda başka soruları gündeme getirmektedir. Eğer bugün bu kadar kapsamlı güvenlik önlemleri gerekiyorsa, geçmiş yıllarda sınav güvenliği konusunda yaşanan sorunlar neydi? Bu soru doğal olarak toplumun geniş kesimlerinde tartışılmaktadır.
Çünkü eğitim sisteminde güven yalnızca teknik önlemlerle sağlanamaz. Güvenin temel koşulu şeffaflık, liyakat ve hesap verebilirliktir. Eğitim yönetiminde sürekli değişen kurallar, tartışmalı uygulamalar ve siyasal müdahaleler sürdükçe merkezi sınavlara duyulan toplumsal güvenin yeniden inşa edilmesi kolay görünmemektedir.
Benzer biçimde yerel yönetimlerle yapılan işbirliği protokolleri de kamusal eğitim anlayışının dönüşümüne işaret etmektedir. Özellikle özel eğitim alanında belediyeler üzerinden yürütülen yeni model, devletin kamusal hizmet üretme sorumluluğunun giderek parçalandığını göstermektedir. Üstelik Türkiye’de merkezi iktidar ile muhalefet belediyeleri arasındaki siyasal gerilim düşünüldüğünde, bu tür işbirliklerinin tarafsızlık ilkesi açısından tartışılması kaçınılmaz hale gelmektedir.
Son olarak bir okulda ortaya çıkan “sakıncalı kitap listesi” tartışması da eğitim alanında çoğulculuğun nasıl baskı altına alındığını göstermektedir. Bir kitap listesinin sosyal medya üzerinden hedef gösterilmesi, okul yöneticisinin soruşturma geçirmesi düşünce özgürlüğü açısından ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Eğitim kurumlarının görevi öğrencileri tek tip düşünceye yönlendirmek değil; farklı düşüncelerle karşılaşabilecekleri özgür ortamlar yaratmaktır.
Bugün eğitim sistemi yalnızca pedagojik sorunlarla değil; siyasal müdahaleler, ekonomik tercihler ve ideolojik yönlendirmelerle şekillenen çok yönlü bir kriz yaşamaktadır. Bu kriz, bireysel hatalar ya da yönetim zafiyetleriyle açıklanabilecek bir durum değildir. Aksine mevcut politikaların doğal sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Eğitimin yeniden kamusal, bilimsel, eşitlikçi ve özgürlükçü bir anlayışla yapılandırılması artık yalnızca eğitim emekçilerinin değil, toplumun geleceği açısından da zorunlu hale gelmiştir. Çünkü eğitim sisteminin niteliği yalnızca okulların değil, toplumun nasıl bir geleceğe sahip olacağını da belirlemektedir.