Epistemik İnatçılık

Felsefe-Mantık - Prof. Dr. Hasan AYDIN

Epistemik İnatçılık

.

Epistemik inatçılık, kişinin sahip olduğu bir inancı, görüşü ya da bilgi iddiasını; karşısına güçlü kanıtlar, makul eleştiriler veya alternatif açıklamalar çıktığında bile değiştirmemesi, gözden geçirmemesi ya da sorgulamaya kapalı tutmasıdır. Buradaki sorun yalnızca psikolojik anlamda bir “inat” değildir; hakikatle kurulan ilişkinin katılaşmasıdır. Epistemik inatçılıkta kişi, bilgisini araştırılması gereken bir alan olmaktan çıkarıp korunması gereken bir kesinlik hâline dönüştürür. Bu nedenle epistemik inatçılık, özellikle entelektüel tevazu, eleştiriye açıklık ve yanılabilirlik bilinci gibi epistemik erdemlerin karşıtı olarak görülebilir.

.

Tam bu bağlamda, güçlü bir kanaate sahip olmak ile epistemik inatçılığı birbirine karıştırmamak gerekir. Bir insan, bir görüşün doğruluğuna güçlü biçimde inanabilir ve onu kararlılıkla savunabilir. Burada belirleyici olan, kanaatin ne kadar güçlü olduğu değil, kişinin onu hangi koşullarda yeniden değerlendirmeye hazır olduğudur. Kendi görüşünü güçlü gerekçelerle savunan, fakat karşısına çıkan yeni kanıtları ve makul eleştirileri dikkate alan kişi epistemik olarak inatçı sayılamaz. Buna karşılık kişi, görüşünün yanlış olabileceğini ilke olarak kabul etmiyor ve karşısına çıkan her kanıtı peşinen değersizleştiriyorsa epistemik inatçılıktan söz edilebilir. Bu açıdan epistemik inatçılık, yanlış bir inanca sahip olmak değil, sahip olunan inancı kanıt ve eleştiri karşısında yeniden değerlendirmeye kapatmaktır.

.

Bu kapanmanın önemli bir mekanizması seçici kanıt değerlendirmesidir. Kişi kendi görüşünü destekleyen bilgileri kolayca kabul ederken karşıt kanıtlar için daha yüksek bir kanıt standardı kullanabilir. Örneğin belirli bir tedavi yönteminin kesinlikle etkili olduğuna inanan biri, başarılı örnekleri yeterli kanıt sayarken başarısız örnekleri “yanlış uygulanmış” diyerek açıklayabilir. Böylece aynı ölçüt kendi görüşüne ve karşı görüşe uygulanmaz. Sorun yalnızca bir değerlendirme hatası değildir; kişi, kanıtın anlamını kendi inancını koruyacak biçimde değiştirmeye başlamıştır. Kanıt artık görüşü sınayan bir unsur olmaktan çıkıp görüşü destekleyecek biçimde yorumlanan bir malzemeye dönüşmüştür. Bu kapanmanın daha uç biçimi komplo teorilerinde görülebilir. Bir kişi belirli bir olayın gizli bir örgüt tarafından gerçekleştirildiğine inanıyorsa, iddiasını destekleyen ve ona karşı çıkan kanıtları birlikte değerlendirmesi gerekir. Fakat karşı kanıtın kendisi “kanıtların gizlendiğinin göstergesi” sayılmaya başladığında iddia yanlışlanamaz hâle gelir. Kanıt varsa teori doğrulanmakta, kanıt yoksa kanıtın gizlendiği ileri sürülmektedir. Kişi artık inancını dünyaya göre sınamak yerine dünyayı inancına göre yorumlamaya başlamaktadır. Epistemik inatçılığın bir başka görünümü bilimsel düşüncede ortaya çıkabilir. Bilimsel bir hipotez, onu ileri süren kişinin inancı olduğu için değil, kanıtlarla sınanabilir olduğu için değerlidir. Araştırmacı kendi beklentisiyle uyuşmayan sonuçları sürekli olarak yöntem hatası veya istisna sayıyorsa, hipotezini sınamaktan çok korumaya başlamış olur. Oysa bilimsel düşüncenin gücü, bilim insanlarının yanılmaz olmasından değil, ileri sürülen iddiaların eleştiriye, sınanmaya ve gerektiğinde düzeltilmeye açık olmasından kaynaklanır. Epistemik inatçılık gündelik ilişkilerde de kendini gösterebilir. Bir kişi arkadaşının kendisine karşı kırıcı davrandığına kanaat getirdiğinde, onun açıklamasını dinlemek yerine “sen zaten hep böylesin” diyebilir. Daha sonra ortaya çıkan bilgiler ilk değerlendirmesini değiştirmeyi gerektirse bile geri adım atmaz. Böylece belirli bir olay hakkındaki kanaat, karşıdaki insan hakkında değişmez bir yargıya dönüşür. İnsan artık yaşananı anlamaya değil, verdiği hükmü korumaya yönelir. Bu tür bir kapanma, bilginin kimlik ve aidiyetle birleştiği alanlarda daha belirgin hâle gelebilir. Siyasal görüşler, dinsel veya başka türden inançlar ve ahlaki değerler çoğu zaman yalnızca belirli önermelere ilişkin kanaatlerden ibaret değildir. İnsan kendisini ve ait olduğu topluluğu da bu görüşler üzerinden tanımlayabilir. Bu nedenle bir düşünceden vazgeçmek, kimi zaman basit bir bilgi düzeltmesi olarak değil, kimliğe veya aidiyete yönelik bir tehdit olarak algılanabilir. Bir görüş yalnızca sahip olunan bir görüş olmaktan çıkıp “Ben kimim?” sorusunun cevabına dönüştüğünde, o görüşe yöneltilen eleştiri de kolayca kişiye yöneltilmiş bir saldırı gibi algılanır. Siyasal alanda bunun belirgin örneği, aynı olay veya bilgi karşısında farklı taraflara farklı ölçütler uygulanmasıdır. Kişi kendi desteklediği grubun yanlış bir bilgi verdiğini kabul etmekte zorlanırken, karşı grubun benzer bir iddiasını hemen güvenilmez sayabilir. İnanç alanında kişi kendi inancının iddialarını sorgulanamaz kabul ederken başka inançlardan çok daha yüksek bir kanıt standardı talep edebilir. Değerler alanında ise kendi ahlaki yargısını sorgulanamaz görüp farklı bir değer anlayışını, gerekçelerini anlamaya çalışmadan doğrudan “ahlaksızlık” olarak niteleyebilir. Bu örneklerin ortak noktası belirli bir siyasal, dinsel veya ahlaki görüşe sahip olmak değildir. Sorun, kişinin kendi görüşü ile karşı görüşü değerlendirirken aynı epistemik ölçütleri kullanmamasıdır. Günümüzün dijital iletişim ortamları bu kapanmayı daha da güçlendirebilir. İnsanlar çoğu zaman kendi görüşlerine yakın kaynakları takip ettikçe benzer düşüncelerle daha sık karşılaşır, karşıt görüşlerle daha az temas eder. Böylece kendi çevresinde sürekli tekrar edilen iddiaları, bağımsız olarak sınanmamış olsa bile, apaçık gerçekler gibi algılamak kolaylaşır. Fakat burada asıl sorun yalnızca bilgi kaynaklarının daralması değildir. Belirleyici olan, kişinin farklı bir görüşle karşılaştığında onu anlamaya, kanıtlarını incelemeye ve kendi görüşünü yeniden değerlendirmeye ne ölçüde açık olduğudur.

.

Peki, kişi kendi kanaatini kanıt ve eleştiri karşısında kapattığında bunun sonuçları yalnızca kendi düşünme biçimiyle mi sınırlı kalır? Epistemik inatçılık yalnızca bireyin öğrenme kapasitesini zayıflatmaz; ortak düşünme imkânını da daraltır. İnsanlar birbirlerinin gerekçelerini anlamaya çalışmadıklarında tartışma, ortak bir hakikati araştırma faaliyetinden çıkıp mevcut pozisyonların savunulduğu bir mücadeleye, deyiş yerindeyse kör dövüşüne dönüşür. Akademik ortamda eleştiriyi kişisel saldırı olarak görmek, kamusal alanda grup aidiyetini kanıtın önüne geçirmek, aile ve arkadaşlık ilişkilerinde ise kendi yorumunu karşısındakinin açıklamasından üstün tutmak, aynı epistemik kapanmanın farklı görünümleridir.

.

Epistemik inatçılık aynı zamanda manipülasyona açık bir zemin de oluşturabilir. Kişi kendi grubunun bilgi kaynaklarına koşulsuz güvenmeye başladığında, o grubun sunduğu bilgileri yeterince sorgulamadan kabul edebilir. Kendisini eleştiriye kapattıkça daha bağımsız hâle geldiğini düşünebilir; oysa eleştirel değerlendirme kapasitesini sınırladığı ölçüde başkalarının yönlendirmesine daha açık hâle gelmektedir. Epistemik bağımsızlık, her şeye karşı çıkmak değil, farklı kaynaklardan gelen iddiaları aynı ölçütlerle değerlendirebilmektir. Tan bu bağlamda, epistemik kararlılık ile epistemik inatçılığı da birbirinden ayırmak gerekir. Eleştiriye açık olmak, her eleştiriyi kabul etmek anlamına gelmez. İnsan güçlü kanıtlarla desteklenen bir görüşünü sırf başkaları itiraz etti diye terk etmek zorunda değildir. Gerekçesiz biçimde sürekli görüş değiştirmek de sağlıklı bir epistemik tutum değildir. Epistemik erdem, ne her görüşe direnmek ne de her itiraz karşısında geri çekilmektir. Asıl mesele, kişinin kendi görüşünü savunurken karşı kanıtları gerçekten değerlendirmesi ve gerekçeler değiştiğinde sonucunu değiştirmeye ilke olarak hazır olmasıdır.

.

Belki de epistemik inatçılığın en büyük tehlikesi, insanın kendi yanılabilirliğini unutmasıdır. İnsan düşünebilen, gerekçelendirebilen ve bilgi üretebilen; fakat aynı zamanda yanılabilen bir varlıktır. Felsefi düşüncenin önemi de bu ikili durumu birlikte kavramasında yatar. Felsefe insana yalnızca belirli cevaplar vermez; sahip olduğu cevapların gerekçelerini, sınırlarını ve hangi koşullarda değişmesi gerektiğini de sorgulatır. Bu nedenle felsefi tutum, kesinlik arayışından vazgeçmek değil, kesinlik iddialarının gerekçelerini sınamaya devam etmektir.

.

Epistemik erdem, her konuda kuşku duymak değil, kanıt ile kanaat arasındaki mesafeyi koruyabilmektir. İnsan bir görüşe sahip olabilir, onu savunabilir ve ondan güçlü biçimde emin olabilir. Fakat görüşünü kendi kimliğinin değişmez bir parçasına dönüştürdüğünde, onu eleştiren her şeyi kendisine yönelmiş bir saldırı olarak görmeye başlayabilir. O noktada insan hakikati araştıran bir özne olmaktan çıkıp kendi kanaatini koruyan bir özneye dönüşür. Epistemik inatçılığın asıl tehlikesi de burada ortaya çıkar. İnsan yanılabileceğini unuttuğunda, yalnızca hata yapma ihtimalini değil, öğrenme imkânını da kaybetmeye başlar.