MEVSİMLİK GEÇİCİ ÖĞRETMENLER

Eğitim Bilimleri - Özgür Bozdoğan

Ücretli öğretmenler veya mevzuatta yer aldığı şekliyle ders ücreti karşılığında çalışan öğretmenler için yine iş başvurusu yapma mevsimi geldi. Kadrolu öğretmenlerin yaz tatilinde oldukları aylarda ücretli öğretmen arkadaşlar, bir sonraki yıl alacakları düşük ücretler için başvurularını yapıp ilçe müdürlüklerinin istediği formları doldurmakla uğraşıyorlar.

Ücretli olarak çalışan öğretmenlerin bir bölümü gerçekten öğretmen ve ataması yapılmadığı için çaresiz şekilde ders ücreti karşılığında çalışmak zorunda kalıyor. Bir taraftan atanmak için sınavlara hazırlanıyor, başarılı oluyor ama mülakatlarda eleniyor ya da düşük kontenjanlardan dolayı ataması yapılmıyor. En acı olanı ise mülakatlarda elenen öğretmenlerin, yani yetersiz bulunanların, sonradan ilçe millî eğitim müdürlükleri tarafından ücretli öğretmen olmak için aranması oluyor.

ÖĞRETMEN AÇIĞI HEP VARDI

Ders ücreti karşılığında öğretmen çalıştırmak gibi, dönemin koşullarına ve gereksinimine göre öğretmen açığını kapatmak için kadrolu öğretmen istihdamı dışında öğretmen çalıştırmak Cumhuriyet tarihi boyunca karşımıza çıkmıştır.

Kurtuluş Savaşı sonrasında okuma yazma oranının düşüklüğü ve öğretmen sayısının azlığı, yeni Cumhuriyet yönetimini farklı istihdam seçeneklerine zorunlu olarak yöneltmiştir. Geçici ve vekil öğretmenlik bunların en yaygın olanıydı. Askerliğini yapmış çavuşlar, ortaokul veya lise mezunları o dönemde okullarda öğretmen olarak çalıştı. Köy eğitmenleri kursları, uzun süre devam eden yedek subay öğretmenlik, hızlandırılmış kurslar ve sınavlarla öğretmen olarak görevlendirmeler yapıldı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, özellikle 1920–1940 arasında uygulanan değişik öğretmen istihdam biçimleri ile günümüzdeki ücretli öğretmenlik uygulaması; çıkış noktası itibarıyla birbirine benzese de felsefe, nitelik, hukuki statü ve toplumsal hedef bakımından temelden farklılaşır.

ESNEK ÖĞRETMEN İSTİHDAMINDA BENZERLİKLER VE FARKLAR

Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan acil öğretmen istihdam politikaları ile günümüzdeki ücretli öğretmenlik uygulaması, kök nedenleri ve başvurdukları yöntemler açısından ilk bakışta benzerlikler taşır. Her iki dönemin görünürdeki ortak noktasını, sınıfların öğretmensiz kalmasını önleme ve kriz anlarında pratik bir çözüm üretme amacı oluşturur. Bu doğrultuda hem 1920–1940'lı yıllarda hem de günümüzde, alan dışından kişilerin kamu okullarında öğretmenlik yapmasına olanak tanınmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında okuma-yazma bilen asker çavuşlar veya lise mezunları göreve çağrılırken, günümüzde alan dışı lisans ve ön lisans mezunlarının ders ücreti karşılığında görevlendirilmesi, öğretmen açığını gidermek odaklı benzer bir yönteme dayanır.

Buna karşın iki dönem arasındaki en temel ayrışma, öğretmen arzı ve uygulamanın arkasındaki politik yaklaşım noktasında ortaya çıkar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkede "yetişmiş öğretmen yokluğu" yaşanıyordu ve devlet, mevcut olanaksızlıklar içinde zorunlu olarak esnek modellere başvurdu. Günümüzde ise ortada bir öğretmen yokluğu değil, atama bekleyen yüzbinlerce eğitim fakültesi mezunu öğretmen adayı bulunmaktadır. Siyasi iktidarın atama bekleyen öğretmenleri kadroya atamak yerine, bütçe tasarrufu ve esnek istihdam anlayışıyla ücretli öğretmenliği tercih etmesi, tarihsel bir zorunluluktan ziyade tamamen politik bir tercihtir. Bu tercih, kamuda güvencesiz ve ucuz işgücü alanları yaratırken, eğitimde sürekliliği ve niteliği doğrudan zedelemektedir.

Geçici çözümlere yüklenen işlev ve geleceğe bakış açısı da iki dönemde tamamen farklıdır. Erken dönem Cumhuriyet yöneticileri, esnek uygulamaları asli hedefe ulaşmada yalnızca geçici bir köprü olarak kurgulamış; kısa sürede Köy Enstitüleri ve İlköğretmen Okulları gibi kalıcı kurumlar inşa ederek bu acil yöntemleri kademeli olarak tasfiye etmiştir. Günümüzde ise ücretli öğretmenlik, geçici bir tedbir olmaktan çıkıp kamusal eğitimin kalıcı ve idari bir istihdam modeline dönüştürülmüştür.

Hukuki statü, özlük hakları ve toplumsal işlev açısından bakıldığında da bu dönüşüm belirginleşir. Cumhuriyet döneminin geçici eğitmenleri zamanla devlet memuru statüsüne entegre edilip lojman, arazi ve maaş güvencesiyle birer "toplumsal kalkınma ve aydınlanma önderi" haline getirilirken; günümüz ücretli öğretmenleri 657 sayılı Kanun'un 89. maddesi kapsamında güvencesiz bırakılmıştır. Yalnızca girdiği ders saati kadar ücret alan, resmi tatillerde ve yarıyıl tatilinde geliri kesilen, SGK primleri dahi tam yatırılmayan bu öğretmenler, sistem içinde her an gözden çıkarılabilecek teknik birer ders doldurucu konumuna itilmektedir.

ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİĞİN KISA TARİHİ

Türkiye’de 1965 yılında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 89. maddesiyle yasal zemini oluşturulan ücretli öğretmenlik uygulaması, doğuşu itibarıyla 1960’lı yılların hızlı nüfus artışı, kentleşme ve nitelikli insan kaynağı yetersizliği gibi toplumsal gerçeklerin bir ürünüydü. O dönemde devletin bütçe kısıtları ve öğretmen yetiştiren kurumların kapasite yetersizliği nedeniyle sınıfların boş kalmasını önlemek amacıyla oluşturulan bu mekanizma, asli görevlilere ek ders verilmesi zemininde kurgulanmıştı. Ancak 1970’lerin derin siyasi krizleri, toplumsal kutuplaşmalar ve ekonomik çalkantıları sürecinde, 1974 (KHK/12) ve 1975 (1897 sayılı Kanun) düzenlemeleriyle 89. maddeye "açıktan atanacaklar" ibaresi eklendi. Böylesi bir hukuki esnetme, devletin kronikleşen öğretmen açığını kamu personeli olmayan sivillerle kapatmasının yolunu açarak, geçici bir tedbirin kamusal istihdamın kalıcı bir parçasına dönüştürmeye başladı.

2000’li yıllara gelindiğinde, Neoliberal ikili eğitim politikaları ve kamuda esnek, güvencesiz istihdam arayışları, ücretli öğretmenliği sistemin asli unsurlarından biri haline getirdi. 2006 yılında çıkarılan 2006/11350 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile uygulamanın sınırları ve ders saati esasları detaylandırılarak bürokratik bir standarda oturtuldu. Bu dönem, eğitim fakültelerinden mezun olan yüz binlerce öğretmenin atama beklediği, ancak bütçe disiplini ve tasarruf gerekçeleriyle kadrolu atamaların kısıtlandığı bir dönemdi. Devlete maliyeti son derece düşük olan, resmi tatillerde ücreti kesilen ve SGK primleri dahi eksik yatan bu güvencesiz çalışma modeli; siyasi iktidarın bütçe yükünü hafifletme ve esnek işgücü rejimini kamuda yaygınlaştırma tercihinin somut bir göstergesi oldu.

2010’lu yıllardan itibaren atama bekleyen öğretmen sayısının ciddi oranda artması ve Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) etrafında şekillenen toplumsal adalet tartışmaları, ücretli öğretmenliği derin bir meşruiyet krizine sürükledi. 2018 yılında çıkarılan 703 sayılı KHK ile sistemin yürütme yetkisi Cumhurbaşkanlığına devredilerek kararlar tamamen merkezileştirildi. Aynı süreçte, yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında asgari ücretin dahi altında kalan ücretli öğretmen gelirlerini iyileştirmek adına ders ücreti katsayılarında dönemsel artışlar yapıldı. Ancak yapılan bu düzenlemeler, öğretmenlik mesleğinin saygınlığını ve uzmanlık statüsünü eriten, güvencesizliği kurumsallaştıran siyasal tercihler olmanın ötesine geçemedi.

Bu süreçteki en kırılgan ve tartışmalı hukuki adım ise 2018 yılında 7103 sayılı Torba Kanun ile 652 sayılı KHK’ya eklenen Geçici 15. madde düzenlemesi oldu. Bu adımla, en az 540 gün ücretli öğretmenlik yapmış kişilere KPSS puanı şartıyla 5 bin sözleşmeli kadro hakkı tanındı. İktidar tarafından "yıllarca zor koşullarda tecrübe kazanmış emektar öğretmenlerin ödüllendirilmesi" gerekçesiyle savunulan bu hamle, toplumsal taraflar ve muhalefet cephesinde çok sert eleştirilere yol açtı. Eleştirilerin odağında; yıllarca KPSS'de yüksek puanlar alarak liyakatle atanmayı bekleyen yüz binlerce gencin hakkının gasp edildiği ve fırsat eşitliğinin çiğnendiği vurgusu yer aldı.

Ayrıca bu 2018 kadro aktarımı, ücretli öğretmenlik uygulamasının yalnızca ucuz işgücü yaratma aracı değil, aynı zamanda "siyaseten dağıtılan örtülü kadrolar" olduğu yönündeki eleştirilere neden oldu. Yerel bürokrasi ve siyasi mekanizmalar aracılığıyla kimlerin ücretli öğretmen olarak görevlendirildiğinin denetlenemediği bir yapıda, bu kişilerin doğrudan kadroya geçirilmesi; sistemin liyakati baypas eden siyasal bir kayırmacılık ve seçmen konsolidasyonu aygıtına dönüştürüldüğü iddialarını doğruladı. Sonuç olarak, 1965'teki "zaruret" gerekçesinden 2000'lerin "siyasi iktidar tercihine" uzanan bu süreç; güvencesizliği, liyakatsizliği ve toplumsal adalet erozyonunu derinleştiren politik bir hikâyeye dönüştü.

ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK EŞİTSİZLİKTİR

Gelinen noktada, yapılan araştırmalar Türkiye’deki öğretmen açığının boyutlarını net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye genelinde norm kadro açığı yüz binlerle ifade edilirken, bu büyük boşluk kadrolu atamalar yerine 80 binin üzerinde ücretli öğretmen görevlendirmesiyle kapatılmaya çalışılmaktadır. Üstelik 2024 yılında yürürlüğe giren Öğretmenlik Mesleği Kanunu ile öğretmen atama sisteminde köklü bir değişime gidilmiş; atamalar Akademi Giriş Sınavı (AGS) sonrasında Millî Eğitim Akademisi’nde verilecek uzun hazırlık eğitimine bağlanmıştır. Adayların akademideki eğitimi tamamlamasının ardından atamalarının yapılacak olması, kadrolu öğretmenlerin göreve başlama sürecini ciddi anlamda zamana yaymakta ve okullardaki öğretmen açığının daha da büyümesine yol açmaktadır. Sürecin bu şekilde uzaması ise kaçınılmaz olarak idareleri sınıfları boş bırakmamak adına yeniden ücretli öğretmenlik uygulamasına sığınmaya zorlamakta, güvencesiz istihdam kısırdöngüsünü daha da derinleştirmektedir.

Kadrolu atama süreçlerinin yavaşlatılması ve ücretli öğretmen sayısındaki bu sürekli artış, öğrencilerin en temel hakkı olan "eğitim hakkından eşit yararlanma" ilkesini doğrudan zedelemektedir. Sık sık öğretmen değiştirmek zorunda kalan, pedagojik formasyonu veya alan yeterliliği bulunmayan kişilerin derse girdiği sınıflarda eğitim alan öğrenciler ile kadrolu ve deneyimli öğretmenlerle yoluna devam eden öğrenciler arasında çok ciddi bir nitelik uçurumu oluşmaktadır. Bu durum; LGS ve YKS gibi yaşamsal önem taşıyan merkezi sınavlarda, Liselere Geçiş ve Yükseköğretim Kurumları Sınavı başarılarında, hatta Ortaokul ve Ortaöğretim Başarı Puanlarında (OBP) doğrudan olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Tamamen kamusal bir hizmet olan eğitimin bu şekilde piyasalaştırılması ve güvencesizleştirilmesi, öğrencilerin öğrenim çıktılarını düşürerek sosyo-ekonomik açıdan geride kalan çocukların aleyhine derin bir eşitsizlik yaratmaktadır.

Öte yandan mesele, aynı okul çatısı altında yan yana çalışan öğretmenlerin insan onuruna yaraşır çalışma hakkı açısından da kabul edilemez bir boyuttadır. Aynı müfredatı okutan, aynı nöbeti tutan, aynı sınıflarda benzer sorumlulukları üstlenen ücretli öğretmenlerin; meslektaşları olan kadrolu öğretmenlerle eşit mali, sosyal ve özlük haklarına sahip olmaması açık bir emek sömürüsüdür. Resmi tatillerde ve yarıyıl tatilinde maaşı kesilen, SGK primi eksik yatırılan ve her an işini kaybetme korkusu yaşayan bir öğretmenden nitelikli bir eğitim hizmeti beklemek de gerçekçi değildir. Sonuç olarak, hem çocukların üstün yararı ve eğitim hakkından eşit yararlanabilmesi hem de öğretmenlik mesleğinin saygınlığının korunması için esnek ve güvencesiz bir model olan ücretli öğretmenlik uygulaması derhal sonlandırılmalı; tüm öğretmenler güvenceli ve kadrolu istihdam edilmelidir.