Prof. Dr. Bülent Kara ile “Haklar Sosyolojisi” Üzerine Söyleşi (I. BÖLÜM KAVRAMLAR VE KURAMLAR)

Sosyoloji - Nevin Başaran

Sayın Prof. Dr. Bülent Kara,

Türkiye’de haklar sosyolojisi alanında literatürdeki önemli bir boşluğu dolduran hem teorik derinliği hem de tarihsel ve kurumsal arka planı bir arada sunan “Haklar Sosyolojisi” (Palme Yayınevi, 2023) adlı kıymetli eseriniz vesilesiyle bir aradayız. Çalışmanız; felsefi kökenlerden medeni hukuka, sosyal politikalardan kadın ve çocuk haklarına kadar uzanan çok katmanlı yapısıyla hem öğrenciler hem de akademik ve entelektüel kamuoyu için temel bir başvuru kaynağı niteliğinde. Bu söyleşide amacımız; kitabınızda kurduğunuz kavramsal çerçeveyi merkeze alarak hem Türkiye’deki tarihsel hak mücadelelerini hem de günümüzün yakıcı sosyo-politik tartışmalarını derinlemesine irdelemektir. Değerli katkılarınız ve ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz.

Önsöz ve Giriş

1. Önsözde, bu çalışmanın Türkiye’de Haklar Sosyolojisi alanındaki ilk özgün eserlerden biri olma motivasyonunu vurguluyorsunuz (Kara, 2023: xxiv). Literatürde genellikle hukuk fakültelerinin tekelinde görünen haklar konusunu müstakil bir sosyoloji dersi ve alt disiplini olarak kurgularken karşılaştığınız en büyük kavramsal ve pedagojik zorluk ne oldu?

Haklar disiplininin geleneksel olarak yalnızca hukuk fakültelerinin tekelinde, dondurulmuş ve tamamlanmış yasal metinler bütünü olarak algılanması en temel kavramsal engeli oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, hakkın aslında toplumsal yapı içinde sürekli doğan, biçim değiştiren, toplumsal eşitsizliklerle şekillenen ve fiilen ihlal edilen dinamik bir sosyolojik olgu olduğu gerçeğini gölgelemektedir. Hukuki mevzuatı salt bir dikte metni olarak aktarmak yerine, kuralları toplumsal etkileriyle birlikte okumak ve teoride vadedilenler ile pratikte yaşananlar arasındaki uçurumu irdelemek gerekmiştir.

Pedagojik zorluk ise, ele alınan meselenin çok boyutlu yapısından kaynaklanmaktadır. Kadın, çocuk, genç, yaşlı, engelli, hayvan, çevre ve göçmen hakları gibi devasa bir alt disiplin yelpazesini öğrencinin kavrayabileceği felsefi bir temel ve tarihsel bir bütünlük içinde sunma zorunluluğu, bu alanın inşasını güçleştirmektedir. Felsefi gelişime tarihsel gelişim kadar önem atfedilmesi, bu devasa kategorilerin birbirlerinden kopuk hukuki maddeler olarak değil, insan onuru paydasında birleşen birer sosyolojik mücadele alanı olarak kavratılabilmesi içindir.

2. Adalet mekanizmasının şeffaf, bağımsız ve kanunlar çerçevesinde işlemesinin toplumsal güvenin temeli olduğunu belirtiyorsunuz. Haklar sosyolojisi açısından baktığımızda, bir toplumda adalete duyulan güvenin zedelenmesi hak bilincini nasıl etkiler?

Haklar sosyolojisi bağlamında adaletin tesisi, yalnızca yasaların metinsel varlığıyla değil, o yasaları işleten karar verici mekanizmaların şeffaf, bağımsız, hür ve kanunlar çerçevesinde hareket etmesiyle mümkündür. Bir toplumda bu şeffaflık zedelendiğinde ve mahkemelerin veya idari kurumların tarafsızlığına dair inanç sarsıldığında, sadece devlete olan güven değil, toplumun bir arada yaşama iradesi ve "hak bilinci" de kökten tahrip olur.

Adalet önünde herkesin eşit olmadığına, kanunların taraflı işlediğine inanan bireyler, sivil hak arama yollarını terk etmeye başlar. Bu durum, bireyleri ya sisteme tamamen yabancılaşarak hak aramaktan vazgeçmeye ya da "kendi adaletini sağlama" (ihkak-ı hak) eğilimiyle kaotik bir toplumsal düzensizliğe sürükler. Dolayısıyla adaletin şeffaflığı, salt hukuki bir prosedür değil, toplumsal barışın ve güvenilirlik duygusunun temel sosyolojik taşıyıcısıdır.

3. Önsöze Nelson Mandela’nın özgürlük ve uzlaşı vurgusuyla başlayıp ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün emek ve çalışma merkezli hak tanımına yer veriyorsunuz. Biri sömürgecilik karşıtı mücadelenin, diğeri ulusal modernleşmenin simgesi olan bu iki liderin hak anlayışı günümüz hak mücadelelerine nasıl ilham verebilir?

Nelson Mandela'nın ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı verdiği mücadele, özgürlüğün ancak "öfke ve nefretten arınmakla" mümkün olabileceğini kanıtlayarak hak arayışının yıkıcı değil, kurucu ve ahlaki bir zemine oturması gerektiğini öğretir. Bu uzlaştırıcı felsefe, modern hak mücadelelerinin kutuplaştırıcı ve dışlayıcı olmaktan ziyade, farklılıkları bir arada yaşatmayı hedefleyen barışçıl bir evrenselliğe yönelmesine rehberlik etmektedir.

Ulusal bağımsızlığın ve modernleşmenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ise, 1 Aralık 1921 tarihli vizyoner meclis konuşmasında, toplumda hak sahibi olmanın ve tam anlamıyla insan sayılmanın ancak "çalışmak ve emek harcamak" ile mümkün olduğunu vurgulamıştır. Günümüzün vahşi kapitalizmi altında derinleşen güvencesiz çalışma koşullarında ve emeğin sömürüsüne karşı yürütülen hak mücadelelerinde, Atatürk'ün üretimi ve emeği merkeze alan bu yaklaşımı sarsılmaz bir meşruiyet ve referans zemini sunmaktadır.

I. BÖLÜM KAVRAMLAR VE KURAMLAR

Nevin Başaran: Kant’ın özgürlük anlayışına geniş yer veriyor ve devletin paternalist (korumacı/baba) tavrının özgürlükleri kısıtlayabileceğine değiniyorsunuz (Kara, 2023:10-11). Sizce bir devlet, yurttaşını koruma arzusu ile onun bireysel tercihlerine saygı duyma sınırını nasıl dengelemelidir?

Prof. Dr. Bülent Kara: Immanuel Kant'ın hukuk felsefesine göre insanın doğuştan sahip olduğu yegâne hak, başkalarının hürriyetiyle bir arada ve uyum içinde var olabilen "özgürlük"tür. Kant'ın sisteminde devletin ve siyasi iktidarın asıl ödevi, kişilerin hürriyetlerinin sınırını tarafsızca belirleyerek bu hürriyetler arasında ahenk sağlamaktır. Devletin, vatandaşlarına belirli bir "ahlaki misyonu", kendi ideolojik "iyi hayat" tarzını veya "mutluluk" anlayışını zorla kabul ettirmeye çalışması paternalistik (aşırı korumacı/babaç) bir tutumdur.

Bu paternalizm, ne kadar iyi niyetli görünürse görünsün, devleti kaçınılmaz olarak despotik bir yapıya dönüştürerek en yüksek değer olan bireysel özgürlüğü ihlal eder. Bir devlet, yurttaşın kendi kaderini ve yaşam tarzını tayin etme hakkını gasp edemez. Denge, karar verebilen bir yetişkinin yerine geçip onu yönlendirmekle değil, kişinin kendi kararlarını özgürce alabilmesinin ve kendini gerçekleştirebilmesinin yapısal koşullarını güvence altına almakla kurulmalıdır.

Nevin Başaran: Hak kuramlarını irade, çıkar ve karma teori olarak özetliyorsunuz (Kara, 2023: 29-31). İrade teorisinin çocukları veya karar verme yetisi kısıtlı kişileri dışarıda bırakabilen açığını çıkar teorisinin kapatması, toplumsal hak arayışlarını anlamada bize nasıl bir kolaylık sağlıyor?

Prof. Dr. Bülent Kara: Hakların felsefi temelini tartışan İrade Teorisi, hakkı "kişilerin yaptıkları rasyonel tercihlerin korunması" olarak tanımlar ve bireyin özerkliğini yüceltir. Ancak bu teori; küçük çocuklar, komadakiler, zihinsel engelliler veya hayvanlar gibi irade beyan edemeyen varlıkları hak öznesi saymayarak sosyolojik ve ahlaki açıdan büyük bir dışlayıcılık yaratır. Çıkar Teorisi ise hakkı, "bilinçli bir irade bulunmasa dahi hukuk düzeninin tanıyıp koruduğu çıkarlar" olarak formüle ederek bu eşitsizliği teorik düzeyde ortadan kaldırır.

Günümüzde hukukun ve sosyolojinin benimsediği Karma Teori, irade ve çıkarın aynı bedende toplanması zorunluluğunu tamamen ortadan kaldırır. İradesi zayıf veya hiç olmayan dezavantajlı kişilerin çıkarlarının, onların adına hareket eden kanuni temsilcilerin (veya doğrudan devletin koruyucu kurumlarının) iradesiyle güvence altına alınmasını sağlar. Bu teorik kolaylık, hak arayışlarını sadece rasyonel ve güçlü bireylerin ayrıcalığı olmaktan çıkarıp, tüm dezavantajlı grupları kapsayan işlevsel bir toplumsal koruma kalkanına dönüştürür.

Nevin Başaran: Bilgi teorisindeki temelcilik ve dışsalcılık tartışmalarına giriyorsunuz (Kara, 2023: 22-25). Bir sosyoloji çalışmasında epistemolojiye bu denli yer vermenizin arkasındaki temel amaç nedir; hakların felsefi ve bilgiye dayalı temellerini bilmek toplumsal hak mücadelesine nasıl bir güç katar?

Prof. Dr. Bülent Kara: Bir sosyoloji çalışmasında bilgi felsefesindeki temelcilik ve dışsalcılık tartışmalarına derinlemesine yer verilmesinin yegâne amacı; hakların, devletlerin dönemsel olarak bahşettiği geçici, yasal icatlar olmadığını kanıtlamaktır. İnançların ve empirik bilgilerin nasıl gerekçelendirildiğini sorgulayan epistemoloji, hakikatin ve adaletin insanın bilişsel sınırlarının ötesinde, a priori ve sarsılmaz temellere dayandığını gösterir.

Hakların kökeninin doğrudan insan aklına, doğasına ve evrensel bilgi kuramlarına dayandığını felsefi olarak temellendirmek, hak mücadelesine ahlaki bir kesinlik ve evrensel bir meşruiyet katar. Bu sağlam epistemolojik zemin, hak iddialarını siyasi iktidarların keyfi konjonktürel daraltmalarına karşı korur ve sivil itirazların sadece politik birer muhalefet değil, ontolojik birer hakikat savunusu olduğunu belgeler.

Nevin Başaran:.Kültürel rölativizm (görecilik) ile ahlaki evrensellik tartışmasını ele alıyorsunuz (Kara, 2023: 27). İnsan haklarının evrensel olduğunu savunurken, farklı kültürlerin yerel değerlerini göz ardı etmemek adına nasıl çoğulcu bir zemin inşa edilebilir?

Prof. Dr. Bülent Kara: Kültürel görecelilik, evrensel insan hakları standartlarını Batı medeniyetinin ve emperyalizminin bir ürünü sayarak, her kültürün yalnızca kendi yerel, ahlaki ve örfi kurallarına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, evrensellik iddiasını sarsmayı ve farklı kültürlerin iç pratiklerine dışarıdan yöneltilecek hak temelli eleştirileri meşruiyetsiz kılmayı hedefler. Ancak hakların özünü oluşturan "insan onuru", doğuştan gelen, devredilemez mutlak ve biyolojik bir değerdir.

İnsan haklarının evrenselliğini savunurken yerel değerleri ezmeyen çoğulcu bir zemin; ancak yerel inançlara, farklı yaşayış biçimlerine ve kültürel çeşitliliğe derin bir hoşgörü göstermekle kurulabilir. Fakat bu hoşgörü sınırsız değildir; hiçbir "kültürel" veya "geleneksel" uygulamanın, bireyin bedensel bütünlüğünü, onurunu veya yaşama hakkını ihlal etmesine izin vermeyecek asgari ve tavizsiz bir evrensel sözleşme üzerinde uzlaşılması şarttır.

Nevin Başaran: Jacques Derrida’dan alıntı yaparak modernite ve ilerleme söylemlerine rağmen dünyadaki açlık ve adaletsizliklere dikkat çekiyorsunuz (Kara, 2023:31-32). Küreselleşen dünyada insan hakları söylemleri bu kadar yaygınken, eşitsizliklerin ve krizlerin derinleşmesini bir sosyolog olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Dr. Bülent Kara: Modernite; aydınlanma, sanayileşme, anayasal metinler ve insan hakları bildirgeleri ile insanlığa sürekli bir hukuki ilerleme ve özgürleşme efsanesi sunmuştur. Ancak Jacques Derrida'nın işaret ettiği sarsıcı gerçeğe göre; evrensel söylemlerin ve teknolojinin zirve yaptığı günümüz dünyasında bile, yeryüzünde daha önce asla görülmemiş mutlak rakamlarda insanın boyunduruk altına alınması, yoksullaştırılması ve açlıktan imha edilmesi acımasızca sürmektedir.

Haklar sosyolojisi merceğinden bakıldığında; insan hakları belgelerinin niceliksel olarak çoğalması, kapitalist serbest piyasanın yarattığı devasa yapısal eşitsizlikleri, sınıf uçurumlarını ve derinleşen küresel krizleri tek başına ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Bireye tanınan soyut hukuki haklar ile onun ekonomik refahı ve güvencesi (pratik) arasındaki bu devasa ontolojik boşluk, insan hakları felsefesinin köklü bir öz-eleştiri vermesini zorunlu kılmaktadır.