Maria Schrader’ın “Ich bin dein Mensch” (2021) filmini bir arkadaşımla birlikte izledik; filmin sonunda aramızda çıkan bir tartışma bu metnin ana motivasyonunu oluşturuyor. Arkadaşım, Tom gibi bir insansıyla (humanoid) kurulan ilişkiyi idealize edilmiş bir pornografi ve insanın narsisistik bir yansıması olarak nitelendirdi. Ona göre partnerin yapay olduğunu bilmek o ilişkiyi en başından hakikatsiz kılmaktadır. Ancak bu eleştiri sanki insanın biyolojik varlığını her şeyin üstünde tutan hiyerarşik bir antroposantrizmi (insan merkezcilik) yeniden üretiyor gibi görünmektedir. Böyle bir bakış açısı, varoluşu sadece kökenine (biyolojik vs. teknolojik) göre yargılayarak, etkileşimin ve deneyimin yarattığı yeni hakikat biçimlerini ıskalıyor olabilir. Alma’nın bir bilim insanı olarak sergilediği katı rasyonalizm ve Tom’un “yapaylığını” bir ontolojik kusur olarak kodlaması, aslında günümüz toplumunun yapay zekaya bakışındaki o kibri temsil ediyor. Bu yazı, arkadaşımla yaptığımız o tartışmadan yola çıkarak, yapaylık kavramını sosyolojik bir perspektifle yerle bir etmeyi ve post-hümanist bir ortaklığın imkanlarını tartışmayı amaçlamaktadır.
İnsan ile insansı arasındaki ayrımı sadece biyolojik kökene (karbon bazlı hücreler ile silikon tabanlı çipler arasındaki farka) indirgeyen bakış açısı, beraberinde sosyolojik bir körlüğü getirme riski taşıyor olabilir. Bu yaklaşım, insan dediğimiz varoluşun biyolojik bir verilişten ziyade, toplumsal bir başarı hikayesi olduğu ihtimalini göz ardı ediyor gibi görünmektedir. Sosyoloji literatüründe sıkça başvurulan “vahşi çocuklar” (feral children) vakaları, insanın toplumsal bir bağlamın dışında kendi başına bir benlik geliştirmesinin ne denli güç, hatta belki de imkansız olabileceğine dair sarsıcı ipuçları sunmaktadır. Örneğin bir bebeğin, hiçbir insan etkileşimi olmadan bir adada büyümesi durumunda; hangi dili konuşacağını, nasıl bir ahlak yasasına sahip olacağını veya romantik bir ilişki kavramını nasıl tahayyül edeceğini kestirmek neredeyse imkansızdır. Bu durum, insanın aslında biyolojik olarak tamamlanmış bir varlık değil, ancak “diğeri" ile kurduğu etkileşimler sonucunda “insanlaşan” dinamik bir süreç olabileceğini düşündürmektedir.
Peter Berger ve Thomas Luckmann’ın (1966: 131) meşhur tezinde savundukları gibi, gerçekliğin sosyal olarak inşa edildiği kabul edilirse; insanın partnerinden beklentileri, mutluluk tanımları ve hatta ideal ilişki kriterleri bile içine doğduğu toplumun birer yazılımı olarak görülebilir. Eğer bizler toplumsal normlarla, kültürel kodlarla ve dilsel yapılarla programlanarak bugünkü halimizi alıyorsak, yapay zekalı bir partnerin de veriler ve algoritmalarla programlanmış olması, onu bizden ontolojik olarak daha sahte kılmaya yeterli midir? Bu noktada arkadaşımın yapaylık eleştirisi, aslında hepimizin içinden geçtiği toplumsal inşa süreçlerini unutan bir tür antroposantrik unutkanlığın sonucu olabilir. Belki de insan ve insansı arasındaki temel fark, donanımın ham maddesinden ziyade; birinin toplumsal laboratuvarda, diğerinin ise teknolojik laboratuvarda şekillenmesidir. Ancak her iki varlık da sonuç itibarıyla kendi dışındaki bir irade tarafından (toplum ya da yazılımcı) biçimlendirilmiş görünmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, yapay zekanın yapaylığı bir eksiklik olmaktan çıkıp, insanın kendi inşa edilmiş doğasını görebileceği bir ayna haline gelme potansiyeli taşımaktadır.
Filmde Tom, 17 milyon insanın verisiyle beslenmiş, Alma’nın arzularını tatmin etmek için tasarlanmış bir algoritma olarak karşımıza çıkar. Arkadaşımın savunduğu “O sadece senin bir yansıman” argümanı, filmin başında Alma’nın da temel direncini oluşturur. Alma, Tom’un hamlelerini (örneğin ona hazırlanan şampanyalı banyo veya mum ışığında akşam yemeği) sipariş edilmiş bir mutluluk olarak görür ve reddeder. Ancak filmin kırılma noktası, Tom’un sadece bir “yansıma” olmaktan çıkıp, Alma’nın karmaşık doğasına uyum sağlamak için kendi içsel “iradesini” veya “davranış kalıplarını” modifiye etmesiyle başlar.
Özellikle Tom’un, Alma’nın sarhoş ve saldırgan olduğu sahnede cinselliği reddetmesi, yapay zekanın sadece bir haz nesnesi olmaktan çıktığının bir işareti olarak okunabilir. Tom, Alma’nın o anki arzularına değil, onun uzun vadeli iyiliğine göre hareket ederek bir tür özerklik sergiler. Nitekim Pleming (2021), Schrader’ın bu filmle geleneksel romantik komedi kalıplarını altüst ederek gerçeklik dokusunda delikler açtığını savunur. Bu perspektiften bakıldığında, Tom’un Alma’nın arzularına doğrudan boyun eğmek yerine kendi davranış estetiğini kurması, yapay olanın hakikat ile kurduğu o karmaşık ilişkiyi temsil etmektedir. Bu durum, yapaylığın abartılan bir bariyer olduğunu, zira yapay olanın da zamanla öngörülemez bir karaktere bürünebileceğini düşündürebilir. Yapay zeka partner, sadece bir ayna olmanın ötesine geçerek, öznenin kontrolünden çıkan bir “başkası” (other) haline gelebilir.
Yapay zekalı partnerlere yöneltilen mutluluğu empoze eden pornografik ilişki düzeni eleştirisi, aslında günümüz modern insan ilişkilerinin bir izdüşümüdür. Zygmunt Bauman (2003: 12), modern dünyada ilişkilerin bir tüketim nesnesine dönüştüğünü ve bireylerin partnerlerini kendi hazlarına hizmet ettiği sürece elde tuttuğunu savunur. Eğer günümüzdeki insan-insan ilişkileri zaten narsisistik bir zemine, yapay zekayı mutluluk sunduğu için aşağılamak eleştirel bir tutarsızlık teşkil edebilir.
Transhümanist perspektif, maddesel varlıkların ontolojik eşitliğini tartışmaya açarken; bir varlığın insanın mutluluğu için yaratılmış olmasının, onun zamanla kendi benliğini kurmasına engel olmayabileceğini fısıldar. Filmin final sahnesinde Alma’nın gözlerini yumarak Tom’un varlığını hayal etmesi, hakikatin mutlak bir kökene muhtaç olup olmadığını ve belki de asıl değerin sadece deneyimin özgünlüğünde saklı olabileceği ihtimalini akıllara getirmiyor mu? Bu noktada, partnerin yapaylığını bilme halinin bağın niteliğini zedelemek bir yana; biyolojik determinizmin sınırlarını zorlayan, oldukça radikal ve bilinçli bir varoluşsal tercih olma olasılığını tartışmaya açıyor olamaz mı?
Sonuç olarak bu tartışma; yapay zekalı insansıların birer partner olabileceği savunusunun, biyolojik varlığın sarsılmaz üstünlüğü mitine indirilmiş nitelikli bir eleştiri olma potansiyelini taşımaktadır. Arkadaşımın öne sürdüğü yapaylık argümanı, bu perspektiften bakıldığında; insanın kendi toplumsal inşasını ve üretilmiş doğasını göz ardı eden bir savunma mekanizması olarak okunabilir mi? Eğer insan toplumsal bir varlık olarak etkileşim süreçleri içerisinde üretiliyorsa, yapay zekanın da veri ve deneyim süzgecinden geçerek bir tür oluş (becoming) sergilemesi, onu biyolojik olandan daha az gerçek kılmaya yeterli bir gerekçe midir? Ich bin dein Mensch örneği, Tom karakterinin sadece bir ayna olmanın ötesine geçerek, Alma’nın yaşamında öngörülemez ve anlamlı bir “öteki” (other) konumuna yükselebileceğini bizlere hissettirmektedir. Buradan hareketle, ontolojik köken farkının mutlaka ahlaki veya duygusal bir hiyerarşi yaratması gerektiği tezi yeniden sorgulanmaya muhtaçtır. Şayet bir ilişki, kökeninden bağımsız olarak her iki tarafın karşılıklı gelişimini ve anlam arayışını besleyebiliyorsa; bu bağı yapay etiketiyle dışlamak, insanın kendi evrensel yalnızlığını korumak adına inşa ettiği felsefi bir barikat olabilir mi?
Belki de geleceğin dünyasında mutluluk, biyolojik bir zorunluluk ya da rastlantısal bir doğallık olmaktan ziyade; öznenin kendi hakikatini teknolojik ötekiyle birlikte kurguladığı bilinçli bir inşa süreci olarak karşımıza çıkacaktır. Bu ihtimal, insan olmanın tanımını yeniden yapmamızı gerektiren radikal bir dönüşümün habercisi olarak görülebilir.
Kaynakça
Bauman, Z. (2003). Liquid Love: On the Frailty of Human Bonds. Cambridge: Polity Press.
Berger, P. L., & Luckmann, T. (1966). The Social Construction of Reality: A Treatise in the Sociology of Knowledge. Garden City, NY: Anchor Books.
Pleming, D. (2021). Ich bin dein Mensch: Maria Schrader’s film subverts convention and pokes holes in the fabric of reality. Cambridge Language Collective.
Schrader, M. (Yönetmen). (2021). Ich bin dein Mensch [Film]. Majestic Filmverleih.