Akademik yükselme ve atanma kriterleri, ilk bakışta nesnel, ölçülebilir ve adil bir sistem kurma çabası gibi görünür. Sayılarla konuşan, puanlarla ilerleyen, belirli standartlara bağlanmış bir yapı… Ancak bu düzenin içine girildiğinde, yüzeydeki rasyonelliğin altında ciddi bir kırılganlık ve tutarsızlık barındırdığı hızla fark edilir. Çünkü akademi yalnızca ölçülebilir çıktılardan ibaret değildir; aynı zamanda zaman, bağlam, alan ve hatta şansla şekillenen bir süreçtir. Ne var ki mevcut sistem, bu çok katmanlı yapıyı çoğu zaman tek boyutlu kriterlere indirger. Üstelik bu kriterler yalnızca zaman içinde değişmekle kalmaz, üniversiteden üniversiteye de farklılık gösterir. Bir kurumda yeterli görülen bir akademik dosya, başka bir kurumda yetersiz bulunabilir. Aynı emeğin, aynı üretimin farklı yerlerde farklı karşılıklar bulması, akademik değerlendirmede ortak bir zeminin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Bu durum yalnızca bireysel bir belirsizlik yaratmaz; aynı zamanda akademik emeğin değerini göreli ve tartışmalı hale getirir.
En belirgin sorunlardan biri, kriterlerin süreklilik göstermemesi. Bir yıl önce “yeterli” kabul edilen bir akademik dosya (istenilen şartları sağladığı için), ertesi yıl “eksik” bulunabiliyor (değişen şartlardan dolayı). Aynı sayıda makale, aynı nitelikte yayınlar, hatta bazen daha fazlası… Ama değişen kriterler nedeniyle bir akademisyen ilerlerken diğeri aynı yerde sayıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; akademik emeğin zamansallığını hiçe sayan bir yaklaşımın sonucu. Akademisyen, yıllarını verdiği birikimin bir gecede değersizleşebileceği bir zeminde üretmeye zorlanıyor. Bu değişkenliğin en sert hissedildiği alanlardan biri ise güzel sanatlar. Zaten doğası gereği ölçülmesi zor, özgünlük ve yorum üzerinden ilerleyen bir alan, bir de sınırlı yayın olanaklarıyla karşı karşıya kalıyor. İstenen dizinler daralıyor, kabul edilen dergi sayısı azalıyor. Akademisyen, kendisinden talep edilen kriterleri karşılamak için makalesini hazırlıyor; ancak bu kez de yayınlayacak uygun bir mecra bulamıyor. Var olan dergiler ya sayıca yetersiz ya da yoğunluk nedeniyle yeni makale kabul etmiyor. Böylece ortaya tuhaf bir çelişki çıkıyor; sistem senden üretmeni istiyor, ama ürettiğini dolaşıma sokacak kanalları sana sunmuyor. Daha da ironik olan, bu sürecin büyük ölçüde akademisyenin kontrolü dışında gelişmesi. Bir makalenin kabul edilip edilmemesi, çoğu zaman yalnızca akademik niteliğe bağlı değil; derginin doluluğu, editoryal tercihleri, hatta dönemsel eğilimler belirleyici olabiliyor. Yani akademisyen, kendi emeğinin sonucunu doğrudan belirleyemediği bir yarışın içinde koşuyor. Bu durum, liyakat söylemini zayıflatırken yerini belirsizlik ve kaygıya bırakıyor.
Bu baskı ortamı zamanla akademisyenin düşünme biçimini de dönüştürüyor. Üretim, bir merakın, bir sorunun ya da bir ihtiyacın sonucu olmaktan çıkıp doğrudan bir “proje”ye indirgeniyor. Çünkü sistem proje istiyor. Akademisyen de buna karşılık her şeyi projelendirmeye başlıyor; öğrenciyi, dersi, arkadaşlık ilişkilerini… Sınıfa giren bir hocanın zihni, öğrencinin ne öğrendiğinden çok, bu süreçten nasıl bir çıktı üretilebileceğiyle meşgul oluyor. Oysa kimse ona “Bu derste öğrencine ne kattın?” diye sormuyor; sorulan tek şey, kaç çıktı ürettiği oluyor. Bu sayı mantığı, akademik ilişkileri de dönüştürüyor. Meslektaşlık, yerini stratejik ortaklıklara bırakıyor. “Ben senin adını yazayım, sen de benimkini yaz” gibi pratikler, etik bir sorundan önce sistemin teşvik ettiği bir davranış biçimine dönüşüyor. Böylece akademi, düşüncenin paylaşıldığı bir alan olmaktan çıkıp karşılıklı puan biriktirme mekanizmasına evriliyor. Öyle bir noktaya geliniyor ki, sanatın en öznel alanlarından biri bile sayısal karşılıklara indirgeniyor. Kişisel sergi ile karma sergi arasındaki farkın neredeyse yok denecek kadar az olması, üretimin niteliğiyle değil, sistemin onu nasıl puanladığıyla ilgilenildiğini gösteriyor. Daha da çarpıcı olan ise şu; bu durumu eleştirirken bile kendimi “puan” üzerinden konuşurken buluyorum. Yani sistem sadece üretimi değil, dili de dönüştürüyor. Sanat üzerine düşünürken, serginin etkisinden, izleyiciyle kurduğu ilişkiden ya da taşıdığı anlamdan değil; kaç puan getirdiğinden bahsetmeye başlıyoruz. Öte yandan üretim giderek standartlaşır; risk almak, deneysel olmak, farklı düşünmek yerine ölçülebilir olan tekrar edilir.
Hocalarımın isimlerini anmadan bu metni tamamlamak eksik kalır gibi geliyor. Lisansa başladığım dönemde hocalarımın hiçbiri henüz doçent ya da profesör değildi; ama bugün dönüp baktığımda, akademik unvanlarından çok bana bıraktıkları izlerle hatırlıyorum onları. Resimde malzemeyi ve dokuyu, geleneksel malzemeyle sınırlı düşünmemeyi; Cebrail Ötgün hocamdan, yorumlama ve özgün biçim arayışını; Atilla İlkyaz hocamdan, lekesel yaklaşımı, soyutlamayı ve nesneyi sorgulamayı; Ilgaz Özgen Topçuoğlu hocamdan, yüzey ve rengi; Adnan Yalım hocamdan, kavram ve sorgulamayı ise Yusuf Güven hocamdan öğrendim. Ama belki de en önemlisi, hepsinden öğrencinin sözünü ciddiye almayı, ona zaman ayırmayı ve bir düşünceyi birlikte büyütmenin ne demek olduğunu öğrenmiş olmamdı. Bugün ise düşünüyorum da, bana en çok şey öğreten bu hocaların hiçbirini yazdıkları makalelerle hatırlamıyorum. Aklıma gelen; sınıftaki duruşları, üretim biçimleri, yaptıkları resimler, açtıkları sergiler ve kurdukları ilişki oluyor. Elbette onlar da yazdılar, ürettiler, akademik metinler kaleme aldılar. Zaten tasarım, sanat ve düşünce alanlarında üretim; okuma, yazma ve uygulamanın birlikte ilerlediği bir süreçtir. Yazmak da tasarlamak kadar düşünsel bir eylemdir. Ancak bu süreç doğal akışında geliştiğinde anlamlıdır. Üzerinde kurulan baskı arttığında ise bu eylemler, düşüncenin derinleştiği alanlar olmaktan çıkıp yerine getirilmesi gereken görevlere dönüşür. O noktada yazı da, tasarım da, proje de birer “yükümlülük” halini alır.
En rahatsız edici olan ise, bu sistemin beni de dönüştürmüş olması. 1997 yılından beri akademisyenim; uzun yıllar boyunca kendimi dersle, üretimle, öğrencilerle kurduğum ilişki üzerinden tanımladım. Bugün ise kendimi giderek bir “başvuru yapan kişi” gibi görmeye başladığımı fark ediyorum. Bu farkındalık kolay taşınır bir şey değil. Çünkü mesele yalnızca dışarıdan dayatılan kriterler değil, o kriterlerin zihnin içine yerleşmesi. Artık bir arkadaşla vakit geçirirken bile zihnimin bir köşesinde “şu yazının eksik kısmını şimdi tamamlayabilirdim” düşüncesi dolaşıyor. Zaman, yaşanan bir şey olmaktan çıkıp sürekli hesaplanan bir kaynağa dönüşüyor. Bu da insanı kendi hayatına karşı bile huzursuz hale getiriyor. Üstelik bu durum kalıcı bir gerçeklikten ziyade, belirli bir dönemin ürünü gibi görünüyor. Akademinin farklı zamanlarında farklı öncelikler öne çıkmış, bazı dönemlerde öğretim, bazı dönemlerde araştırma daha belirleyici olmuştur. Bugün ise ölçülebilirlik ve çıktı odaklılık ön plana çıkmış durumda. Bu yüzden yaşanan sıkışmayı yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, dönemin akademi anlayışının bir sonucu olarak da okumak gerekir.
Peki, nasıl olmalı? Akademik değerlendirme, yalnızca çıktıları değil, süreçleri de dikkate almalı. Bir akademisyenin öğrencisiyle kurduğu ilişki, onun düşünsel gelişimine yaptığı katkı, sınıf içindeki üretim biçimleri de en az makale kadar görünür kılınmalı. Niceliksel ölçütler tamamen ortadan kalkmasa bile, niteliksel değerlendirmelerle dengelenmeli. Alanlar arasındaki farklılıklar gözetilmeli; özellikle güzel sanatlar gibi üretim biçimi özgün alanlar için alternatif kriterler geliştirilmeli. En önemlisi ise, akademisyeni kendi kontrolü dışındaki değişkenlere bağımlı kılan yapı azaltılmalı. Bugün ise tüm ölçütler çoğunlukla sayısal değerlere indirgeniyor; yayın sayısı, makale sayısı, kitap bölümü sayısı… Oysa asıl sorgulanması gereken, bu sayıların nasıl ve hangi süreçlerden geçerek üretildiğidir. Yüksek lisans öğrencilerinin ödevlerinden üretilen makalelerin sayısı arttığında, bu artışın nedenleri ve yöntemleri tartışılmalıdır. Yirmi beş, otuz saat derse giren bir akademisyenin yıllık üretimi gerçekten kaç yayın olabilir? Öğrenciye danışmanlık yapmak yerini öğrenciye yayın yaptırmaya bıraktığında, bu üretim biçimi ayrıca değerlendirilmelidir. Aynı şekilde, bu yoğun ders yüküyle bir akademisyen yılda kaç kitabın editörlüğünü üstlenebilir? Sayı üzerinden yapılan değerlendirmeler, çoğu zaman emeğin ve niteliğin gerçek karşılığını yansıtmaz. Çünkü akademi, ancak düşüncenin gerçekten değer gördüğü bir ortamda var olabilir. Aksi halde, herkesin üretir gibi yaptığı ama aslında giderek daha az düşündüğü bir düzenin içinde sıkışıp kalırız.