Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Prof. Dr. Fügen BERKAY ile “YAŞAMA DAİR”

Hülya Kandemir Yavuz

Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 23 Haziran 2021 19:04 - Okunma sayısı: 568

Prof. Dr. Fügen BERKAY ile “YAŞAMA DAİR”

Prof. Dr. Fügen BERKAY ile “YAŞAMA DAİR”

Hülya Kandemir Yavuz: Hocam öncelikle “Yaşama Dair ”söyleşimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz.
Hülya Kandemir Yavuz: Antik çağlardan günümüze değin hemen her düşünür“Yaşamın Anlamı ‘’üzerine görüşlerini dile getirmiştir. “Hayatı kaybetmekten daha acı bir şey vardır; yaşamın anlamını kaybetmek.” der Seneca. Hocam sizce “Yaşamın Anlamı” nedir?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Gezegenimizde yaşayan hatta çoğu bizlerden çok önce var olmuş olan diğer canlılardan birçok bakımdan çok farklıyız. Bir kısmında da güç kuvvet bakımından ve bazı içgüdüler açısından eksiklerimiz bile var.
Gelin görün ki, akıl sahibi canlılarız ve varlığımızın farkında olmak gibi büyük bir avantajımız var. Dahası iyi kayıt alan hafızamızla, geçmiş, şimdi, gelecek gibi üç buutlu bir zaman algısı içindeyiz.
Kendi sınırlı hayatımız için de, türümüz için de üzerinde yaşadığımız ülke için de, içinde yaşadığımız toplum bakımından da bu algıya sahibiz.
İnsanlık geliştikçe, teknoloji ilerledikçe bu alan durmadan büyüyor ve genişliyor. Artık evreni de kısmen ve görsel anlamda alabildiğine tahayyül edebiliyoruz.
Bir adım daha ileriye gidelim, düşüncede derinleştikçe sonsuzluk hissinin içinde kayboluyor gibi de hissedebiliyoruz. Bu da böyle bir idrakin zorlu yanı elbette.
Bir hayli trajik olsa da bu var olma duygusu, sonsuzluk içinde kısacık bir zamanı ifade eden yaşadığını bilme bilinci, yok olma korkusunu da beraberinde getiriyor. İşte tam bu kritik noktada ‘’insan’’ için bir tek yol var o da hayatını, varlığını, anlamlı kalabilme çabası ve büyük ölçüde de çabası ile birlikte gelen başarısı.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, yer ve şartlar ne olursa olsun durumu anlamlı kılan ve algılayan ‘’ben’’ imiz, bizleri olabildiğince dengede tutuyor. Şu ya da bu biçimde ördüğümüz ya da öğrenme yolu ile kabullendiğimiz anlam halesi kaybolduğunda biyolojik hayat da bir yük halini alıyor, hatta organik ve psikolojik rahatsızlıklar da baş gösteriyor. Seneca haklı elbette onun ve pek çok düşünürün başkalarından farkı bu insanlık halini isabetle dile getirmiş olmaları.
Hülya Kandemir Yavuz: Sokrat’ tan günümüze doğu ve batı felsefesinin ana problemlerinden biri olan Delphi tapınaklarında da yazan ’’ Kendini bilmek’’ J.J. Rousseau, Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bayram-ı Veli’nin değindiği konu olmuştur. Kendini bilmek, sizce nedir?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Bence yaşamın anlamı, değiştiremeyeceğimiz bir gerçek olan ‘’var olma’’ halimizi olduğu gibi kabullenmek, onu anlam verme yeteneğimizle zihnen elimizden geldiğince zenginleştirmeye çalışmakla da meşgul olmak diye de tanımlanabilir bir bakıma.
Kendimiz için de kendi dışımızdaki insanlar için de elimizden geldiğince hayatı kolaylaştırıcı olmak, kendimize gösterdiğimiz anlayışı kendi dışımızdaki dünya ve çevremizdeki var olan için de göstermeye çalışmak olmalıdır hayatın temel amacı ve anlamı diye düşünüyorum. O nedenle Yunus Emre'nin ‘’Sen seni ne sanırsan ayruğa da onu san’’ diye başlayan mısralarına hayranımdır. Şimdilerde ‘’empati’’ diye anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız süreci onca yüzyıl önce nasıl derin bir bilgelikle dile getirmiş değil mi?
‘’Ben kimim?’’,’’ Nereden geldim, nereye gidiyorum, niçin varım?’’, ‘’Başkalarından farklı mıyım? , ’’ Farklı isem bu fark ya da farklar nedir?’’ gibi sorular hangi dilde, hangi ses ve sembollerle ifade edilirse edilsin en benzer insanlık sorularıdır. Bütün bunların cevapları içinde yetiştiğimiz çağa, fikir ortamına, sosyal ortamımıza, topluma, yakın sosyal - ekonomik çevrelere ve zihin donanımımıza göre pek çok değişiklikler gösterebilir ama değişen sadece cevaplar olup sorular neredeyse sabittir.
Hülya Kandemir Yavuz: Freire’e göre; eğitimin özündeki amaç,“ Bilinçlenme ” ya da bilincin gelişmesine aracı olmaktır. Sizce bu amaca nasıl ulaşılır?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Eğitimin özündeki amaç önceki kuşakların benimsedikleri öğrenilmiş değerlerin, hayata dair davranış pratiklerinin, elde edilmiş üretilmiş teorik bilgilerin ve uygulamalarının yeni kuşaklara aktarılması ve benimsetilmeye çalışılmasıdır. Ancak insanlık bu süreci zaman içinde yenilemek, zenginleştirmek ve derinleştirmek gibi bir görevle de yükümlüdür. Üstelik de yaşanan deneme ve yanılmaları ‘’olan’’ ile ‘’olması gereken’’ in farklılıklarını da doğru teşhis edip anlatabilmek gerekir. Bu faaliyeti bir kopyalama işlemi gibi de düşünmemek, o güne kadar bilinenlerin aşılmasını sağlayacak yeni düşünme imkânlarının önünün açılması da gerekir ki, bu bir anlamda doğal olarak akıp gitmesi gereken değişimin de önünü açmak demektir.
Bizler yeni kuşakları karbon kağıdı aracılığı ile çoğaltır gibi, kendi kopyalarımızı çoğaltır gibi çoğaltamayız ya da bunu talep edemeyiz. Bu durum doğaya da çok uymaz zaten. Bildiklerimizi sunmak, aktarmak ama değişimin de önünü açmak zorundayız.
Hayata kendi verdiğimiz anlamın, gerçekleşmemiş hayatların ya da hayalini kurduğumuz hayatların onlar tarafından yerine aynen getirilmesini beklemek doğal ya da sosyal gelişmelerine de, hakkaniyete de pek uymaz, çünkü onlar robotik taklitlerimiz ya da tıpkıbasımlarımız olmayacaklardır! Genel geçer iyi ve doğru bildiklerimizi anlatmak görevimiz, seçimlerini sağlıklı yapmalarını sağlamaya çalışmak da, onlara karşı olan sevgimizi desteklememizi sağlayacak gelecek saygımız olmalıdır.
Hülya Kandemir Yavuz: Gelişen teknolojilerin hayatımızı kolaylaştırdığı bir gerçek fakat sanki giderek robotlaşıyoruz. Bir Eğitim Mucizesi adlı kitabında ‘’Öğretmen yetiştirme okullarında ve üniversitelerde öğrencilere konferans verdiği zamanlar, çok kez bu kafaları yararsız bilgilerle dolu genç erkek ve kızların büyümemişliklerine şaştığını söyler Neil. Bir sürü şey bilirler- ama yaşama bakış açıları yönünden çoğu çocuktur.-Çünkü onlara sadece bilmek öğretilmiştir ama hissetmelerine izin verilmemiştir. Bu öğrenciler dostturlar, nazik ve isteklidirler, ama aksayan eksik olan bir şey vardır; duygusal eksiktir, düşünmeyi hissetmeye bağlama gücü eksiktir. Onlarla kaçırdıkları ve kaçırmayı sürdükleri bir dünya hakkında konuştuğumda, ders kitaplarının insan kişiliği ile sevgiyle, özgürlükle ya da kendi kendisini yazgısını çizmeyle bir ilgisinin olmadığını ve sistem böyle, yalnızca kitaptan öğrenme standartlarını amaçlayarak, kafayı yürekten ayırmayı sürdürdüğünü söyler.’’Sizce hissetmeyi okullarda nasıl öğretebiliriz?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Çok güzel bir noktaya dokundunuz. Tam da Neil’ in işaret ettiği gibi eğitim sistemlerimizde gözden kaçan gençlerin hayata sadece iyi bilen, eksiksiz bilen, bireyler olarak katılmalarını sağlamaya çalışırken, insanın bir de duygusal dünyasının olduğu ve bu duyguların bilgiden ve bilginin kullanımının içselleştirilmesinden uzak tutulmasının ne büyük bir eksiklik olduğunu gözden uzak tutma halidir. İnsanın düşünen yanının zenginleştirilmesi mutlaka doğru bir amaçtır ama insanlar birer computer değildir. Bilginin insan yararına ortak yarara hizmet vermesi bunu duygu dünyası ve buna bağlı olarak duygusal zekası gelişmiş, sezgisel, duygusal davranışları, empati yeteneği yüksek bireylerle başarılabiliriz. Biz nasıl akıl varlığımız nedeniyle diğer biyolojik varlıklardan ayrılıyorsak duygu yönümüzle de mekanik ve fiziksel olan sistemden de farklıyız. Bu bakımdan biyolojik ve fizik dünyanın ahengini sağlayacak insaf ve vicdanı temellendirecek bir duygu denetimi eğitimi de almamız ve duygusal zekamızı hep ayakta tutacak daha güçlü bir eğitime ihtiyacımız var. Bu görev ve bunun sağlanması bütün sosyal bilimcilere ve özellikle de pedegoglara büyük sorumluluk yüklüyor. Böyle bir yetiştirme tarzı kurumsallaşabilirse eminim dünya çok daha yaşanabilmeye değer bir yer halini alacaktır. Bana öyle geliyor ki başta edebiyat olmak üzere bütün sanat dallarını bireyin yeteneğine uygun çok küçük yaşlarda başlatılmış olmak kaydıyla insan hayatında ağırlıklı yer kazandırılması biraz gecikmiş de olsa bir yerinden başlanması gereken bir süreçtir.
Hülya Kandemir Yavuz: Gerçekten anladığımız ve kendi istediğimiz yaşamı mı yaşıyoruz yoksa bize sunulan yaşamı mı? Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Kendi yaşamımızı yaşayabilmek için ebeveyn, öğretmen ve topluma nasıl görevler düşmektedir?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Anne - baba olmak doğal bir sürecin sonucudur ama yeni bir birey yetiştirmek ise hem çok ciddi hem de çok zor bir zaneattir aslında. Bisiklet kullanırken bile gereken asgari bilgi ve ehliyet nedense insan yetiştirilirken hiç sorgulanmaz. İnsanın eğitimi evinde başlar, öğretimle birlikte de sosyal hayatın içindeki kurumlarda sürer.
Özellikle de çok karmaşıklaşan hayatın günümüz gerçeklerine bakarsak, günümüzün küçücük insanlarının yani geleceğimiz olan kuşakların ebeveyn olma yolundaki eğitimleri, bundan böyle en sağlıklı biçimde örgün eğitimin içine yedirilerek verilmelidir diye düşünüyorum. Ancak bu noktada, az önce de dile getirdiğim gibi bildiklerimizi verelim ama onlarda sadece kendimizi yeniden gerçekleştirmeye çalışmayalım, kendi kendilerini kendilerine ve topluma hem rasyonel hem de duygusal bakımdan en yararlı biçimde gerçekleştirmelerinin yolunu açmaya çalışalım derim.
Bu belki de gelecek kuşaklara bugünlerden verebileceğimiz en güzel ve en kaliteli hediye ve mirastır. Onlara geleceğe yükleyecekleri anlamın seçimini başarabilmeyi öğretelim, yeni bir dünyanın hatalarımızdan arındırılmış yeni değerlerle inşa edilmesi gereğini kavratmaya çalışalım. Ayrıca bu yolla duygusal zekalarının da önünü açalım.
Hülya Kandemir Yavuz: Sosyal bilimci olmak, sizin yaşamınıza katkı sağladı mı? Bunu bireysel ve toplumsal katkılar çerçevesinde değerlendirilecek olursanız neler söylemek istersiniz?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Evet, Sosyal bilimci olmak hayatıma bir hayli katkı sağladı, ama galiba asıl katkıyı bana doğru bildiklerini öğreten ama empoze etmeye özellikle girişmeyen ve seçimlerimin sorumluluğunu taşımama izin veren çekirdek ailem sağladı. Başkalarına da kendime de zarar veren bir insan olmamanın değerini ve önemini öğrettiler ve seçimlerimde serbest bıraktılar. Böyle pek çok ebeveyn var elbette ama, bu tutumun olabildiğine yaygınlaşması 0-6 yaş arasındaki kritik ilk öğrenme durumu son derece önemli.
Hülya Kandemir Yavuz: Sosyolojinin ilgilendiği konular nelerdir?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Sosyolojinin içeriği çok zengin, bu doğal olarak böyle, çünkü sosyoloji hayatın ve toplum halinde yaşama sürecinin bünyesinde ne varsa bütün bunların tümüyle ilgili bu nedenle pek çok uğraş başlığı var. Elbette bu başlıkların da kendi içlerinde alt başlıklar. O nedenle sohbetinizin sınırlarını aşmaması için izninizle bu soruyu böyle cevaplamış olayım.
Hülya Kandemir Yavuz: Sosyal bilimci olarak göreviniz nedir? Siz dünyaya nasıl bir iz bırakmak istiyorsunuz?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Dünyaya değil ama çok değerli Hülya Hanım, dünyada erişebileceğim gençlere hayatlarını kolay kılıcı ve çevrelerine yapıcı etkiler verici dokunuşlarım olabildiyse yaşamış olduğuma değer diye düşünüyorum, umarım öyle olmuştur. Başarıp başaramadığımı bilmiyorum ama hayatım boyunca gayretim hep o yoldaydı.
Hülya Kandemir Yavuz: Hocam sizce başarı akademik başarı elde etmek midir yoksa hayatta kalma becerisi kazanabilmek midir?
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Hayatta kalmayı ve tutunabilmeyi başarabilmek doğayı ve onun sunduğu içgüdülerinin de talep ettiği amaç elbette temel amaç olmalıdır. Bunu başarabiliyorsak ailevi, mesleki, etik, bir başarı da bu durumun bir ’’bonus’’ u dur, diye düşünebiliriz. Ama vicdani açıdan asıl olan bu temel üzerinde hayatta kalırken sürekli üretken bir gayret içinde olmak ve bu yolla hayatı eğer mümkünse herkes için daha iyi kılmaya çabalamak galiba!
Hülya Kandemir Yavuz: Hocam değerleri görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için hem Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi hem de okuyucularımız adına çok teşekkür ederiz.
Prof. Dr. Fügen BERKAY: Rica ederim Hülya Hanım, ben de size ve Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi’ne ve değerli okuyucularınıza çok teşekkür ederim.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Eğitim Bilimleri Yazıları