Bu makaleyi yazdığım sırada, yazının başlığını, en temel sorunlarımızdan biri olan, “Kendini Bulamayan İnsan…” olarak tasarlamıştım. Ama sonra birbirini kovalayan cümlelerin sayısı ve çeşitliliği artınca, yazının seyri değişti ve doğal olarak başlık da değişti. Amaç ve hedefimi anlaşılır kılan yukarıdaki başlık daha uygun geldi.
Konumuza dönersek:
İnsandışı canlılar, sözgelimi kedi, güdüsü gereği insan gibi hayatı bugünden yarına kuramıyor. Böyle bir yeteneği yok… Yani bugünle yarını birbirine bağlayacak, gelişmiş bilinç düzeyinde bir yeteneğe sahip değil. Onu sürükleyen güdüleridir. Bütün amacı tavına getirip fareyi yakalamak ve mideye göndermektir. Değiştirme, dönüştürme benzeri işlevler, onun yaşam menzilinin dışındadır.
İnsan ise değiştiren, dönüştüren, yaratımlarda bulunan türdür ve sanırım tarihi boyunca en büyük hatalarından biri, tanrı veya tanrıları yaratmak olmuştur. Bu yaratım eylemi, insanın kendisini yitirmenin, kendi olmaktan çıkmanın başlangıcıdır. İlk teslimiyet, ilk itaat, ilk boyun eğiş… Yönetilmek, ceza ve ödül için başına tanrılar dikmiş, dualar etmiş, ölümsüzlük dilemiş, sonsuza kadar kulluk etmeye söz vermiştir. . Hizmet için şenlikler bile düzenlemiş, uğruna can vermiş, can almış, savaşmış, ayrıştırmış, kabileler, imparatorluklar, devletler vücuda getirmiş, aile kurmuş, toplumu ve insanı dönüştürme iddiası taşıyan fikirler, keşifler, tasarımlar ileri sürmüş, ama bütün bu eylemlerinin her safhasında birine, bir şeylere bağımlı olmayı esas almıştır. Tanrılardan miras kalan itaat ve boyun eğmeyi yaşamının merkezine koymuş ve bu gelenek aynı mecra üzerinde devam etmektedir…
Ve böylece o günden bugüne, kuşaktan kuşağa, kültürden kültüre aktarılan bir ‘Ismarlama İnsanlık’ üretimi başlatıldı. Birilerine, bir şeylere, tanrılara, mülkiyete ve nesnelere sürekli kalkan görevi üstlenen ‘Ismarlama İnsan….. ( Muhtemelen Ismarlama İnsan kavramıyla, önümüzdeki yüzyıllarda daha çok karşılaşacağız. Aynı kültürel yapı, aynı düşünme, aynı sosyal-siyasal ilişkiler ve daha başka şeyler… Kısacası benzerlik veya aynılık bu yapının temel taşıdır.
Hükmedicinin veya gücü elinde tutanın arzu ve istekleri doğrultusunda bir tür otomasyon imalat yaygınlaşıyor ve başarı şansı da yüksek… Dil, kültür, tüketim alışkanlıkları, moda, aile, ilişkiler, iletişim ve denetlenebilirlik üzerinde, dünya çapında istenilen şekilde düzenleme hamleleri yapılmakta ve bu çabaların ipuçlarını daha şimdiden görmekteyiz. Çalışma hayatı, eğitim, uyum, uyuşma ve uyuşturma, devlet olan devletlinin istekleri doğrultusunda yön kazanmaktadır ve bu girişim “evrenselliği yakalama,” olarak propaganda ediliyor. Ve paralel olarak sistem, bu iş için kendini sürekli kılacak çöpçatanlar üretmeyi de ihmal etmiyor. Belirlenen hedeflere hızla ilerlemeyi sağlayan çöpçatan karakterler, ki bu meslek mahalle ve sokak kültürünün hormonudur. Otoriteye endeksli çalışırlar. Gerek dedikodularıyla, gerek bilgi, sezgi ve zekalarıyla dönüşümü hızlandırırlar. Zararlı olanı daha zararlı hale getirebilirler. Geleneksel ahmaklar yetiştirme konusunda öncü rol oynarlar ve bunları her yerde görmek olası… Amfide, kürsüde, okulda, yazım çizimde, minarede, bağda, tarlada, siyasette ve kapı eşiklerinde görebiliyoruz.)
*********
İnsanlık olarak üzerinde yürüyebileceğimiz iki yol var halihazırda... Birinci yol, içinde bulunduğumuz klasik yol… Binlerce yıldır bu yol üzerindeyiz, ama insan olma rüştümüzü tamamlamış değiliz. Burada bağımlılığı, tapınma ve teslimiyeti korur hale getirdik. Bireyi veya yurttaşı değersizleştiren yoldur bu. Yani bireyin kendisinden önce tanrılara, mülkiyete ve kurumlara değer katan yoldur bu. Sözgelimi yaşadığımız coğrafyada din ve devlet her şeydir, birey hiçbir şeydir. Politikacı ve kibri her şeydir, bilgi, bilim, bilim insanı hiçbir şeydir İşin feci yanı, buralarda yurttaş yönelik öyle bir değersizlik üretilir ki, yurttaş bir anda farkında olmadan, bilinçdışı davranışla kendini değersizliğe monte olma arzusu içinde bulur.
İkinci yol: Bu yol tutarlı ve bütüncüldür. Esas olarak burada yürümemiz gerekiyor. Farklı bilgi, fikir, hayat, davranış, olgu ve olaylar, karakter verileri ve bileşenleri sentezlenir; yeni bir form, yeni eğitim, yeni kültür temelinde yeni yapı oluşturulur. Kimyacılar buna SENTEZ STRATEJİSİ diyorlar. Dilbilimde ise bunu, “OLMAK” fiili ile ifade ediyoruz. “Olmak,” bir dönüşümü, değişimi, bir başlangıcı anlatır ve ihtiyacımız olan şey tam da budur.
-Yakın bir gelecekte, burada orada, dünyanın herhangi bir yerinde, geleneksel devlet ve mahalle kültürü ile çocuk yetiştirmek ve insanileşmek pek karşılık bulamayacaktır artık. Boşluk, hiçlik, teslimiyet ve bağımlılık sarmalına karşı, koruyucu zihin yapısı geliştirilmeli… Sıfırdan başlayarak, eskiye ait ne varsa, yasallaştırılmış soygun örgütlenmelerinin kaynağı konumundaki devletlerden, çöpçatan karakterlere kadar, ahlaka hükmeden ahlaksızlar, yasa ve sözleşmelerle kendilerine koruma sağlayanlar madrabazlar kapı dışarı edilmeli… Neden güdülmek zorunda olmadığımızın anlaşılacağı, kutsal ülkülerin ve mülkiyetin değersizlik olarak görüleceği, arsızlık, hırsızlık, sahtekarlık, riya ve yalanın laboratuar teknikleriyle denetlenebileceği, insanın kendini bulabileceği, sadece ihtiyaç olanın öne çıktığı, ihtiyaç fazlası olanı sahiplenmenin suç ve ahlaksızlık olarak eğitim edileceği bir yaşamın temel taşları örülmelidir… Havanın nemini, rüzgarın esintisini hissetmek, hayatımızın anormal normları olan savaşları, ahlaksızlığı ve adaletsizliği gidermek için bunlar önemlidir.
Ve sözünü ettiğimiz yukarıdaki konularda ilerlemek için -özellikle çocuklara- bilinç yükselten düşünce pratiğinin en etkili yolu olan matematik öğrenmeyi ve öğrenileni anlamayı öneriyorum, diyerek konuyu bitirelim. Düşünce yetisini geliştirecek şeylerle uğraşmak en iyisi değil mi?..
***********