Nirvana Sosyal

Anasayfa Künye Danışmanlar Arşiv SonEklenenler Sosyal Bilimler Bilimsel Makaleler Sosyoloji Fikir Yazıları Psikoloji-Sosyal Psikoloji Antropoloji Tarih Ekonomi Eğitim Bilimleri Hukuk Siyaset Bilim Coğrafya İlahiyat-Teoloji Psikolojik Danışma ve Rehberlik Felsefe-Mantık Ontoloji Epistemoloji Etik Estetik Dil Felsefesi Din Felsefesi Bilim Felsefesi Eğitim Felsefesi Yaşam Bilimleri Biyoloji Sağlık Bilimleri Fütüroloji Edebiyat Sinema Müzik Kitap Tanıtımı Haberler Duyurular Klinik Psikoloji İletişim
Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 13 ( Ekofeminizm: Toprak Ana’nın Kutsal Yoldaşı Kadınlar )

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 13 ( Ekofeminizm: Toprak Ana’nın Kutsal Yoldaşı Kadınlar )

Sosyoloji 05 Şubat 2026 17:51 - Okunma sayısı: 69

Zerrin Keskin

Ahlaksal güzelliği, edimsel iyiliği kötülüğe tercih edip erdemli ve insanca bir yaşam sürmek için çabalayan tüm canlara merhaba! Sizlere bu platformdan ilk selamımı tam bir yıl önce vermiştim. Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ile kapısını araladığım Nirvana Sosyal Sitemizde geçirdiğim süreçte beni destekleyen her bir okura, yazara, hocalarıma ve tabi ki değerli büyüğüm, mentörüm sayın Hasan Güneş' e ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum. Bir yazar, editör ve aileden olmanın verdiği sevinçle yazınsal ilhamım elverdiğince yolculuğumuzun sürmesini diliyorum.

İlk yazımdan itibaren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği' nin tarihsel sürecini ve günümüz yansımalarını ele almaya çalışırken, yol arkadaşlarım; mitoloji, felsefe, sosyoloji ve psikoloji oldu. Daha önceki bir yazımda ( Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 10, Doğayı Koru Kadını Güçlendir ) iklim krizi üzerinden yaşanan kadın mağduriyetine değinmiş, feminizmin önemli teorilerinden biri olan Ekofeminizm konusunu başka bir yazıma bırakmıştım. O halde sözü doğanın ve kadının kesişen hikâyesinden açalım:

Gaia* yalnızca ayaklarımızın bastığı toprak değil, varoluşun kendisiyle kurulan en kadim sözleşmedir. Kadın da tıpkı Gaia gibi döngülerin taşıyıcısıdır. Bedeninde mevsimleri barındırır, kanında ayın gelgitlerini taşır, rahminde evrenler yaratır. Her ikisi de verilenin ve alınanın, doğumun ve çürümenin, başlangıcın ve sonun gizemli birliğinde ahenkle devinir. Toprak nasıl tohumları karanlığında saklayıp ışığa çıkarırsa, kadın da yaşamı kendi gizemli derinliğinden dünyaya armağan eder. Bu, hakimiyet değil, bir tür kozmik cömertliktir. Kendini vererek var olmak, parçalanarak çoğalmak...

Ama Gaia gibi kadın da sadece verimli topraklar değildir; o aynı zamanda depremler yaratan, volkanlar püskürten, yaşamlar yutan güçtür. Cehaletinde ısrarla direneler her ikisini de yalnızca kullanılacak kaynak olarak görür. Bilgelik ise onların öfkesine, döngülerine, kendi iradelerine saygı duymayı öğrenmektir. Kadın ve Gaia, insanlığın varoluş hafızasındaki en eski aynalardır. Onlara bakanlar; yaratıcılığın, yıkımın, bereketin, cömertliğin kutsal dengesini görürler. Bu metafor, bir benzetmeden öte parazital insanlığa önemli bir uyarıdır.

Gaia' ya nasıl davranırsak kadına, kadına nasıl davranırsak varoluşun kendisine öyle davranmış oluruz. Eril - Dişil normların etkisinde varlıklar olduğumuzdan, bozduğumuz her dengenin, yaşam köklerimizden birini koparıp atacağının bilinciyle devam edelim.

Sizce kadınların ezilmesi ile doğanın talan edilmesi arasında ne gibi bir bağ olabilir? İlk bakışta birbirinden uzak görünen bu iki sorun, aslında aynı zihniyet tarafından, aynı düzen içinde perçinlenmiş durumdadır. Ekofeminizm işte tam da bu noktada sahnedeki yerini alır: Bir tarafta baskı altına alınmış kadınlar, diğer tarafta sömürülen bir gezegen. Ve her ikisinin de sırtına binen yük, ataerkil düzenin derin izlerini taşıtır. Bugün ki yazımın başlığını oluşturan Ekofeminizm, dünyaya ve kadına sahip çıkmaya 1972 yılında Paris' te başlamıştır. Françoise d'Eaubonne "Ekoloji-Feminizm Merkezi"ni kurduktan iki yıl sonra, 1974'te ağzından dökülen "ekofeminizm" kelimesiyle gelecek yıllarda dünya çapında yankılanacak bir harekete isim olacaktır. Ama bu hikaye aslında çok daha eskilere uzanır.

1792'de Mary Wollstonecraft "Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi" kitabıyla kadın ve doğa arasındaki ilişkiyi vurgularken, kimse onun asırlar sonra Ekofeminist düşüncenin temellerinden biri sayılacağını tahmin edemezdi.

1970'li yıllar çevre, barış ve kadın sağlığı alanlarında toplumsal hareketlerin arttığı bir dönem olmuştur. Three Mile Adası'nda 1979'da yaşanan nükleer erime felaketi, birçok insanın gözlerini açan o anlardan biridir. Pensilvanya'da "Birlik Bildirgesi" yayınlandığında verilen mesajlar çok netti: Yeryüzünün sömürülmesi ile kadınların maruz kaldığı fiziksel, ekonomik ve psikolojik şiddetin aynı kökten beslendiği ve kabul edilemezliği. Ardından 1980'de Massachusetts'teki Amherst'te 600 kişilik bir kalabalık "Yeryüzünde Kadın ve Yaşam: 80'lerde Ekofeminizm Üzerine Bir Konferans" ın da bir araya gelmişler, seslerini kamuoyuna ve dünyaya duyurmayı başarmışlardı.

1981'de "Hayvan Hakları İçin Feministler" ağı kuruldu.Kadınların ve hayvanların sömürülmesi arasındaki benzerlikler masaya yatırılmaya başlandı. Cinsiyetçilik-türcülük ilişkisi sonraki yıllarda sayısız ekofeminist çalışmada sorgulandı. 1983'te alanın ilk derleme kitabı yayınlandığında, ekofeminizm artık anti-nükleer hareketten militarizme, sağlıktan hayvan haklarına, ırkçılıktan gıda sorununa kadar geniş bir ağ örüyordu.

İnsan tarihi Anaerkillikle başlayıp Ataerkilliğe zorla evriltildikten sonra insanın varlık değerini hiçe sayan modern dünya düzeni nasıl işlemeye devam ediyor? Batılı Kartezyen düşünme biçimi insanı doğanın dışında tanımlarken bu zihinsel bölünmede erkeklerle ilişkilendirilen akıl, insan ve kültür değerli sayılıyor. Kadınlarla özdeşleştirilen duygular, hayvanlar ve doğa ikinci sınıf muamelesine maruz kalıyor. İşte bu hiyerarşik ikicilik mekanizması (Binarism) kültürleri ve erkeği merkeze yerleştirirken, kadını ve 'çevre' kelimesiyle aşağılanan doğayı kenara itmeye devam ediyor.

Bu ikilikler sadece zihinlerde kalmıyor; tahakküm ve sermaye birikimiyle somut bağlarla da kuruluyor. Doğanın sömürüsü kadınların doğa ile ilişkisinden gelen bilgi, emek ve üretkenliklerinin ellerinden alınmasıyla birlikte işliyor. Böylece çevresel sorunların kadınlar üzerindeki etkisi daha yıkıcı hale gelmiş oluyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın verilerine göre, dünyanın her yerinde etkisi olan çevresel faktörler halihazırda var olan cinsiyet eşitsizliğinin yanında kadınları erkeklere göre çok daha fazla vuruyor. Women's Environmental Network'ün hazırladığı rapora göre, iklim değişikliğine bağlı nedenlerle her yıl on binden fazla kadın yaşamını yitirirken erkeklerde bu sayı 4500. İklim krizi nedeniyle meydana gelen afetlerden dolayı göç eden 28 milyon insanın 20 milyonunu kadınlar oluşturuyor.

Yaşanılan bu adaletsizliğe çözüm üretmeye çabalayan Ekofeminizm içinde feminizm-ekoloji ilişkisinin nasıl kurulduğu konusunda ise çeşitli yaklaşımlar var:

Liberal ekofeminizm, kültürel ekofeminizm, sosyalist ekofeminizm, queer ekofeminizm ve vegan ekofeminizm bunlardan bazıları. Bu yaklaşımlar arasındaki temel ayrımlardan biri kadın-doğa ilişkisinin "doğaya yakınlık" mı yoksa "toplumsallık" temelinde mi olduğunun nasıl açıklanacağı.

Kültürel Ekofeminizm, özellikle ilk dönem çalışmalarında ön planda yer almıştır. Yeni Çağ ruhaniliğiyle bağ kuran bu yaklaşım, kadınlar ve doğa arasındaki ilişkiyi tarih ve coğrafyaları aşan, biyolojik ve tinsel bir yakınlık olarak görmektedir. Buna göre kadınlar kendi rahimlerine, biyolojik ritmlerine, köklerine dönebildiklerinden doğaya verilen zararın etkilerini daha yakından hissetmektedirler ve yeryüzü temelli barışçıl bir bilinç geliştirmede öncülük edebilmekteler.

Radikal/Sosyalist Ekofeminizm bakıldığında ise kadınların biyolojileri ya da özleri gereği doğayla özdeşleştirilmesi reddedilmekte. Bu yaklaşım kadınlar ve doğa arasındaki ilişkiyi toplumsal ve tarihsel biçimde kurulan bir ilişki olarak tanımlamaktadır. "Kapitalist ataerkil küresel dünya sistemi"nin ortaya çıkışı ve sürdürülebilmesi kadınların, "yabancı" halkların, toprakların ve doğanın sömürgeleştirilmesine dayandırılmakta dolayısıyla bu bağın ataerkil egemen düzen tarafından sömürüldüğünü ve aşağılayıcı olduğunu savunmaktalar.

Bu yaklaşımlar birbirinden kesin sınırlarla ayrılamıyor maalesef. Örneğin Vandana Shiva ve Maria Mies doğanın tahakküm altına alınmasını sermaye birikimiyle açıklarken aynı zamanda kadınların tinselliğinin birleştirici gücünü vurguluyorlar. Onlara göre tinsellik "uhrevi bir tanrıda, bir aşkınlıkta değil, gündelik yaşamımızda, işimizde, etrafımızdaki şeylerde, içkinliğimizde" bulunmakta. Mary Mellor'a göre doğa ile tinsel ve biyolojik yakınlığı aşırı vurgulamak kolektif eylemin önemini gözden kaçırma tehlikesi taşırken, toplumsal ilişkileri aşırı vurgulamak; kadınların çağlar boyu süregelen içkinliklerinin önemini göz ardı etmektir. Ekofeminist politik eylem, kuvvetini kadınların toplumsal, fiziksel ve tinsel deneyimlerini birleştirmelerinden almaktadır.

Kadınların farklı deneyimlerle bir araya gelmelerinin nasıl bir güç oluşturduğunu Himalayalar'dan Kenya'ya, Türkiye'den dünyanın dört bir yanına yayılan politik eylemlerde görmek mümkündür.

Chipko Hareketi, 1970'lerde Hindistan'ın kuzeyinde bulunan Uttarakhand eyaletinde başlarken, çevreci aktivist Sunderlal Bahuguna, bu eylemin fikrini eşi Vimla Bahuguna'dan almıştır. Ormanların korunmasına dikkat çeken bu hareketi tüm dünyaya duyurmuştur. Temelini kadınların oluşturduğu bu hareket, Hindistan'da şiddet kullanmayan çevre direnişlerine öncülük etmiş, ve sonraki yıllarda birçok protestoya ilham kaynağı olmuştur. "Chipko" sarılmak anlamına gelen bir kelimedir. İsminden yola çıkarak gerçekleştirilen eylemlerde; kadınlar, ağaçları kollarıyla sararak, bedenleriyle siper ederek ormanları korumuşlardır.

Kenya'nın Nairobi kentinde ise 1977'de Profesör Wangari Maathai öncülüğünde "Yeşil Kuşak Hareketi" kurulmuştur. Çoğunluğun kadın olduğu bu harekette; geçim kaynaklarının iyileştirilmesi, toplumun güçlendirilmesi ve daha iyi bir çevre yönetimi için çalışılmıştır.

Türkiye'de de kadınlar çevre mücadelesinde hep ön saflarda yer almaktadır. Akkuyu'da nükleer santrale, Aliağa ve Yatağan'da termik santrale, Fırtına Vadisi'nde HES'lere, Karadeniz'de "Yeşil Yol Projesi"ne, Hasankeyf'te baraj yapımına, İztuzu'nda otel inşaatına, Bergama'da ve Kaz Dağları'nda maden projelerine, Gezi Parkı'nın yıkımına, Adalar'da atların faytonlara koşulmasına direnen kadınlar, yeryüzünün canlılığını vurgulamak için direnç göstermişlerdir. Maalesef ülkemizde ekofeminizme ilgi 1990'lı yıllarda artmış olmasına rağmen, bu akım yeteri kadar ses getirememiştir.

Ekofeminizm yalnızca kadınların çevre eylemlerine dahil olmasında hayat bulmamaktadır. Yeni yaşam birlikteliklerinin nasıl örüleceği ve yeryüzünde çeşitli türlerin karşılıklı sorumluluk, dostluk ve dayanışma ağlarını örerek nasıl birlikte yaşayabileceği konusuna da ışık tutmaktadır. Aile kavramı içinde tanımlanarak ikincilleştirilmeye karşı, kadınlar kan bağına dayanmayan yeni akrabalıkların inşa edilebileceğini, kolektifler ve yaşam alanlarıyla ilişkilendirerek ekofeminizmden destek bulmaktadır.

Sevgi, işbirliği, karşılıklı özen ve sorumluluk aracılığıyla çeşitlilikten yana bir yaşam ilkesiyle birbiriyle ilişkili tüm sömürü ve baskı biçimlerini dönüştürecek yeni yollar inşa etmeyi amaçlamaktadır.

Elbette her felsefi akım gibi, ekofeminizm de bolca eleştiriyle karşılaşmış, Anti-özcü feminizm akımları, ekofeminizmin özcü bir felsefeyi savunarak dolayısıyla erkek egemenliğini güçlendiren bir akım olduğunu ileri sürmüştür. Bu eleştirinin özünde ekofeminizmin kadın ve erkek arasında keskin bir ikilem ( dikotomi ) varsayması bulunuyor. Bu dualist yönün, kadın ve erkekler arasındaki farklara çok fazla odaklandığı ileri sürülmektedir.

Ekofeminizmin var olan sosyal yapılara katılım konusunda diğer birçok feminist felsefeden ayrıldığı düşünülmektedir. Radikal veya özgürlük temelli feminist akımlar var olan hegemonik sosyal yapı içerisinde kadınlara eşit haklar tanınmasına odaklanırken, ekofeministler bu tür alanlarda kadınların yer almasına uğraşmanın hata olduğunu, bu yapıların ortadan kaldırılması gerektiğini savunduklarından ana akım feminist akımlarca eleştiriye maruz kalmaktadır.

Janet Biehl gibi sosyal ekologlar ekofeminizmi fazlasıyla "mistik" olmakla ve doğayla kadın arasındaki "mistik" bir bağlantıya gereğinden fazla odaklanmakla suçlamaktadır. Ona göre bu doğaüstücü yaklaşım kadınların gerçek sorunlarını çözmeyi zorlaştırmaktadır. Biehl ayrıca ekofeminizmi ilerici bir teori olmaktansa gelişim karşıtı bir teori suçlamaktadır. Rosemary Radford Ruether de ekofeminizmdeki abartılı mistisizm vurgusunu tehlikeli bulmakta, feminizm ile mistisizmin daha etkili bir kombinasyonunun mümkün olduğunu savunmaktadır.

Günümüzde yapılan bir diğer eleştiri ise doğanın tahribatındaki birey rolünün cinsiyete indirgenemeyeceğiyle ilgilidir. Başka deyişle eleştiriler, doğanın sömürüldüğü noktada her iki cinsiyetin de eşit payı olduğuna dikkat çekmektedir.

Ama bu eleştiriler ve süregelen felsefi tartışmalar, ekofeminizmin de diğer felsefeler gibi kendisini geliştirmesine, dönüştürmesine ve yayılmasına neden olmuştur. Rudolf Bahro, Murray Bookchin, Andre Gorz, Mary Mellor ve Vandana Shiva gibi çevreci düşünürler ekofeminizmi açıklayan önemli kitaplar ve makaleler sunarak bu sürece önemli katkılar sunmuşlardır.

Günümüzde 5. Dalga Feminizm hareketinin devam ettiği bir süreçte 3. Dalga içinde yer alıp evrilerek etkisini sürdüren ekofeminizm; doğanın, kadınların, hayvanların ve diğer tüm canlıların kendilerini var etmek istediği biçimlerine bir biçimde ses olarak, yaşamı savunmak ve kutlamak gerektiğini anlatmaya devam etmektedir. Tüm canlıların birbiriyle bağlantılı olduğunun altını çizerken, yeryüzünün sömürülmesi ile cinsiyetçi sömürü arasındaki güçlü benzerliklere de dikkat çekmektedir.

Bu hareketin temel amacı; ezici ataerkil düzenin anomalik gelişimini durdurmak ve çeşitlilik, karşılıklılık, dostluk ve dayanışmaya dayalı yeni bir yaşam modelini birlik bilinciyle oluşturmak için kendi yöntemleriyle çabalamaktadır. Günün sonunda insan, hayvan, bitki ve diğer tüm formların yaşamını sürdürebilmek için bir ekosisteme ve kolektif bilinçle mesnetlenmiş birliğe ihtiyacı zorunludur.

Umarım birbirimize hediye ettiğimiz düşünce tohumlarımız, eylemlerimiz başka başka insanların/varlıkların gönlünde yerini bulup çiçek açar, meyveye durur ki cehaletimiz ve aç gözlülüğümüzle: bu duruma getirdiğimiz dünyamızı ve sosyolojik halimizi düzeltip düşünsel ve fiziksel boyutta Adenlerimizi kurabiliriz. Sevgi ve selamlarımla...

Gaia* Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği yazı dizimin ilkinde ben Gaia' nın kızıyım diye tanıtmıştım kendimi. Merak edenler, sitemizin arama çubuğuna Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 1 yazarak arama yaparlarsa 12 Şubat 2025 tarihli yazıma ulaşıp okuyabilirler.

Yorumlar (0)

SON EKLENENLER
ÇOK OKUNANLAR
DAHA ÇOK Sosyoloji
Ayıp, Günah ve Hukuk: Türkiye’de Skandalların Siyasal İşlevi

Sosyoloji15 Ocak 2026 23:02

Ayıp, Günah ve Hukuk: Türkiye’de Skandalların Siyasal İşlevi

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 12

Sosyoloji08 Ocak 2026 07:06

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 12

Sessizliğin Kırıldığı Yer: Epistemik Bir Direniş Olarak Dijital İfşa

Sosyoloji15 Aralık 2025 20:46

Sessizliğin Kırıldığı Yer: Epistemik Bir Direniş Olarak Dijital İfşa

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 11

Sosyoloji05 Aralık 2025 06:37

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 11

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 10

Sosyoloji05 Kasım 2025 11:21

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 10

İltifat ve Eleştirinin Psikolojik Dinamikleri İnsanın Savunmasız Gücü

Sosyoloji24 Ekim 2025 02:37

İltifat ve Eleştirinin Psikolojik Dinamikleri İnsanın Savunmasız Gücü

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 9

Sosyoloji09 Ekim 2025 21:35

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 9

Gılgamış Destanı’nda Toplumsal Cinsiyetin İnşası: Dostluk, Ölüm ve Öte Dünya Üzerine Feminist Bir Okuma - II

Sosyoloji07 Ekim 2025 18:22

Gılgamış Destanı’nda Toplumsal Cinsiyetin İnşası: Dostluk, Ölüm ve Öte Dünya Üzerine Feminist Bir Okuma - II

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 8

Sosyoloji17 Eylül 2025 16:09

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ 8

“Hayasızlık” Kimin Sözü? Manifest Davası ve İktidarın Dil Üzerindeki Performatif Gücü

Sosyoloji16 Eylül 2025 20:26

“Hayasızlık” Kimin Sözü? Manifest Davası ve İktidarın Dil Üzerindeki Performatif Gücü