Birlikte Üretip Birlikte İcra Ederken...

Siyaset Bilim - MURAT AYDIN

Birlikte Üretip Birlikte İcra Ederken...
''Bu işin sonu neye varır ben bilmirim, sen devletsin sen bilirsin; gayrı hükmü sen ver, suç kim de...''
21. yüzyılın ilk çeyreğini Türkiye için toplumsal sıkışmışlığın, kalıpların darmadağın olduğu bir dönem olarak görebiliriz. Siyasaldan iktisadî olana, sosyalden kültürele kadar geniş bir eksende olmaz denilen her şeyin neredeyse ardı sıra gerçekleştiği bu dönem de toplumun bünyesinde yer alan fakat görmezden gelinen tüm unsurlar heybeden görücüye çıkarıldı. Keza, bu manzaranın sosyal ve kültürel boyutu, toplumsal ve siyasal sermayeyi beslenmenin ötesine geçerek, üretildiği toplumsal ve siyasal bünyenin marjinalleşmesinin önünü açmıştır. Özellikle politik alandaki güçlülüğün sosyal ve kültürel alanda da olduğuna yönelik kanının, söyleme ve politikaya aktarılan değer yargılarıyla bütünleştirilmesi, istenenden ziyade beklenmeyen etkiler doğurmuştur. Dolayısıyla bir zamanlar toplumsal kimlikler üzerinde otokontrol oluşturma amacı gören politikalar günümüz de sosyal ve kültürel aidiyetlerde kırılmalara, kopuşlara ve yeni toplumsal bakış açılarına ön ayak olmuştur. Başta politik otoriterizm olmak üzere birçok alandaki köhnemişliğe dayanan olaylar silsilesinin ortaya çıkardığı barizleşme, algıların dönüşümünde birer katalizör işlevi görmüştür. Tıpkı, kadın ve çocukların sokak ortasında veya kurumlarda fiziksel ve psikolojik şiddet, taciz ve tecavüze maruz kalması, kahkahasından rahatsızlık duyulan kadının hamilelikte sokağa çıkmasının ahlaksızlık sayılması ve anasının dizinden/bacağından tahrik olanın zihnini kamuya açması gibi...
Toplumsal değer yargılarının üretilmesi ve yeniden inşa edilmesi gibi durumlar kişi merkezli olmadığı gibi sonuçlarının algılanma, yorumlanma ve sebep-sonuç ilişkisi de kişisel değildir. Başka bir ifadeyle üretilen tüm algı ve değer yargıları toplumsal olarak, yani el birliğiyle oluşturulmaktadır. Çünkü mevzu bahis şeyler sadece belirli karar alıcılar nezdinde gerçekleşmez. Muhatabı olunan veya olunmayan tüm tarafların almış oldukları kararlar neticesinde (pasif veya sessiz kalmak, yeterli tepkiyi göstermemek vb. durumlar neticesinde) vuku bulmaktadır. Buna karşın tek taraflı algının günlük yaşamda yer ediyor oluşu, sorunların veya karşılaşılan durumların sorumluluğunu da ötekine yükleme olgusuna sebebiyet verdiği gibi temel yaklaşım tarzı olarak anlam kazanmaktadır. Yani, erilliğin kadınsallığa ilişkin değer yargılarını öne sürerek kendisini tartıştırmamasının tekabül ettiği sonuçlarda olduğu gibi kabule meşruluk kazandıran "normallik" üzerinden muhafazakâr (dinsel bir anlayış ya da ritüel tarzı olarak değil) bir anlayışın varlığına veya gelişimine kaynaklık edilmesi söz konusudur. Özellikle politik mecrada bunun yansıması daha vahim olduğu gibi sorunlardaki çözümsüzlüğü tetikleyen bileşenlerden birini oluşturmaktadır. Türkiye’de siyasal iktidarlar kararlarıyla sorumluluk sahibi oldukları kadar bunun karşısında yer alanların ürettikleri (daha doğrusu ürettiklerini düşündükleri ama girdap olan bağnazlığın tekerrüründen başka hiçbir anlam ifade etmeyen şeyler) politikanın niteliği de ayrı bir köstektir. İktidarı ve muhalefetiyle körelmiş düşünsellikler, toplumdaki rol modeller, kültürel kalıplarla daha da çıkmaza sürüklenmektedir. Kendi tarzını doğrulamanın/haklılaştırmanın bir parçası olarak alışmışlık dediğimiz olgu, kendisini sorgulama yetisinden mahrum kişilerin oranını perçinleştirmiştir bu toplumda… Bu toplumsallığın ortaya çıkarmış olduğu sonuçlar, tarafı ve coğrafyası fark etmeksizin herkesin bir şekilde dâhil olduğu bir mutabakatla gerçekleşmektedir. Mutabakatın niteliğini belirleyen ise bazen şiddetin baskınlığı, bazen sessiz kalınması bazen yeterli duyarlılığın gösterilmemesi veya tepkinin kamusal alan yerine farklı mecralarda (kamusal alan yerine sosyal medyanın tercih edilmesi misali) icra edilmesi gibi bir dizi bileşen aracılığıyla şekillenmektedir. Araçsallaştırılan ve ego tatminkârlığına dönüşen yönleriyle bu işleyişi kot altı yaşam alanlarımızda daha fazla misafir eder hale gelinmesi de ayrı bir sorunsal olarak karşımızda durmaktadır. Herkesin bir anda gerçekleştiğini düşündüğü şey aslında her daim mevcut gerçeklikten başka bir şey değildir. İcra ettiğimiz onca şeye rağmen bildiğimiz fakat söyleme taşımayı makbul görmediğimiz ve görmekten itina ettiğimiz şeyler, aslında, örtülü bir kaçış, soyutlanma tarzı olarak müşterekleşmiştir. Ancak herkesin parçası olduğu, her gün her yerde gördüğü, kullandığı, kelimelerle varlık kazandırdığı şey(ler)den hiç kimsenin kendisini sahnenin dışında tutma şansı yok burada. Çünkü her türlü toplumsal ve siyasal şiddet -hangi değer yargılarıyla ele alınıyor olursa olsun ya da hangi politik yaklaşımlar ekseninde anlam kazandırıldığına bakılmaksızın- sonuçları ve etkileri bakımından tüm yurttaşla birlikte üretilmekte ve icra edilmektedir.

& quot;

& quot;