Ankara mı, en kara mı?

Fikir Yazıları - Yusuf İpekli ( Emekli Öğretmen)

O günün kavurucu sıcağı tam tepeden vurunca neye uğradığımı şaşırdım doğrusu. Zira Ankara'nın yazı tam sıcak ve kurak, kışı tam soğuk ve son zamanlarda pek tanık olamasakta karlı geçer(di). Kim ne düşünürse düşünsün öyle bir ayazı vardır ki İmir'in iti gibi titretir insanı. Nereden gelirseniz gelin önce yadırgarsınız Ankara'yı, sonra bir sever, pir seversiniz.

Ben de çok severim doğrusu, neredeyse mülteci konumuna düştüğümüz memleketimi. Çünkü, örneğin bir zamanların Ankarasının doğal başkenti olan Ulus ve Ulus'un tarih kokan caddeleri, sokakları, mekânları sarıp sarmalar tüm bedenimi. Ruhum dinlenirken, ayaklarım alır beni Atatürk Öğrenci Yurdu'nun önünden Ankara Hastanesi'ne selam verdirip Ulucanlar Cezaevi'nin buz gibi koğuşlarına misafir eder.

Yönümü sağa çevirip baktığımda Ulucanlar Cezaevi'ni gördüm o gün de. Şimdilerde müze olarak hizmet veren mekân hala buz gibi, hala direnç dolu, hala başbakanları, milletvekillerini, bürokratları, kader mahkumlarını misafir ediyor adeta. Darağacına dönüp baktığımda idamın ne kadar aşağılık bir ceza olduğunu hissetmedim desem yalan olur inan olsun. Hele hele bir sağdan, bir soldan diyerek sırf sükse yapmak için yapılan idamlara öfkelenmemek mümkün mü?

Ulucanlar Cezaevi, Şükrüye Mahallesi'nde yer alır. Küçücük bir mahalle olan bu alan zamanında Ankaralı iş insanlarına, esnafa, bürokratlara hizmet etmiş, komuşulduğun da, mertliğin de, kabadayılığın da sembolü olmuş önemli bir yerleşim alanıdır. Kayadibi der, Ankara benim, Şükrüye der olmaz ben Ankara'yım.

Az ileride solda yüzyıllardır ayakta kalmayı başaran, 1565 yılında inşa edilen ve Mimar Sinan’ın Ankara’da tek eseri olan Cenab-i Ahmet Paşa Camisi (Yeni Cami) bağrına basar sizi.

Sağda yukarıda ise bütün ihtişamıyla Ankara Kalesi...

Ankara Ulucanlar deyince nalburiye dükkanlarını hatırlamamak büyük bir vefasızlık olur. Şimdilerde GİMAT'ın pabucunu dama attığı Ulucanlar'da özellikle Çubukluların yoğun olduğu bilinir. Esnaf bakliyat, çalı süpürge, ispirto, gaz lambası, kese kağıdı, mandal, plastik malzeme, bakır kap, tencere, ağaç kaşık, leblebi, cezve, fincan, çay şekeri, kuru üzüm, reçel, köpük şeker, gazoz, peynir, lokum, poşet, çivi, nal, mıh, file vs satardı. Bu alanda ayakkabı tamircileri yer alırdı. Helvacılar meşhurdu ki en meşhur olanı hala ayakta duran ve dört kuşaktır bu işi inatla sürdüren, çifte kavrulmuş lokumunun ünü ülkemiz sınırlarını çoktan aşan Abdurrahman Tatlıcı'dır.

Bir zamanlar Ankara ticaretinin beyni konumunda olan bu güzelim cadde Ulucanlar Göz Hastanesi'nin Etlik Şehir Hastesine taşınıp kapanmasından büyük endişe yaşayan gözlükçüleri saymazsak şimdilerde ne yazık ki hazır ayakkabı satışı yapan toptancıların eline geçmiş durumda.

Bu caddenin bir başka önemi daha vardır benim için. 2001 yılından 2010 yılına kadar müdürlüğünü yaptığım, 1897 yılında açılan ve Türkiye'de CUMHURİYET adı ilk alan okul bu cadde üzerindedir. Bir dönem Numune Mektebi, bir dönem Meçhul Asker Mektebi adıyla anılan okul, meclisin ilk üyelerine hastane ve yatakhane olarak hizmet vermiştir.

Caddenin güney paralelinde tarihi Cebeci Ortaokulu, onun karşısında Büyük Doğum olarak bilinen hastane yer alır.

Abdurram Tatlıcı'yı geçer geçmez sağa ayrılan yol sizi Samanpazarı'na götürürken soldan inip sağa dönünce Anafartalar caddesine inersiniz.

Ben de caddeye indim. Adım başı ayaklarımın izinin yer aldığı caddenin sağ kaldırımından yürürken genellikle Malatyalıların çorap dükkanlarının azaldığını fark ettim. Daha saat yedi olmadan indirilmeye başlanan kepenkler beni çok rahatsız etti. Kafamda tilkiler fink atarken ani bir refleksle gözlerimi karşıya diktim. Suyu çekilmiş değirmene dönen Çocuk Esirgeme Kurumu...

Anılar beni alıp kırk beş sene öncesine götürdü.

Ankaralılar bilir. Eskiden kömür yakardık. Sırf bu yüzden kış aylarında hava kirliliği hat safhaya ulaşır, okullar peş peşe hava kirliliği tatiline girerdi.

Kömür şöyle alınırdı Ankara'da: "Temmuz, ağustos aylarında gece yarısı kalkıp vasıta bulabilirsen Ulus'un Anafartalar Caddesinde bulunan Çocuk Esirgeme Kurumu'na gideceksin. Bir sıra bir sıra. Sıra bazen Denizciler caddesinde yer alan Yeğenbey Vergi Dairesinden aşağıya kadar uzanır, bazen Ulucanlar Caddesinin başına doğru yukarı çıkardı. Kömür parası dışında cebinde üç beş kuruşu olanlar Denizciler'de yer alan tarihi işkembembecide bayram ederken parası olmayanlar aç alavan sıranın kendisine gelmesini bekler dururdu. Sıra gelince para yatırılır, kömürün alınacağı günü de içeren makbuz özenle cüzdana konurdu. Ben de bir lise talebesiydim. Yaya olarak gelerek işimi hallettiğim bu mekanda yol parasını gün ışığıyla birlikte buram buram kokusu burnumun direğini kırdığı için Ankara simidine vermiş, yine yaya olarak Hasköy'ün yolunu tutmuştum."

"Kömür kağıdında yazılı gün geldiğinde ya ilk akşamdan ya da gece yarısı kalkar Mamak Keçikıran'da bulunan kömür deposunun yolunu tutarsınız. Vay başıma gelenler, sıra ki ne sıra! Devasa kömür yığınları. Yer vıcık vıcık balçık. Sıranız geldiğinde sıradan bir kamyon yaklaşır, bazen kepçe dipten aldığını olduğu gibi kasaya boca eder, bazen dipten daldırdığı kömürü şak diye geri boşaltıp yüzeyden tıraş eder ki, kömür sahibinin çok şanslı olduğunu sanırsınız. Neden? Biri benim gibi toy lise talebesinin diğeri adamı olanındır da ondan."

Sonraki yıllarda evlenip Aydınlıkevler Mahallesine taşındığımdan şanslıydım. Daha doğrusu bu mahalle şanslıydı. Çünkü burada elitler oturduğundan herkes kok kömürü yakardı. Kok kömürünü teslim almak için en azından kömür deposuna gidilmez kamyoncu günün geldiğinde kömürünü kapıya yıkardı. Kömürü sahibinin kömürlüğe taşıması ayıp sayıldığı için sırtında küfe ile dolaşan hamallar içeri atar işin bitiminde, "Ne verirsen ver abi..." diyerek iyi bir para alırlardı. Oysa diğer mahallerde konu komşu koldan kopma yapar on, on beş dakikada kömür içeri atılırdı. Neyse ki buradan iki sene sonra ayrıldım da ait olduğum yere dönerek rahata kavuştum.

Bütün bunları düşünürken bir zamanlar elit aile bebelerinin okuduğu Atatürk Ortaokulu'na selam vermeyi unuttuğumda neredeyse ağlayasım geldi. Oysa o okulda kapısına kilit vurulmasa bile çoktan kapanmıştı.

Caddedinin köşe başını dönünce Ankara Adliyesi kendime getirdi beni. Dönüp seyrettim uzun uzun. Kim bilir ne davalar görülmüştü burada, ne kalemler kırılmış, ne acılar yaşanmıştı... Sağı, solu, önü, arkası avukatlık bürolarıyala dolu olan adliye binasının günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü olarak hizmet verdiğini okuyunca doğrusu bir "Oh!" çekmedim değil. Tarihi bina ya otel olsaydı, ya lokanta veya yeniden inşa edilmiş iş hanı...

Gözüm yan yana dizilmiş sarraflara takıldı. Bir bir vitrinlere baka baka ilerlerken hiç bir vitrinde üzerinde Atatürk resmi olan kolye veya kaşlı yüzük olmayışı dikkatimi çekti. Bir kaçına girip sordum, dik dik bakarak, "YOK" dediler.

Bir sarraf sıcak karşıladı beni. Aynı soruya bizde yok ama buluruz dediler. İki dakika sonra iki tepsi yüzük koydular önüme. Birini beğendim, on bin lira dediler. Şimdi parmağındaki yüzükle özel cam kavanoz içindeki patenti Ankara'ya ait olan Eyüp Sabri kolonyaları. Hani genellikle eczanelerden veya mahalle bakkalından alınan mis gibi kokan limon kolonyaları...

Niyetim Ulus'u gezip dolaşmak olduğu için Sobacılar Çarşısı'na uğramasam olmazdı.

İlginç Sobacılar Çarşısı'na inerken dikiş makinaları dikkatimi çekti. Öyle bir, iki değil yan yana sekiz, on dükkan. Sıfırı da var ikinci eli de... Tamirini de yapıyorlar, pazarlamasını da!

Eskiden Sobacılar Çarşısında sadece soba, soba borusu, dirsek, kova üretilir, buradaki üretim koskoca Ankara'nın soba ihtiyacını karşılardı. Teneke soba da bulunurdu burada, kuzineli olanı da, tuğlalısı da. Oysa şimdi burası mangal çarşısına dönüşmüş, üstelik üretim merkezi olmaktan çoktan çıkıp pazarlamacı olmuş da haberimiz yok.

Gözlerim doldu!

Hızlı adımlarla uzun süredir gidip gelmediğim Ankara Hali'ne yöneldim. Yedi, sekiz yıl öncesine kadar iğne atsan yere düşmeyecek kadar yoğunluğu olan hal esnafı neredeyse sinek avlıyordu. Kuruyemiş satan bir dükkanın önünde aşure ayı olmasına rağmen tavla oynayanlara selam verip sordum: "Ne iş? Tam iş vakti bu ne hâl?" İkram ettikleri demli çay beden yorgunluğumu alsa da gönül yorgunluğumu katladı da katladı. Balıkçılar, sakadatçılar, kuru yemişçiler, mandıracılar, ekmek satanlar, sebze / meyve tezgahları...

"Ağlasana ne duruyon gözlerim." diye diye bi hal oldum.

Ne ses var, ne soluk. Oysa daha dün tezgahtarlar avazının çıktığı kadar bağırır, müşteri çekmek için çekmedikleri numara kalmazdı.

Halin Ulus çıkışında ayak üstü köfte, balık ekmek, döner satan lokantayı görünce dönüp fiyatlara baktım. İçim acıdı. Yoğunluk orta derecede. Ancak üç dört kişilik bir ailede ayak üstü yiyen ya çocuklar ya da...

Aklım Bentderesi'ne kaydı. Genelev canlandı gözümün önünde. İnsanların oluk oluk ziyaret ettiği umumhane. Sonra kapısında nöbet tutan palabıyıklı, tıknaz, nefes almakta zorlandığı için kızarıp bozaran bekçi baba. Sağlı, sollu bangır bangır plak çalan ustalar. Yan kesiciler. Kaçak saat satanlar. Elbette "bul karayı al parayı" diyen ağzında dişi kalmamış kumarcılar. Yanık yanık sesleriyle destan okuyanlar... Ve kararan hayatlar... Ve yok olan hayaller... Ve bitip tükenmek bilmeyen seks işçileri... Hacı analar... Ve pezevenkler... Kavga, dövüş, cinayetler...

Söylendim. Sekiz milyonluk şehrin genelevini kapat, kapat ki fuhuş sokağa insin, her yer kerhane, her yer...

Halin dört bir yanı bir yandan Gençlik Parkına öte yandan Çankırı Caddesine kadar işportacılarla dolar yaşardı. Dolmuş duraklarında adım atacak yer bulamazdınız. Dolmuş kuyruğu alır başını giderdi. Çakmak gazı dolduranlar, yara bandı satanlar, özellikle dini bayramlarda ve yılbaşı öncesinde tezgahlarında Atatürk, Yılmaz Güney, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit gibi figürlerle kalp, gül gibi desenlerinin yer aldığı kartpostal satıcıları, meyve tezgahları, çocuk ürünleri, çorapçılar, kışın eldiven, bere, pantolon altına giyilen donlar, bereler, spor toto kuponları, paket paket kaçak malborolar, milli piyongocular...

O arada, "Yazıyor yazıyor yazıyor..." nidaları.

Son otuz yıldır Atatürk Türkiye'sinin Başkenti Ankara, Cumhuriyet Ankara'sının başkenti Ulus içler acısı duruma gelmiş. Tarihi doku yerle bir edilmiş. Bir yanda kent meydanı olması gereken yeri işgal eden Anafartalar Çarşısı, hemen yanı başında Atatürk heykelini gölgeleyen Gençlik ve Spor Bakanlığı binasının ortaya çıkardığı kirlilik. Hemen karşısında yer alan Ankara Valiliği binasının önünü kapatan Ulus Şehir Çarşısı denilen ucube iş hanı.

Neyse ki yok yere, Atatürk heykelinin karşısında yer alan, hemen yapıldığı günden beri doğru dürüst işlevselliği bulunmayan, üstelik Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nı da gölgede bırakan 100. Yıl Çarşısı yıkılmış. Umarım buradan başlatılan hamle diğer rant kapılarını da kapsar. Dolayısıyla İş Bankası, Sümerbank, Augustus Tapınağı, Hacı Bayram Camisi, Ankara Valiliği, Merkez Bankası, Ziraat Bankası, Osmanlı Bankası, PTT Binası, İlk Meclis olarak hizmet verdikten sonra Kurtuluş Savaşı Müzesi'ne dönüşen yapı, Kültür Bakanlığı kompleksi, Cumhuriyet Müzesi olarak da bilinen Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası gün yüzüne çıkar. Oturma alanları oluşur. Şırıl şırıl sular akar, Avrupa'nın irili ufaklı her kentinde mükemmel dizayn edilerek hizmete sunulmuş yemyeşil bir kent meydanı da burada oluşturulur.

Epeyce bir yoruldum doğrusu. Sıcak bastırdıkça bastırdı. Başımdan aşağı akan ter hem gözlerime doldu, hem de dudaklarımı yaktı kavurdu. Soluk tepemden çıkmaya başladı.

Bir zamanların Ankara'sının tek eğlence merkezi olan Gençlik Parkı'nı hayal ettim.

O Gençlik Parkı ki, hemen tüm Ankaralının uğrak yeriydi. İşten çıkan, canı sıkılan, yavuklusunu alan, bebesinin elinden tutan soluğu burada alırdı. Bir gün önceden Gençlik Parkı lafını duyan çocuklar sabaha kadar uyumazdı. Kent dışından gelenler ne yapar eder buraya mutlaka uğrardı. Lunapark başlı başına bir eğlence merkeziydi. Çay bahçeleri genellikle ailelere hizmet verirdi. Burası aynı zamanda liseli aşıkların buluşma noktasıydı. Nikah salonundan nikah eksik olmazdı. Elbette kavga dövüş de...

Düşünüyorum da şimdi her yer park, her yer Gençlik Parkı da, içinde insan yok, içinde sevgi yok, aşk yok, içinde muhabbet yok, muhabbet!

Az sonra Atatürk Kapalı Spor Salonu ile Rüzgârlı Sokak'ın kesiştiği yerde yer alan duraktan dolmuşa bineceğim.

Önümde kazı kazan da satan bir milli piyango tezgahı var. İlginçtir gördüğüm ona yakın milli piyango tezgahında piyango bileti alan da yok, kazıyıp kazanan da...

Galiba umut fakirin ekmeği olmaktan çıkalı çok olmuş.

Köşeyi döndüm döneceğim derken durağın yıllara meydan okuyan meşhur tükürük köftecisi hala iş başında. İnşallah akıbeti kısa süre önce Ankara'nın simge mekanlarından olan bir yanı Çankırı Caddesine bir yanı Rüzgarı Sokağa bakan Uğrak Lokantasına dönmez diye düşündüğüm ayak üstü mekanda ciğer kokusu köfteye, tavuk kokusu soğana, domates kokusu maydonoza, maydanoz kokusu ekmeğe çoktan karışmış. Kimi bağdaş kurmuş kaldırıma, kimi çömelmiş diz üstü, kimi iki ısırışta yarım ekmeği götürüyor. Kiminin ayranı bembeyaz bıyığa dönüşmüş vücut hatları "ben buradayım aptal" diyen genç kızların kiraz dudaklarında...

Ah gençlik diyorum, ah ki ah!

Payımıza bol susamlı, bir yanı hafifçe yanık, kıtır kıtır Ankara simidi düşüyor.

Daha ne olsun, bundan ötesi Şam'da kayısı...

Burası Ankara bre gardaşlık, buranın bahtı kara...