Eğitimde Otorite Krizi

Eğitim Bilimleri - Prof. Dr. Mehmet ŞİŞMAN

Eğitimde Otorite Krizi

Mehmet Şişman (Prof. Dr.)[1]

Kriz (crisis), toplumsal, kurumsal ve kişisel açılardan sıklıkla duyduğumuz bir kelimedir. TDK'ye göre kriz; bir ülke, kuruluş veya bireyin hayatında görülen güç dönem, bunalım, buhran… şeklinde açıklanır. Ekonomi, siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji, eğitim bilimleri gibi farklı alanlarda da ekonomik kriz, siyasi kriz, toplumsal kriz, insani kriz vb. isim tamlaması şeklinde kullanıldığında kriz, ilgili alanlarda yaşanan olağan dışı bazı problem ve durumları ifade eder. Eğitim alanında yaşanan bazı sorunlar da farklı ifadeler yanında bir kriz hali olarak da tanımlanır. Modern toplumlarda modern eğitimin ve okulun sorunları, geçen yüzyılın ortalarından itibaren tartışılmaktadır. Bu konuda akla gelen isimlerden biri Hannah Arendt olup 1954’te yazdığı Geçmiş ve Gelecek Arasında adlı kitapta yer alan bir bölümün başlığı, Eğitimde Kriz “The Crisis in Education” adını taşımaktadır. Yazar, konuyu daha çok Amerika Birleşik Devletleri (ABD) açısından ele alarak bazı faktörlere bağlı şekilde açıklamaya çalışmıştır. Bu bağlamda söz konusu krizi, geleneksel eğitim yöntemlerinin terk edilmesi, ilerlemeci eğitim felsefesinin sorgusuz sualsiz bir biçimde kabul edilmesi, öğretmen otoritesinin zayıflaması, sonuçta eğitimde kalitenin düşmesiyle açıklamıştır. Krizin kökenini de eğitimle ilgili üç yanlış varsayıma dayandırmıştır. Bunlar; çocukların kendi dünyalarında özerk olduğu, yetişkinlerin sadece onlara rehberlik yapması gerektiği, öğretmenin herhangi bir konuyu öğretebileceği ve kendi alanında uzman olması gerekmediği, bilginin ancak yaparak yaşayarak öğrenilebileceği varsayımlarıdır. Ona göre modern eğitimde öğrenme, oyun ve etkinliklere indirgenmiş olup çocuklar, yetişkin dünyasından koparılmış; öğretmen otoritesi kaybolmuş; bilgi yerine beceriye odaklanan bir eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Yazar, bu durumun sadece ABD’ye özgü olmayıp modern toplumların içinde bulunduğu krizin genel bir yansıması olduğunu ifade etmiştir. Ona göre eğitimin özü, hem çocuğun gelişiminde hem de dünyanın devamlılığını sağlamada sorumluluk üstlenmeye dayanır.

Eğitim, nesiller arasında sosyal, kültürel, ahlaki vb. değerlerin aktarım süreci olup bu durum, belirli bir otorite zeminine ihtiyaç duyar. Kökeni, Latince“auctoritas”kelimesine dayanan otorite, sadece yönetimle ilgili bir kavram olarak emir verme gücü olmayıp aynı zamanda bir şeyi "büyütme", "çoğaltma" ve "meydana getirme" gücüyle ilişkili görülmektedir. Yönetimle ilgili bir kavram olarak otorite, en genel anlamıyla, kişi ya da grupların belirli bir düzen içinde davranmalarını sağlayan meşru güç olarak tanımlanır. Max Weber’e göre otorite, meşruiyet temeline dayalı olup geleneksel, karizmatik ve yasal-ussal otorite olmak üzere üçe ayrılır. Öğretmenler, mesleki uzmanlıkları ve kurumsal konumlarıyla sınıf içinde belirli bir yetki ve otoriteye sahip olmalıdır. Eğitim, sadece bilgi aktarım süreci olmayıp aynı zamanda toplumu ve toplumsal düzeni ayakta tutan temel değerleri aktararak toplumsal istikrar ve uyumu sağlayan bir süreç olarak görülür. Bu sürecin sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi ise, belirli bir otorite yapısının varlığına bağlıdır. Ancak dünyada yaygın bir biçimde eğitimde otorite krizi yaşandığına dair tartışmalar artmaktadır. Yirmi birinci yüzyılın okul ve eğitim ortamında öğretmenin konumu ve bilgi kaynağı olma vasfı ciddi bir biçimde erozyona uğramıştır. Hannah Arendt’in ileri sürdüğü gibi modern toplumlarda gelenekle bağların kopması, eğitimdeki otoriteyi de temelsiz bırakmıştır. Eğitimde otorite krizi, sadece okul ve sınıftaki disiplin sorunlarıyla ilgili olmayıp aynı zamanda öğretmenin epistemolojik ve ahlaki yönlerden konumunun sarsılması şeklinde de ortaya çıkmaktadır. Öğretmen yönünden otorite kurmaya çalışmak, genelde katı ve sert bir kişi olarak algılanma ve damgalanma riski taşırken, otorite boşluğu da sınıf yönetimini imkansız hale getirmekte; öğretmenlerin tükenmişlik duygusu yaşamalarına yol açmaktadır. Ancak burada öğretmen yönünden otorite kavramı ile otoriteryenlik ya da otoriter davranış arasındaki farkı ayırt etmek gerekir.

Modern eğitimin içinde bulunduğu krizi ele alan bir başka eser, Frank Furedi’nin, “Boşa Harcanan: Eğitim Neden Eğitmiyor/Wasted: Why Education Isn't Educating” adlı kitabı olup yazar, modern eğitim sisteminin içinde bulunduğu krizi, daha çok sosyolojik ve felsefi açılardan ele almıştır. Furedi’ye göre modern toplumda yetişkinlerin otoritesi ciddi bir biçimde aşınmaktadır. Yetişkinler; geleneksel, modern ve postmodern değerler arasından çocuklara hangi değerleri ve bilgileri tercih edip aktaracakları konusunda bir belirsizlik yaşamaktadır. Bu durum, eğitimde sorumluluğun, pedagoji konusundaki uzmanlara ve müfredat mühendislerine ihale edilmesine yol açmıştır. Kitapta, yetişkinlerin otoritesinin zayıflamasının beş temel sonucu şöyle ifade edilmiştir:

  • Geçmişin deneyimine ve akademik konuların otoritesine olan güvenin sarsılması,
  • Öğretmen statüsünün, “bilgiyi aktaran otorite” olmaktan çıkıp “kolaylaştırıcı” olmaya indirgenmesi,
  • Toplumun, yeni yetişen nesilleri sosyalleştirme yeteneğine olan güvenini kaybetmesi,
  • Okullara yüklenen rolün, toplumun çözemediği devasa sorunları çözmeye dönük şekilde genişlemesi,
  • Eğitimde yaşanan disiplin sorunlarının, entelektüel bir özdenetim oluşturma sürecinden çok kötü davranış yönetimi olarak görülmesi.

Furedi, politikacı ve eğitimcilerin, sürekli "hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz" söylemini kullanarak geçmişin bilgisini değersizleştirmesini eleştirmiştir. Zira bu anlayış, bilgiyi çok çabuk eskiyen bir meta olarak görerek eğitimin amacının da bilgiyi aktarmak değil, değişime uyum sağlama becerisi kazandırmak olduğunu iddia eder. Bu durum, onun tek kullanımlık pedagoji (throwaway pedagogy) dediği yüzeysel ve geçici yöntemlerin hakimiyetine yol açmaktadır. H. Arendt’ten de etkilenen Furedi, eğitimin doğası gereği muhafazakar/korumacı olması gerektiğini, yani yeni yetişen nesillere yeni bir dünya inşa edebilmeleri için mevcut dünyanın olduğu gibi öğretilmesi gerektiğini savunur. Ancak modern eğitim, entelektüel açıdan çocukları geçmişten koparmakta; ekonomik hedefler ve siyasi amaçlar için bir araç olarak görülmektedir. Buna göre eğitim; obeziteyle mücadele, çevre bilinci aşılama, iyi vatandaş yetiştirme ve iş gücü piyasası için “beceri kazandırma” gibi dışsal amaçların gerçekleşmesine yönelik bir araç olarak görülmekte; bu araçsallaştırma, akademik konuların bütünlüğünü bozarak eğitimi bir tür sosyal mühendislik projesine dönüştürmektedir.

Kitapta, son yıllarda eğitimcilerin, öğretmenin yeni rolüyle ilgili olarak sıklıkla kullandığı “öğrenmeyi öğretmek” gibi kavramların, konu odaklı akademik bilginin yerine geçirilmesi de şiddetle eleştirilmiştir. Müfredat mühendisleri, akademik bilgiyi dar veya seçkinci bularak dışlamakta; bunun yerine iletişim, takım çalışması ve eleştirel düşünme becerileri vb. gibi soyut yetenekleri ön plana çıkarmaktadır. Ancak yazar, bilgi olmaksızın düşünmenin de öğretilemeyeceğini, becerilerin ancak sağlam bir bilgi temeli üzerinde gelişebileceğini vurgulayarak eğitimin toplumu kurtaracak sihirli bir değnek olarak görülmesinin, eğitimin asıl işlevi olan entelektüel gelişim ve kültürel mirası aktarma görevinin ihmal edilmesine neden olduğunu savunmuştur. Eğitimin, içinde bulunduğu kriz ortamından kurtarılması için de şu önerilerde bulunmuştur:

  • Eğitimi siyasetten arındırma: Eğitim, günlük siyasi çekişmelerin ve sosyal reform projelerinin bir aracı olmaktan çıkarılmalıdır.
  • Eğitimde otoritenin restorasyonu: Öğretmenlerin profesyonel statüsü ve sınıftaki otoriteleri yeniden tesis edilmelidir.
  • Eğitimde bilgi odaklı müfredat: Eğitimin merkezine, değer taşıyan akademik bilgi konulmalıdır.
  • Eğitimde yerel inisiyatif: Eğitimde merkeziyetçi kontrol yerine, okullara ve öğretmenlere kendi profesyonel karar ve yargılarını kullanabilecekleri daha fazla özerklik verilmelidir.

Geleneksel toplumda eğitim, herkesin herkesten öğrendiği, herkesin herkes için bir öğrenme kaynağı ve rol model olduğu anlayışına dayanır. Dolayısıyla yetişkinler, gelecekte daha insani ve erdemli bir toplum inşa etme konusunda sadece kendi çocukları için değil, diğerlerinin de eğitiminde sorumluluk sahibi olup eğitimde temel motivasyon kaynağı söz konusu sorumluluk (mesuliyet) duygusudur. İlerlemeci eğitim anlayışı, yararcı (pragmatik) felsefeye dayanmakta olup toplumda bilgi ve değerler de dahil her şeyin bir değişme sürecinde olduğunu, insana yararlı olanın iyi ve doğru olduğu anlayışını yansıtır. Bu anlayış; çıkar/yarar/fayda gibi kavramlarla karakterize edilen bireyselliğe vurgu yapar; “biz” yerine “ben” kavramı ön plana çıkar. Varoluşçu felsefenin de etkisiyle toplumsal yaşamda çocuklara, “ben kendimle ilgili kararlarımı vermede özgür ve özerkim. Annem, babam ve öğretmenim olabilirsiniz, ancak bir birey olarak ben özerk bir varlığım, bana yol gösterecek hiç bir otorite yoktur….” anlayışı empoze edilmektedir. Bu anlayış, görsel ve sosyal medyada da yoğun olarak işlenmektedir.

Eğitimde otorite krizinin ortaya çıkması çok boyutlu bir durum olup bu konuda çeşitli faktörlerin etkisi söz konusudur. Bunların başında toplumsal dönüşümler gelmekte olup geleneksel toplumdan modern topluma, modern toplumdan postmodern topluma dönüşüm süreçlerinde gündeme gelen çeşitli akım ve ideolojilerin de etkisiyle otoriteye yönelik olarak bir sorgulama, güvensizlik ve başkaldırı eğilimleri ortaya çıkmıştır. Ailede, toplumda ve kurumlarda geleneksel hiyerarşik yapıların çözülmesi, eğitim kurumlarının ve öğrenme süreçlerinin yönetimini de etkilemiş; öğretmen, bilgi kaynağı olmaktan çıkmış; sınıftaki öğrenme sürecinde bir paydaş ve kolaylaştırıcı olarak görülmüştür. Giderek öğretmenin okul ve sınıf içindeki otoritesi zayıflamış, geleneksel öğrenci-öğretmen-veli ilişkileri dönüşmüş, ebeveynlerin eğitim sürecine müdahale düzeyi artmıştır. Diğer yandan aile yapısındaki değişme ve çözülmeye bağlı olarak aile içindeki geleneksel roller de dönüşmüş, ailedeki karar verme sürecinde çocuklar daha belirleyici bir konuma gelmiştir.

Eğitimde otorite; baskıcı ya da mutlak bir güç anlamına gelmeyip öğretmenin, öğrenciye rehberlik etmesi, öğrenme sürecini yapılandırması ve öğrenci gelişimini desteklemesi gibi belirleyici ve etkileyici rollerine vurgu yapar. Bu bağlamda öğretmen otoritesinin zayıflaması, öğrenmenin ve eğitim sürecinin niteliğini de doğrudan etkilemektedir. Dünyada ve toplumlarda meydana gelen teknolojik gelişmeler de otorite krizini derinleştiren önemli bir unsurdur. İnternet ve dijital medya sayesinde öğrenciler, bilgiye hızlı ve kolay bir biçimde erişebilmekte olup bu durum, öğretmenin bilgi üzerindeki tekelini ortadan kaldırmaktadır. Dünyada eğitimin, eğitim sistemlerinin ve bilginin demokratikleşmesi, olumlu gelişmeler olarak görülmekle birlikte öğretmenin rehberlik rolünün yeniden tanımlanamaması, eğitimde otorite boşluğu oluşturmaktadır. Diğer önemli bir neden de eğitim politikalarındaki istikrarsız ve sürekli değişmelerdir. Zira sık sık değişen mevzuat, müfredat, sınav sistemi, öğretmen yetiştirme politikaları gibi durumlar, öğretmenlerin motivasyonunu ve kurumsal güvenini zayıflatmaktadır. Öğretmenlik mesleğinin statüsündeki gerileme de öğretmen otoritesinin sorgulanmasına yol açmaktadır.

Eğitimde demokratikleşme ve katılım kapsamında velilerin okula ve öğrenme sürecine katılımı, eğitim sürecine artan müdahalesi, otorite krizinin nedenleri arasında yer almaktadır. Diğer yandan “öğretmen merkezli eğitimden” “öğrenci merkezli eğitime” dönüşüm sürecinde öğrenci merkezli eğitim anlayışının yanlış yorumlanması, velilerin okulun ve öğretmenlerin kararlarını doğrudan sorgulamasına, okul ve öğretmen özerkliğinin zarar görmesine neden olabilmektedir. Eğitimde otorite krizinin diğer bir sonucu da okulda ve sınıf içinde yaşanan disiplin sorunlarıdır. Öğrencilerin okul ve sınıf kurallara uyma konusundaki isteksizlikleri, öğretmenlerin sınıf yönetiminde bazı güçlükler yaşamalarına yol açmaktadır. Bu durum, öğrenme süresinin verimli kullanılmasını engellemekte; öğrenme iklimini ve öğrenmenin niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Eğitimde otorite krizinin bir diğer sonucu, öğretmenlerin yaşadığı tükenmişlik duygusudur. Sürekli olarak otoritesi sorgulanan ve kendisini yalnız ve desteklenmediğini hisseden öğretmenlerin iş doyumsuzluğu artmakta; kurumsal bağlılığı zayıflamaktadır. Bütün bu durumlar da eğitimin kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Öğrenciler açısından yaklaşıldığında ise eğitimde sağlıklı bir otorite yapısı, öğrencilerin sorumluluk duygusu geliştirmelerine yardımcı olurken otorite boşluğu da güvensizlik ve hedefsizlik hissi yaratabilmektedir. Dolayısıyla otorite krizi, öğrencilerin akademik ve sosyal yönlerden gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

Öğretmen yetiştirme programlarında, öğretmenlerin yönetim ve liderlik becerilerini geliştirmek için yer alan sınıf yönetimi ve öğretim liderliği gibi bazı dersler, tek başına yeterli olmayıp okullarda öğretmenlerin kurumsal olarak da desteklenmesi, mesleki özerkliklerinin korunması, toplumsal statülerinin güçlendirilmesi, otorite krizinin aşılmasında kritik bir rol oynayacaktır. Diğer yandan velilerle okul arasındaki ilişkilerin sağlıklı bir zemine oturtulması önemli olup dünyada ve Türkiye’de velilerin okula ve eğitim sürecine katılımı sürekli teşvik edilirken öğretmenlerin mesleki sınırlarına saygı duyulması da sağlanmalıdır. Bunun için de aile ve okul arasında etkili iletişim kanalları ve açık rol tanımları oluşturulmalıdır. Eğitim ve okul politikalarının oluşturulmasında uzun vadeli ve istikrarlı politikaların oluşturulması, eğitimin paydaşları arasındaki güven duygusunun yeniden tesis edilmesi, otoritenin meşruiyetini güçlendiren temel unsurlar olacaktır. Zira eğitimde otorite krizi, sadece öğretmen tutumlarıyla ilgili ferdi bir konu olmayıp toplumsal, kültürel ve yapısal faktörlerin bir sonucudur. Bu krizin görmezden gelinmesi, eğitim sisteminin ve okulun asli amaç ve işlevlerini gerçekleştirememesi sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle eğitimde yaşanan otorite krizini ortadan kaldırmak için söz konusu otorite; demokratik, katılımcı ve pedagojik bir anlayışla yeniden inşa edilmelidir. Eğitimde sağlıklı bir otorite yapısının oluşturulması, nitelikli bir eğitim ve sınıf ortamının vazgeçilmez koşullarından biri olmakla kalmayıp aynı zamanda nitelikli bir eğitimin de ön koşuludur. Eğitimde otorite krizini aşmak, geleneksel eğitim yöntemlerine geri dönmek olmayıp otoritenin meşruiyetini öğretmen, öğrenci, ebeveynler arasındaki ilişkiler bağlamında; bilgi, sınırlar, bağımsızlık, özerklik, özgürlük, güven gibi kavramlar ışığında yeniden tanımlamaktır.

Kaynaklar:

Arendt, H.(1954).Between Past and Future. içinde (The Crisis in Education).

Furedi, F.(2009).Wasted: Why Education Isn't Educating.

[1] Emekli Öğretim Üyesi. Toplum, Eğitim ve Kültür Araştırmaları (TEKA) Dergisi Baş Editörü