İnsandan Hukuka: Birlikte Yaşamanın Felsefesi

Felsefe-Mantık - Gözde Tekmile BİLİŞLİ

İnsandan Hukuka: Birlikte Yaşamanın Felsefesi

Yaşam karmaşık bir bilmece, evet. O bilmecenin hem parçasıyız hem kendisiyiz bizler de. Çiçek, böcek, dağ, taş, kedi, köpek ve nihayetinde insan olarak her birimiz. Bilinç diye adlandırdığımız ancak ne olduğunu hala çözemediğimiz ‘şey’in sayesinde tüm bunlar üzerine düşünebilen ve düşünebildiğini aktarabilen, Arendt’in ifadesiyle ‘eylem (action)’de bulunabilen varlık türü olduğumuz için de insanoğlu olarak oldukça önemliyiz. Bu önemin bir sonucu olarak da doğuştan sahip olduğumuz zihinsel donanım, yaşamımızı sürdürmek için karşılamak zorunda olduğumuz gereksinimlerimiz ve özellikle düşüncelerimizi aktarabilmemizi sağlayan konuşma yetimiz sayesinde dünya gezegeni üzerindeki sosyal yaşamın düzenlenmesi sürecinde bizden beklenen oyun kurucu görevini üstlenmiş durumdayız.

Aristoteles’in çokça bilinen ‘politik hayvanı’ olarak bizler, bir aile içine doğarız, ebeveynlerimiz tarafından yaşamsal ihtiyaçlarımız giderilir ve bu süreçte büyürken sosyal bağlar geliştiririz. Ebeveynler, hem kendi hem çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak için besin bulur, üretir, barınak yapar, gücünün yetmediği yerde ise diğer hemcinslerinden yardım almak gibi bir yola başvurur. İhtiyaçların ve güvenliğin sağlanması zorunluluğunun yanı sıra insani donanımdan kaynaklanan aidiyet, iletişim, dayanışma, karşılıklılık ve anlam arayışı gibi nedenlerle ortaya çıkan hane, soy topluluğu, klan, kabile, köy ve kentler gibi giderek genişleyen küçük topluluklar; nihayetinde devletleri ortaya çıkarır.

İnsanın yalnızca yaşamak için değil ve fakat ‘iyi yaşamak(eu zen)’ için ihtiyaç duyduğu ortak yaşam biçimi, önce küçük topluluklarda, nihayetinde ise polis ve devlet gibi daha karmaşık siyasal yapılarda somutlaşmıştır. Ancak birlikte yaşamak, yalnızca güvenliği ve ortak ihtiyaçların karşılanmasını beraberinde getirmemiş; aynı zamanda paylaşım, yetki, özgürlük, eşitlik, adalet, çatışma ve iktidar gibi çözülmesi gereken yeni sorunlar da yaratmıştır.

İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünü, aslında bu sorulara verilen cevapların tarihi olarak okumak mümkündür. Büyük siyasal dönüşümler, savaşlar, devrimler ve birbirleriyle mücadele eden düşünce akımları, insanların nasıl bir ortak yaşam kurmaları gerektiği sorusuna verdikleri farklı cevaplarla şekillenmiştir. Kimi zaman özgürlüğü, kimi zaman eşitliği, kimi zaman düzeni, kimi zaman güvenliği merkeze alan bu düşünceler, yalnızca siyasal tarihi değil, hukukun gelişimini de derinden etkilemiştir.

Bu yazıda bütün bu tarihsel ve düşünsel mücadelenin ayrıntılarına girmeyeceğim. Çünkü her biri, üzerinde ayrıca durulmayı hak eden ayrı bir tartışmadır. Fakat tüm bu farklılıkların arka planında ortak bir mesele vardır: Birlikte yaşayan insanların ilişkileri nasıl düzenlenecektir? İşte hukuk, tam da bu sorunun içerisinde görünür hale gelir. İnsanların birlikte yaşamalarının ortaya çıkardığı çatışmaları önlemek, hak ve yükümlülükleri belirlemek, yetkinin sınırlarını çizmek ve ortak yaşamın devamlılığını sağlamak için kurallar gereklidir. Ancak burada yeni ve daha zor bir soru ortaya çıkar: Bir kuralı hukuk yapan nedir? Bir hukuk kuralı neden bağlayıcıdır? Hukuk ile adalet arasında nasıl bir ilişki vardır?

Bundan sonraki yazılarda, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde bu sorulara verilen cevapların izini sürmeye çalışacağım. Çünkü hukuk yalnızca mahkeme salonlarında veya kanun metinlerinde karşılaştığımız teknik bir düzenleme değildir. Hukuk, insanın birlikte yaşama serüveninin ve bu serüven içerisinde ortaya çıkan düzen, özgürlük, adalet ve iktidar sorunlarının tam merkezinde yer alır. Bu nedenle hukuku anlamak, yalnızca kuralların nasıl konulduğunu ya da uygulandığını incelemekle sınırlı kalamaz; hukukun hangi insan tasavvuruna, nasıl bir ortak yaşam anlayışına ve hangi adalet fikrine dayandığını da sorgulamayı gerektirir. Hukuk felsefesi, tam bu sorgulama alanında ortaya çıkar: Hukuku, onu mümkün kılan toplumsal, siyasal ve ahlaki ilişkiler bütünü içinde düşünmeye; farklı görünen sorunların ardındaki bağlantıları izleyerek ortak yaşamın temelini oluşturan bütünlüğü kavramaya çalışır.

Belki de bu nedenle hukuk felsefesinin ilk sorularından biri, sandığımızdan daha geriye gider: ‘İnsan neden birlikte yaşar ve birlikte yaşamaya başladığında neden hukuka ihtiyaç duyar?’

Bu sorudan hareketle bu yazı dizisinde yalnızca hukuk düşüncesinin tarihsel serüveninin izini sürmekle yetinmeyeceğim. Geçmişte sorulmuş soruların bugünün dünyasında nasıl yeniden ortaya çıktığını, hukukun değişen insan ve toplum tasavvurları karşısında nasıl bir anlam kazandığını da birlikte düşünmeye çalışacağım.

Bazen felsefenin içinden hukuka, bazen hukuktan felsefeye; kimi zaman siyaset ve toplum teorilerinden, kimi zaman bilimsel gelişmelerden ilerleyeceğiz. Bütünsellik meselesini, insanın kendisini ve dünyayı kavrama biçimlerini, hakikat arayışının farklı düşünce geleneklerindeki görünümlerini; nörobilimin insan davranışı ve irade anlayışımıza yönelttiği yeni soruları; enformasyonun dünyayı ve insan ilişkilerini dönüştüren niteliğini ve yapay zekanın hukuk, sorumluluk, kişilik, irade ve hatta insan olma fikri karşısında açtığı yeni problemleri de bu düşünsel yolculuğun dışında bırakmayacağım.

Çünkü kanaatimde hukuk, kendisini çevreleyen dünyadan soyutlanarak anlaşılamaz. İnsan hakkında ne düşündüğümüz, bilgiyi nasıl kavradığımız, hakikati nasıl tanımladığımız, özgürlüğü nasıl temellendirdiğimiz ve birlikte yaşamayı nasıl tasarladığımız değiştikçe, hukuka ilişkin sorularımız da değişir.

Belki de bu yüzden hukuk felsefesinin önündeki en önemli görevlerden biri, birbirinden uzakmış gibi görünen bu alanlar arasındaki bağlantıları görebilmektir. Hukuk ile felsefe, toplum ile birey, akıl ile duygu, bilim ile anlam, teknoloji ile insan, norm ile değer arasında kurulan ilişkileri yeniden düşünmek…

İlk sorumuz insanın neden birlikte yaşadığıydı. Bu sorudan hukuka, hukuktan adalete ve adaletten insanın nasıl bir dünyada yaşamak istediği sorusuna doğru ilerleyeceğiz. Belki yolun sonunda tek bir cevap bulmayacağız. Fakat farklı soruların birbirine nasıl bağlandığını gördüğümüzde, başlangıçta birbirinden ayrı görünen pek çok şeyin aslında aynı büyük bilmecenin parçaları olduğunu fark edeceğiz.