Otorite Karşısında Suskunluk: Paulo Freire’nin Sessizlik Kültürü Eleştirisi

Eğitim Bilimleri - Doç. Dr. Zeynep Kantarcı Bingöl

Paulo Freire’nin eleştirel pedagojisinde insanın özgürleşmesi, içinde yaşadığı gerçekliği tanıması, bu gerçekliğin oluşumunda etkili olan güç ilişkilerini fark etmesi ve onu dönüştürmek üzere eyleme geçmesiyle ilişkilidir. Freire’ye göre insanlar dış dünyada olup bitenlerden yalnızca etkilenen varlıklar değildir. Onun nazarında insanlar aynı zamanda dünyayı anlamlandırma ve değiştirme potansiyeline sahip öznelerdir. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi, insanların kendi yaşam koşullarını sorgulayabilmelerine ve kendilerini kuşatan baskıcı ilişkileri doğal, değişmez ya da kaçınılmaz kabul etmekten uzaklaşmalarına bağlıdır. Freire, insanların içinde bulundukları koşulları sorgulayamamaları ve bu koşullar karşısında edilgen bir tutum benimsemelerini sessizlik kültürü kavramı çerçevesinde değerlendirmektedir.

Freire’nin düşüncesinde insanın özgürleşmesini güçleştiren koşullardan biri, bireyin kendi yaşamını ve dünyasını belirleyen ilişkileri sorgulamadan kabullenmesidir. İnsanların karşılaştıkları sınırdurumlar, yalnızca bireysel güçlüklerden ibaret değildir; toplumsal ve siyasal ilişkiler içinde ortaya çıkan, insanların hareket alanlarını daraltan koşulları da içermektedir. Bu koşulların değiştirilemez olduğuna inanılması, insanın mevcut gerçekliğe boyun eğmesine ve kendi yaşamı üzerindeki etkisini yitirmesine yol açabilir. Bu bağlamda Freire, sessizlik kültürü kavramı ile insanların kendilerini kuşatan baskıcı koşullar karşısında eleştirel bir bilinç geliştirememelerini ve bu koşulların dönüştürülebilir olduğunu fark edememelerini ifade etmektedir. Böyle bir durumda sessizlik, yalnızca konuşmamak anlamına gelmez; insanın kendi deneyimini dile getirememesi, yaşadığı çelişkileri sorgulayamaması ve içinde bulunduğu düzenin işleyişine müdahale edememesi anlamına da gelmektedir.

1837 yılında Hans Christian Andersen tarafından yazılan Kral Çıplak masalı, otorite karşısında suskunlaşan bireylerin davranışlarını, toplumsal kabulün hakikatin önüne geçmesini ve sessizliğin kırılma imkânlarını tartışmak açısından anlamlı bir örnek sunmaktadır. Masalın merkezinde, yeni kıyafetlere düşkünlüğüyle öne çıkan ve görünüşüne büyük önem veren bir kral bulunmaktadır. Kendilerini dokumacı olarak tanıtan iki düzenbaz, krala yalnızca akıllı ve bulundukları göreve layık kişilerin görebileceği olağanüstü bir kumaş dokuyacaklarını söylemektedir. Oysa gerçekte herhangi bir kumaş dokumamışlardır. Buna rağmen kral, kumaşı göremediğinin anlaşılmasının kendi yeterliliği ve hükümdarlık konumu hakkında kuşku uyandıracağından endişelenerek gerçeği dile getiremez. Kralın görevlileri ve danışmanları da aynı kaygıyla hareket etmekte ve hiç kimse gerçekte görmediği kumaşı göremediğini söylemeye cesaret edememektedir. Böylece kumaşın varlığına ilişkin iddia, gerçekliğin kendisinden bağımsız olarak toplumsal bir kabul kazanır. Masalın temel çelişkisi, bireylerin kendi gözlemlerine rağmen başkalarının beklentilerine uygun davranmaları ve bu davranışları aracılığıyla gerçeğin üzerini örtmeleridir. Burada suskunluk, yalnızca otoritenin gücünden duyulan korkuyla açıklanamaz; bireyin kendi yargısını başkalarının varsayılan düşüncelerine göre biçimlendirmesi ve toplumsal dışlanma ihtimalinden kaçınması da bu süreci beslemektedir. Herkes diğerlerinin kumaşı gördüğünü varsaydığı için kendi kuşkusunu dile getirmekten kaçınmaktadır. Bu karşılıklı suskunluk, gerçekte var olmayan bir kıyafetin varmış gibi kabul edilmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla masal, otoritenin etkisiyle şekillenen suskunluğun bireysel düzeyde başlayıp toplumsal bir kabule nasıl dönüşebildiğini ve bu kabulün ancak yerleşik beklentiler sorgulanıp gerçek açıkça dile getirildiğinde sarsılabileceğini göstermektedir.

Freire’nin sessizlik kültürü kavramı açısından bakıldığında, saray çevresindeki kişilerin tutumu, bireylerin otoritenin belirlediği gerçeklik tanımına bağımlı hâle gelmelerini göstermektedir. Kral yalnızca ülkeyi yöneten kişi değildir. Neyin doğru, neyin değerli ve kimin yeterli sayılacağına ilişkin ölçütleri belirleyen bir konumdadır. Kralın karşısında açıkça konuşmak, onun otoritesini sorgulamak anlamına gelebileceği için saray çevresindekiler kendi algılarını geri planda tutmaktadır. Böylece hakikat; gözlem ve deneyim üzerinden değerlendirilmek yerine iktidarın beklentilerine uygun biçimde sunulmaktadır. Freire’nin bankacı eğitim modeli üzerine eleştirilerinde vurguladığı üzere, bireylerin gerçekliği sorgulamadan kabul etmeleri ve kendilerine sunulan açıklamaları olduğu gibi benimsemeleri, eleştirel düşünmenin önünde bir engel oluşturmaktadır. Masaldaki kişiler de kendi gözlemlerinden hareket ederek ortak bir sorgulama yürütmek yerine, otoritenin ve çevrenin beklentilerine uygun davranmaktadır.

Masalın dikkat çekici yönlerinden biri, sessizliğin bireysel bir tutum olmaktan çıkarak toplumsal bir davranış biçimine dönüşmesidir. Saraydaki kişilerden hiçbiri, gördüğü ile söylenen arasındaki çelişkiyi açıkça dile getiremez. Her biri kendi kuşkusunu sakladıkça diğerlerinin iddiaya gerçekten inandığı izlenimi güçlenir. Böylece insanlar, gerçekte paylaşmadıkları bir kanaatin toplumsal taşıyıcıları hâline gelirler. Sessizlik, yalnızca baskının sonucu olarak ortaya çıkmaz; aynı zamanda baskıcı düzenin devam etmesini sağlayan bir unsur hâline gelir. İnsanların susması, kralın iddiasının sorgulanmadan sürdürülmesine imkân tanır. Bu açıdan masal, sessizlik kültürünün bireyleri nasıl edilgenleştirdiğini gösterdiği kadar, bireysel suskunlukların bir araya gelerek toplumsal bir yanılsamayı nasıl yeniden üretebildiğini de ortaya koyar.

Freire’nin yaklaşımında insanın özgürleşmesi, kendisini kuşatan koşulların farkına varmasıyla başlayan, ancak yalnızca farkındalıkla sınırlı kalmayan bir süreçtir. Eleştirel bilinç (conscientização), bireyin yaşadığı gerçekliği sorgulamasını, bu gerçekliğin ardındaki toplumsal ve siyasal ilişkileri fark etmesini ve bunları dönüştürme imkânlarını araştırmasını içerir. Bu nedenle özgürleşme, bireyin yalnızca içinde bulunduğu durumu anlaması değil, anladığı durum karşısında eylemde bulunmasıyla da ilişkilidir. Freire’nin praksis kavramı, düşünme ile eylemin birbirinden koparılamayacağını ifade eder. İnsan, dünyayı eleştirel biçimde değerlendirmekle yetinmeyip onu dönüştürmeye yönelik bir eylemlilik geliştirdiğinde kendi yaşamının edilgen nesnesi olmaktan uzaklaşır.

Masalda bu dönüşümün başlangıcı, kralın geçit töreni sırasında bir çocuğun “Kral çıplak!” diye seslenmesiyle belirginleşmektedir. Çocuğun ifadesi, herkesin gördüğü ancak kimsenin dile getiremediği gerçeği görünür hâle getirmektedir. Çocuğun sözünü önemli kılan, daha önce kimsenin fark etmediği bir şeyi keşfetmesi değildir. Asıl önemli olan, ortak suskunluğun içinde dile getirilemeyen bir gerçeği açıkça ifade etmesidir. Bu söz, kralın kıyafetine ilişkin iddiayı sorgulanabilir hâle getirirken saray çevresindekilerin davranışlarını da görünür kılmaktadır. Böylece masalın başlangıcından beri korunan toplumsal yanılsama çatlamaya başlamaktadır.

Çocuğun çıkışı, sessizlik kültürünün kırılmasında hakikatin dile getirilmesinin önemini ortaya koyar. Bununla birlikte masalı yalnızca cesur bir çocuğun doğruyu söylemesiyle çözülen bir hikâye olarak değerlendirmek, Freire’nin yaklaşımının toplumsal boyutunu gözden kaçırabilir. Çünkü sessizlik kültürü, tek bir kişinin konuşmasıyla ortaya çıkmadığı gibi, yalnızca bir kişinin konuşmasıyla bütünüyle ortadan kalkmaz. Çocuğun sözü, diğer insanların da kendi gözlemlerini yeniden değerlendirebilmelerinin önünü açar. Burada belirleyici olan, bireysel ifadenin ortak gerçekliğin sorgulanmasına imkân tanımasıdır. İnsanların kendi deneyimlerini dile getirebildikleri, başkalarının sözlerini dinleyebildikleri ve üzerinde uzlaşılmış görünen kabulleri birlikte tartışabildikleri bir ortam, sessizliğin aşılması için daha güçlü bir zemin oluşturur.

Freire’nin diyalog anlayışı bu noktada önem kazanmaktadır. Diyalog, yalnızca insanların birbirleriyle konuşması değil, gerçekliğin birlikte araştırılması ve anlamlandırılmasıdır. Eleştirel bir diyalog ortamında hiçbir kişinin ya da otoritenin yorumu sorgulanamaz kabul edilmez; bireyler kendi deneyimlerini ortaya koyar, karşılaştıkları çelişkileri tartışır ve gerçekliği ortak bir araştırmanın konusu hâline getirirler. Kral Çıplak masalında ise saray çevresindeki kişiler arasında böyle bir diyalog gerçekleşmez. Herkes kendi kuşkusunu içinde tutar ve diğerlerinin de benzer bir kuşku taşıyıp taşımadığını öğrenemez. Çocuğun sözü, bu kapalı yapıyı sarsan bir başlangıçtır. Ancak Freireci bir özgürleşme anlayışı bakımından asıl mesele, bu başlangıcın ortak sorgulamaya ve dönüştürücü eyleme dönüşebilmesidir.

Masalın eleştirel açıdan değerlendirilmesi, otoritenin karşısında susan insanları yalnızca korkaklıkla suçlamayı da engeller. Çünkü sessizlik, bireylerin kişisel özelliklerinden bağımsız olarak, içinde bulundukları toplumsal ilişkilerden etkilenir. İnsanlar konumlarını kaybetme, yetersiz görünme ya da dışlanma ihtimalini düşündüklerinde kendi gözlemlerini ifade etmekten kaçınabilirler. Bu nedenle sessizlik kültürünü aşmak, insanlara yalnızca cesur olmalarını söylemekle mümkün değildir. Bireylerin sorgulama yapabildiği, itirazlarının cezalandırılmadığı, farklı düşüncelerin ifade edilebildiği ve otoritenin hesap verebilir olduğu ilişkilerin kurulması gerekir. Freire’nin eleştirel pedagojisi, bireylerin kendilerine sunulan gerçeklik tanımlarını sorgulayabilmelerini ve yaşamlarının öznesi hâline gelebilmelerini bu bakımdan önemser.

Kral Çıplak masalı, Paulo Freire’nin sessizlik kültürü kavramı çerçevesinde okunduğunda, iktidarın yalnızca doğrudan baskı yoluyla değil, insanların kendi algılarına güvenmelerini engelleyen toplumsal kabuller aracılığıyla da etkili olabileceğini göstermektedir. Saray çevresindekiler, gerçeği göremedikleri için değil, gördüklerini dile getirmenin sonuçlarından kaçındıkları için susarlar. Bu suskunluk, gerçeğin üzerini örterken mevcut iktidar ilişkilerinin devamını da kolaylaştırır. Çocuğun sözü ise sessizliğin doğal ve değişmez olmadığını ortaya koyar. Bununla birlikte Freire açısından özgürleşme, gerçeğin bir kez dile getirilmesiyle tamamlanan bir süreç değildir. Eleştirel bilincin gelişmesi, diyalog yoluyla ortak sorgulamanın sürdürülmesi ve düşüncenin dönüştürücü eylemle birleşmesi gerekir. Dolayısıyla masalın sunduğu temel sorun, yalnızca kralın çıplak olup olmadığının anlaşılmasından ziyade insanların apaçık gördükleri bir gerçeği neden söyleyemedikleri ve bu suskunluğu mümkün kılan ilişkilerin nasıl değiştirilebileceğidir. Bu soru, sessizlik kültürünün aşılması ve insanların kendi yaşamları ile toplumsal gerçekliğin dönüştürülmesinde etkin özneler hâline gelmesi bakımından önemini korumaktadır.

Kaynakça

Andersen, H. C. (2007). Kral Çıplak. Ankara: Engin Yayınevi.

Freire, P. (2019). Ezilenlerin Pedagojisi (D. Hattatoğlu & E. Özbek, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Freire, P. (2021). Eleştirel Bilinç İçin Eğitim. (D. Hattatoğlu, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Freire, P. & Donald M. (1998). Okuryazarlık Sözcükleri ve Dünyayı Okuma. (S. Ayhan, Çev.). Ankara: İmge Kitabevi.

Kantarcı Bingöl, Z. (2022). Paulo Freire’de okuryazarlık yöntemi. RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, 30.

Kantarcı Bingöl, Z. ve Aybar, Ö. (2020). Paulo Freire’de bankacı eğitim modeline karşı problem tanımlayıcı eğitim modeli. Uluslararası Anadolu Sosyal Bilimler Dergisi, 4(4).