Z.K : Değerli hocam kitabınızın 7. Bölümünde “Duygusal Zeka” konusuna değinmişsiniz ki bence günümüz insanlarının en büyük sorunlarından bir tanesi haline geldi. Değerli aktarımlarınızı merakla ve ilhamla okumuş biri olarak size bir soru yönlendirmek istiyorum:
Duygusal farkındalığı ‘olumsuz duyguları tetikleyecek ortamlardan kendini koruma becerisi’ olarak tanımlıyorsunuz. Bu kaçınmacı strateji uzun vadede bireyin psikolojik esnekliğini (resilience) kısıtlamaz mı? Hangi koşullarda duyguyla yüzleşmek korunmadan daha işlevsel olabilir?
A.T : Oldukça güzel bir soru sordunuz. Çünkü “kendini koruma” ile “kaçınma” arasındaki çizgi gerçekten çok incedir. İsterseniz yanıt vermeye tanımı biraz netleştirerek başlayalım: Duygusal farkındalık, sadece tetikleyici etkenlerden uzak durmak değil, hangi durumda uzaklaşmanın, hangi durumda kalıp yüzleşmenin daha işlevsel olduğunu ayırt edebilme becerisidir.
Peki kaçınma ne zaman sorun yaratabilir? Sürekli ve katı bir biçimde kaçınma birkaç riskin ortaya çıkmasına neden olabilir.
Öncelikle “psikolojik esnekliği daraltabilir”. Bu durumda birey sadece gücenli bulduğu/hissettiği alanlarda faaliyet gösterebilir.
İkinci bir risk olarak, “duygusal toleransın gelişmemesi”ni gösterebiliriz. Kişinin, bu durumda zor duygularla baş edebilme kapasitesinin düşük kalacağını ileri sürmek yanlış olmaz.
Üçüncü olarak, “kısa vadeli rahatlama” bir risk olarak karşımıza çıkabilir. Uzun vadeli maliyeti olabilecek bu rahatlama bireyde kaygı döngüsünün pekişmesine neden olabilir.
Bu nedenlerle evet, kaçınma birincil ve kronik strateji haline gelirse rpsikolojik esnekliği (resilience’ı) zayıflatabilir. Burada akla önemli bir soru geliyor: “Peki korunma hiç mi sağlıklı değildir?”
Korunma her zaman olumsuz olmaz. Aksine bazı durumlarda oldukça işlevsel olabilir. Örneğin, “duygu yoğunluğu kişinin baş etme kapasitesini aşıyorsa”, “kişi henüz beceri geliştirme aşamasındaysa (erken terapi süreci gibi)”, “ortam gerçekten zararlı veya toksikse (örneğin sürekli aşağılanma, şiddet vb.) ve “kısa süreli regülasyon ihtiyacı varsa (kendini toparlamak için mesafe)” gibi durumlarda korunma işlevsel olabilir. Burada korunma, bir “kaçış” değil, stratejik geri çekilme olarak adlandırılabilir.
Öyleyse, yüzleşmek ne zaman daha daha işlevseldir?
Duyguyla temas kurmak özellikle, “duygu yoğunluğu tolere edilebilir düzeydeyse”, “ kişinin elinde düzenleme araçları varsa (nefes, yeniden çerçeveleme, farkındalık gibi) , “kaçınma artık yaşam alanını daraltmaya başlamışsa”, “duygu, kişinin değerleriyle ilgili önemli bir sinyal taşıyorsa (örneğin adaletsizlik karşısında öfke gibi)” ve “aynı tetikleyici tekrarlayıcı bir sorun haline gelmişse” daha geliştirici olabilir. Çünkü bu durumlarda yüzleşme, bir tür “duygusal kas geliştirme” işlevi görür.
Öyleyse, sağlıklı bir denge nasıl kurulmalıdır? Sorulabilecek bir başka soru olarak akıllara gelmektedir. Bunun için en işlevsel yaklaşım “farket/değerlendir/seç ve uygula” üçlü dengesini uygulamaktır:
1. Fark et (Bu duygu ne? Yoğunluğu ne kadar?)
2. Değerlendir (Şu an kalmak mı, uzaklaşmak mı daha işlevsel?)
3. Seç ve uygula (Esnek şekilde, otomatik değil bilinçli seçim)
Bir başka deyişle sorun “kaçınmak mı yüzleşmek mi?” değil, “Ne zaman hangisini seçebilirim?” sorusuna esnek cevap verebilmektir.
Z.K: Çağımızın vebası dijital kölelik içerisinde yaşadığımız zihin bulanıklıklarının en çok baltaladığı konuların başında şüphesiz ki anda kalma, zaman algısını yönetememe sorunu geliyor. Kitabınızın 8. Bölüm başlığı olan “Anda Kalma” ile ilgili size bir soru yönlendirmek istiyorum:
Üzüntü ve keder içindeki anlarda bile ‘anı yaşamanın’ geçmişe ya da geleceğe takılmaktan daha olumlu olduğunu söylüyorsunuz. Peki kronik yas, depresyon ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi klinik tablolarda bu yaklaşım ne ölçüde geçerliliğini korur? ‘Anda kalma’ terapötik bir çerçeve olarak ne zaman yetersiz kalır?
A.T: İnsanlara “anı yaşa” demek çoğu zaman iyi niyetli bir öneridir. Gerçekten de günlük streslerde, zihnin geçmişte oyalanmasını ya da geleceğe kaygıyla saplanmasını azaltır. Fakat sorun derinleşip klinik bir tabloya dönüştüğünde, bu öneri tek başına hem yetersiz kalabilir hem de bazen kişiyi daha da zora sokabilir.
Kronik yasta kişi aslında sadece üzülmez, kaybettiği kişiyle olan bağını zihninde yeniden kurmaya çalışır. Hatırlar, sorgular, anlam arar. Bu süreç doğası gereği geçmişle ilgilidir. Böyle birine sürekli “şimdiye dön” demek, onun yasını yaşamasını değil, ertelemesini sağlayabilir. Oysa iyileşme, o bağın iç dünyada yeni bir yere oturmasıyla mümkün olur.
Depresyonda da benzer bir durum söz konusudur. Evet, kişi geçmişe takılır ama sorun sadece dikkatini nereye verdiği değildir. Kendine, dünyaya ve geleceğe dair kökleşmiş olumsuz düşünceler, enerji kaybı ve yaşamdan geri çekilme vardır. Bu yüzden yalnızca “anda kal” demek, derin bir yaraya yüzeysel bir pansuman yapmak ya da sadece bir ağrı kesici vermek gibi kalır. Kişinin hem düşünce kalıplarını hem de günlük yaşamdaki davranışlarını yeniden yapılandırması gerekir.
Travma sonrası stres bozukluğunda ise durum çok daha hassastır. Çünkü kişi için “an” zaten güvenli bir yer değildir. Beden sürekli tetikte, zihin her an bir tehdide hazırdır. Böyle bir durumda doğrudan içe dönük farkındalık çalışmaları bazen geçmiş travmanın yeniden canlanmasına yol açabilir. Bu yüzden önce kişinin kendini güvende hissetmesi, duygularını düzenleyebilmesi gerekir; ancak bundan sonra travmayla yüzleşmek mümkün olur.
Bu noktada kritik bir ayrım ortaya çıkar: Anda kalmak, bazen bir yüzleşme aracı değil, bir kaçınma biçimi haline gelebilir. Kişi acı verici duygularla temas etmemek için “şimdide kalmaya” sığınabilir. Dışarıdan bakıldığında bu farkındalık gibi görünür, ama aslında duygudan uzaklaşmadır.
Dolayısıyla daha dengeli bir bakış şöyle kurulabilir: Anda kalmak, duyguları düzenlemeye yardımcı bir araçtır; ama insanın öyküsünü anlamlandırması geçmişle temas etmeyi, yeniden yön bulması ise geleceğe bakmayı gerektirir. Yani iyileşme, sadece “şimdi”de değil, zamanın üç boyutuyla kurulan sağlıklı bir ilişkide gerçekleşir.
Kısacası, “anı yaşamak” değerli bir beceridir; ama tek başına yeterli değildir. Özellikle derin psikolojik süreçlerde, insanın hem geçmişini anlamaya hem de geleceğini yeniden kurmaya ihtiyacı vardır.
Z.K: Kitabınızın 9. Bölümünde “Dezavantajlardan Avantaj Çıkarmak” konusunu ilham veren kısa öykülerle başlayıp akledebilmenin insan olmanın en önemli özelliği olduğuna vurgu yaparak kaleme almışsınız. Bir okurunuz olarak içimde uyandırdığınız sorularımdan bir tanesini sizi yönlendirmek istiyorum :
Değerli hocam ‘Yılgınlık yenilginin peşin olarak kabul edilmesi anlamına gelir’ diyorsunuz. Peki kronik engellerle karşılaşan bireylerin, örneğin sistemik ayrımcılığa maruz kalanların, vazgeçme kararı ne ölçüde rasyonel bir öz-koruma refleksidir? Direnişin maliyetini görmezden gelmek bu bireyleri ikinci kez suçlamak (victim-blaming) anlamına gelmez mi?
A.T: Bireysel mücadelelerin ve yaşam koşullarının çeşitliliği göz önüne alındığında, "vazgeçme" eylemini yüzeysel bir "pes etme" olarak etiketlemek, insan deneyiminin karmaşıklığını göz ardı etmek anlamına gelir. Bu çerçevede, yılgınlık ile bilinçli vazgeçme arasındaki ayrım, kavramsal bir netlik kazanmakta ve bireyin özerkliği ile iyi oluşu açısından kritik bir öneme sahip olmaktadır.
Yılgınlık, genellikle bireyin dışsal koşullar karşısında kontrol algısını yitirmesi ve çabalarının sonuçsuz kalacağına ilişkin geliştirdiği inançla karakterize edilen bir durumdur. Psikoloji literatüründe bu durum, “öğrenilmiş çaresizlik” kavramıyla yakından ilişkilidir . Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin tekrarlayan olumsuz deneyimler sonucunda, durumu değiştirebilecek gücü olsa bile pasif kalmayı tercih etmesi halidir. Bu, bir tür motivasyonel ve bilişsel defisit olarak kabul edilir ve bireyin içsel kaynaklarını tüketerek eylemsizliğe sürüklenmesine neden olabilir.
Öte yandan, bilinçli vazgeçme, yılgınlıktan farklı olarak, bireyin mevcut bir mücadeleyi sürdürmenin maliyet-fayda analizini rasyonel bir şekilde değerlendirmesi ve bu mücadelenin kendi iyi oluşuna artık hizmet etmediğini fark etmesiyle ortaya çıkar. Bu durum, bir stratejik geri çekilme olarak yorumlanabilir. Birey, bu noktada, kaynaklarını (zaman, enerji, duygusal sermaye) koruma ve farklı bir yöne kanalize etme kararı alır. Bu eylem, zayıflık belirtisi olmaktan çok, bireyin kendini koruma içgüdüsünün ve yüksek düzeyli bilişsel farkındalığının bir göstergesidir. Mücadeleden çekilmek, yeni bir başlangıca veya farklı bir yola yönelme potansiyeli taşıyan aktif bir tercihtir.
Toplumsal söylemde sıklıkla yüceltilen psikolojik dayanıklılık (resilience) ve sürekli direniş beklentisi, bireyler üzerinde ağır bir yük oluşturabilir. Özellikle uzun süreli ve yapısal engellerle (sosyo-ekonomik veya sistematik kısıtlar) karşılaşan bireylerden kesintisiz bir direniş beklemek, adil olmayan bir yaklaşımdır. Zira direnişin de bir bedeli vardır: “tükenmişlik sendromu, kronik yorgunluk ve yalnızlık hissi gibi olumsuz sonuçlar.” Bu bedelleri göz ardı ederek bireyi sürekli "devam etmeye" teşvik etmek, toksik pozitiflik veya dayanıklılık baskısı olarak değerlendirilebilir ve bireyin yaşadığı gerçekliği yok sayar.
Bazen vazgeçmek, aslında bireyin içinde bulunduğu durumun maliyetinin, elde edilecek potansiyel kazançtan daha ağır olduğunu idrak etmesidir. Bu, bir zayıflık değil, aksine güçlü bir farkındalık ve ajans (agency) kullanımıdır. Birey, bu kararla, kendi sınırlarını tanıma ve kendini koruma kapasitesini ortaya koyar. Her koşulda direnişi yüceltmek, bireyin koşullarını, imkanlarını ve sınırlarını göz ardı ederek, direnmeyenleri "yeterince güçlü olmamakla" itham etme riskini taşır. Oysa insan, her zaman savaşarak değil, bazen stratejik olarak geri çekilerek de kendini korur ve gelişimini sürdürür.
Sonuç olarak kritik ayrım şudur: Yılgınlık, pasif bir kabulleniş ve değişim inancının yitirilmesiyken; bilinçli vazgeçiş, mevcut yolun bireye zarar verdiğini fark ederek, daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir alternatif arayışına girmektir. İkincisi, bir son değil, yeni bir bir başlangıç ve yön değiştirme eylemidir. Direnmek değerli olsa da, her zaman zorunlu değildir. Vazgeçmek, zayıflık değil, bazen bir yön değiştirme ve öz-şefkat eylemidir. Çünkü yaşam, sadece kazanılan mücadelelerden ibaret değildir; bazı mücadeleler bireyi büyütürken, bazıları ise yavaş yavaş tüketir. İnsanın en büyük gücü, bu ayrımı yapabilme ve kendi iyi oluşu doğrultusunda bilinçli kararlar alabilme yeteneğidir.
Z.K : Sorularıma ve bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.“Yaşamı Güzelleştirme Bilgeliği” kitabınızdan yola çıkarak gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi serimizin devamında görüşmek, değerli aktarımlarınızın uyandırdığı ilhamla bir başucu kitabı olması gerektiğini düşündüğüm eserinizin daha çok okurla buluşması dileğiyle esen kalınız.
A.T: Rica ederim.