ZORUNLU EĞİTİM GELECEĞİMİZDİR…

Eğitim Bilimleri - ÖZGÜR BOZDOĞAN

ZORUNLU EĞİTİM GELECEĞİMİZDİR…

ÖZGÜR BOZDOĞAN

İki yıla yakın bir süredir malum bir çevre, zorunlu eğitimin süresinin kısaltılmasına yönelik bir kampanya yürütüyor. Zorunlu eğitim karşıtı olan bu kesim, çeşitli araçlarla zorunlu eğitimin kaldırılması veya süresinin kısaltılması konusunda toplumsal rıza oluşturmaya çalışıyor; zorunlu eğitimin süresinin uzun olduğuna dair bir algıyı yerleştirmek için çabalıyor. Bu faaliyete Millî Eğitim Bakanlığı yönetimi de farklı dönemlerde farklı biçimlerde katkı sunmaya çalışmaktadır.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, farklı zamanlarda katıldığı programlarda zorunlu eğitimin süresinin uzun olduğu ve kısaltılması gerektiği konusunda çeşitli açıklamalarda bulundu. Bu konuda kamuoyunda bir tartışma olduğunu, MEB’in de bu tartışmayı izlediğini belirtti.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 5 Ekim 2025 tarihinde katıldığı bir TV programında bu konuda sona gelindiğini, bir rapor hazırlandığını ve ilk kabine toplantısında bir karar alınacağını ifade etti; ayrıca bir sonraki eğitim-öğretim yılında bu kararın uygulanacağını belirtti. Ancak süreç bu şekilde ilerlemedi ve konu gündeme getirilmedi. Bu ertelemenin nedeninin olası bir genel seçimde alınacak halk desteği kaygısı olması güçlü bir olasılıktır.

Zorunlu eğitimin kısaltılmasına yönelik gündem eskisi kadar yoğun tartışılmamakla birlikte, dönem dönem bildik isimlerce yeniden gündeme getirilmekte ve bu konuda MEB’e adım atma çağrıları yapılmaktadır. Bu anlamda 31 Temmuz 2026 tarihinde Yusuf Kaplan tarafından yazılan "12 yıllık zorunlu eğitim ülkeyi intiharın eşiğine sürüklüyor; derhal son verilmelidir!" başlıklı yazı, son örnek olarak kabul edilebilir.

ZORUNLU EĞİTİM KARŞITLARI…

Zorunlu eğitimin süresinin tırpanlanması ya da kademeler arası geçişlerin esnetilerek eğitimin işlevsizleştirilmesi yönündeki bu sistematik çabalar, tesadüfi söylemlerden ibaret değildir. Aksine, belirli ideolojik odakların koordineli biçimde yürüttüğü bir algı yönetiminin sonucudur. Bu kampanyanın en kurumsal ve agresif yürütücülerinden biri olan Maarif Platformu, kuruluşundan itibaren kamusal ve zorunlu eğitim modelini hedef almaktadır. Platform; düzenlediği çalıştaylar, yayımladığı bildiriler ve hazırladığı politika belgeleriyle 12 yıllık zorunlu eğitimi adeta toplumsal yapının, aile düzeninin ve ahlaki değerlerin çözülmesinden sorumlu ana sorumlu olarak göstermektedir.

Maarif Platformunun sunduğu raporlarda, devletin eğitimdeki düzenleyici ve zorunlu rolü bir "müdahale" olarak tanımlanmakta; eğitimin bireyin ve ailenin inisiyatifine bırakılması gerektiği savunularak kamusal eğitimin tasfiyesine entelektüel bir gerekçe üretilmeye çalışılmaktadır. Zorunlu eğitimin kademelerinin parçalanması, lise öğreniminin isteğe bağlı hale getirilmesi veya açık öğretim kanallarının genişletilmesi gibi öneriler, Platformun ideolojik bagajının en somut çıktılarıdır.

Benzer şekilde, iktidara yakınlığı ve yetkili sendika konumunda bulunmasıyla bilinen Eğitim-Bir-Sen de bu sürece "sosyolojik ve idari zemin" üretme gayretine girmiştir. Sendika, belirli aralıklarla yayımladığı saha araştırmaları, algı anketleri ve "Eğitime Bakış" raporlarında zorunlu eğitimin süresini sürekli bir tartışma nesnesi haline getirmektedir.

Eğitim-Bir-Sen tarafından yapılan anket çalışmalarında; lise çağındaki öğrencilerin okulda bulunma sürelerinin, müfredat yoğunluğunun ve okul ortamlarının yetersizliği öne sürülerek velilerin ve toplumun zorunlu eğitimden memnun olmadığı iddiaları işlenmektedir.

Yönlendirici sorularla elde edilen anket sonuçları, "toplumun talebi" söylemiyle sunulmaktadır ve 12 yıllık kesintisiz ya da kademeli zorunlu eğitimin kısaltılması gerektiğine teknik bir gerekçe olarak sunulmaktadır. Eğitim-Bir-Sen’in bu tutumu, kamusal ve bilimsel eğitimi savunmak yerine, iktidarın ve muhafazakâr çevrelerin eğitim politikalarını meşrulaştırma görevini üstlendiğini açıkça göstermektedir.

Siyasal alanda ise HÜDA PAR, zorunlu eğitimin toplumsal yapıyı bozduğu, muhafazakâr değerlerle çatıştığı, gençlerin erken yaşta evlenmesini ve hayata atılmasını engellediği yönündeki beyanatlarıyla bu kampanyanın en radikal sözcülüğünü üstlenmiştir.

Millî Eğitim Bakanı da söz konusu platformların, sendikaların ve siyasi yapıların yürüttüğü bu söylemleri dayanak göstererek kamuoyunda zorunlu eğitimin kısaltılmasına dönük geniş bir mutabakat ve talep oluştuğunu iddia etmektedir. Ancak zorunlu eğitim karşıtı kesimin oldukça dar ve sınırlı bir çevre olduğunu, bu konuda genel bir kabul olmadığının altının çizilmesi gerekmektedir. Ayrıca, Bakanlığın görevi, belirli ideolojik grupların taleplerini "kamuoyu arzusu" olarak sunmak değil; Anayasa ile güvence altına alınmış kamusal, parasız ve nitelikli eğitim hakkını korumak ve geliştirmektir.

ZORUNLU EĞİTİM KARŞITLARININ GEREKÇELERİ

Bakanlığın ve zorunlu eğitim karşıtı kesimlerin bu değişikliği halka benimsetmek ve toplumsal rıza üretmek adına farklı zamanlarda ileri sürdüğü gerekçeler incelendiğinde, bu gerekçelerin bilimsel pedagoji ve kamusal eğitim anlayışına uygun olmadığı görülmektedir:

İlk olarak öne sürülen "bilgiye erişimin kolaylaştığı bir çağda 12 yıllık eğitimin uzun olduğu" iddiası kabul edilemez bir yaklaşımdır. Bu iddia, okulu ve eğitimi sadece "bilgi aktarılan bir mekanik alan" olarak gören bir anlayışın yansımasıdır. Oysa okul, yalnızca müfredat bilgilerinin ezberletildiği bir kurum değil; çocuğun sosyalleştiği, eleştirel düşünmeyi öğrendiği, akranlarıyla iletişim kurduğu, sanatsal ve fiziksel becerilerini geliştirdiği, yani bütüncül gelişimini tamamladığı kamusal bir yaşam alanıdır. İnternet ve dijital araçların varlığı, okulun sunduğu bu kamusal ve pedagojik sosyalleşme işlevinin yerini tutamaz.

İkinci olarak dile getirilen "zorunlu eğitimin evlilik yaşını geciktirdiği ve aile kurulmasını engellediği" gerekçesi ise tamamen belirli bir yaşam biçimini topluma dayatma çabasıdır. Çocuk yaştaki bireylerin ve gençlerin eğitim hakkını elinden alarak onları erken yaşta evliliğe yönlendirmeyi örtük biçimde meşrulaştıran bu anlayış, çağdaş hukuk ilkeleriyle ve çocuk haklarıyla tamamen çelişmektedir. Eğitim süresi, belirli bir yaşam biçiminin ya da geleneksel aile kalıplarının idamesi üzerinden değil; çocukların bireyleşmesi ve kamusal yaşama eşit katılımı üzerinden kurgulanmalıdır.

Bir diğer gerekçe olarak sunulan "iş yaşamına geç atılma ve ara eleman ihtiyacı" söylemi ise çocukların doğrudan piyasa için ucuz iş gücü olarak görülmesinin bir sonucudur. Çocukları 14-15 yaşlarında örgün eğitim dışına çıkararak MESEM ve benzeri yapılar üzerinden ucuz iş gücü haline getirmek, geleceğimiz olan çocukların kamusal eğitim hakkını ellerinden almak demektir. Piyasanın ara eleman ihtiyacı gerekçe gösterilerek zorunlu eğitimin tırpanlanması, eğitimde fırsat eşitliğini yok ederek alt sosyo-ekonomik sınıfların çocuklarını güvencesiz geleceğe mahkûm etmek anlamına gelir.

Tüm bu söylem, gerekçe ve ideolojik kuşatma, Yusuf Kaplan’ın 31 Temmuz 2026 tarihli "12 yıllık zorunlu eğitim ülkeyi intiharın eşiğine sürüklüyor; derhal son verilmelidir!" başlıklı yazısında en keskin ve yalın biçimiyle somutlaşmaktadır. Kaplan, söz konusu yazısında zorunlu eğitimi doğrudan toplumsal, kültürel ve ahlaki bir "yıkım projesi" olarak tarif etmekte; 12 yıllık eğitim sürecini adeta ülkenin geleceğine indirilmiş bir darbe olarak sunmaktadır. Yazısında ileri sürdüğü "zorunlu eğitimin kuşağı köksüzleştirdiği, aile yapısını dinamitlediği ve gençliği medeniyet iddialarından uzaklaştırdığı" iddiaları, pedagojik bir analize değil, açıkça laik ve kamusal eğitime duyulan ideolojik husumete dayanmaktadır. Kaplan’ın yazısında kullandığı felaket dili, eğitimi bir kamu hizmeti ve insan hakkı olarak gören evrensel yaklaşımla tamamen çelişmektedir. Zorunlu eğitimi "intihar" olarak nitelendirmek; kız çocuklarının örgün eğitimde kalmasını, alt gelir grubundaki çocukların eğitim aracılığıyla yaşamlarında anlamlı değişiklikler yapabilme olasılığını ve bireyin özgürleşme olanağını bir sorun olarak gören yaklaşımın ulaştığı noktayı göstermektedir.

Daha da vahim olanı, zorunlu eğitime ve bilimsel esaslara sert şekilde karşı çıkan isimlerin Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Millî Eğitim Akademisine davet edilmesi, geleceğin öğretmen adaylarıyla bir araya getirilmesidir. Öğretmen yetiştirme süreçlerinin niteliğini ve pedagojik niteliğini belirlemekle görevli bir Akademide, konuşmacı olarak çağırılan isimler büyük bir tartışma konusudur.

Okulun kamusal işlevini reddeden, zorunlu eğitimi "ülkeyi intihara sürüklemekle" itham eden bir anlayışın, genç öğretmen adaylarına verebileceği veya öğretebileceği pedagojik, bilimsel ve mesleki tek bir değer bulunmamaktadır. Kamusal eğitimden ve okullardan sorumlu olan Millî Eğitim Bakanlığının, eğitim kurumlarını ve zorunlu eğitimi hedef alan figürleri öğretmenlerin karşısına çıkarması, Bakanlığın kendi varlık sebebiyle ve izlemesi gereken kamusal sorumlulukla bağdaşmamaktadır.

ZORUNLU EĞİTİMDEN VAZGEÇİLEMEZ

Pandemi dönemi, okulun çocuğun korunmasındaki en önemli koruma kalkanı olduğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermişti. Okulu çocuğun yaşamından çıkardığınızda çocuk tamamen korumasız ve tehlikelere açık hale geliyor. Zorunlu eğitimin kaldırılması veya süresinin kısaltılması çocuğun erken yaşta okulun sağladığı koruma kalkanından mahrum kalması anlamına gelir.

Suç ve çocuklarla ilgili yoğun tartışmalar yaşadığımız, çocukların karıştığı suç vakalarında ciddi şekilde artış yaşandığı bir dönemde zorunlu eğitimin kaldırılmasının veya süresinin kısaltılmasının ciddi sosyal sonuçlarının olacağı da açıktır. Çocukların, sosyal politikalarla desteklenmediği koşullarda zorunlu eğitimin süresinin kısaltılmasını tartışmak da mümkün değildir.

Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, zorunlu eğitimin süresine ve varlığına dönük sürdürülen bu tartışmalar, basit bir "yıl ve kademe hesabı" ya da "teknik eğitim reformu" meselesi değildir. Zorunlu eğitimin kısaltılması veya kaldırılması tartışması; doğrudan nasıl bir toplumda yaşayacağımız, çocuklarımıza nasıl bir gelecek sunacağımız ve yaşam biçimimizin ne olacağı ile ilgili temel bir varlık mücadelesidir. Zorunlu eğitimin zayıflatılması; kız çocuklarının okuldan uzaklaştırılması, çocuk işçiliğinin meşrulaştırılması ve toplumsal eşitliğin tamamen ortadan kaldırılması demektir. Bu nedenle zorunlu eğitimi korumak ve süresini eksiksiz uygulamak, geleceğimize sahip çıkmaktır.