Profesyonel Okuryazarlığın İnsan Kaynakları Niteliğine Etkisi (Türkiye'de Kitap Okuma Oranlarının Düşüşü ve Bu Düşüşün Çözüm Yolları Yazı Dizisi 9)

Fikir Yazıları - Prof. Dr. Muhammet Özdemir

Okuryazarlığın toplumsallaşması (popülerleşmesi) Fransız aydınlanması ve Fransız İhtilali ile görece plansız ve kontrolsüz bir şekilde başlamış, ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Türkiye Cumnuriyeti’nin de olumlu oy kullanması ile kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” ile tüm dünyada görece planlı ve kontrollü hale gelmiştir. İlköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarının meslek kazandırmanın yanı sıra özellikle kültür ve bilinçli davranış özelliklerini öneren John Dewey’in pragmatist eğitim felsefesine göre örgütlenmeleri söz konusu Bildirge ile resmen gerçekleşmeye başlamıştır. Türkiye’de pragmatist eğitim felsefesi örgütlenmesinin geçmişinin John Dewey’in Türkiye’yi ziyaret ederek İngilizce dersler verdiği 1924 yazına değin geri götürülebileceği söylenmelidir.

Popülerleşmiş okuryazarlığın profesyonelleşmesi üniversitelerde lisansüstü eğitim süreçleri ve yaygın sanat, edebiyat, felsefe ve bilim tartışmalarıyla şekillenmekle birlikte kelimenin gerçek anlamında “profesyonel okuryazarlık” günümüzde pratik amaçlarla, öğretici ve planlı bir okuma ve anlamlandırma deneyimlerine karşılık gelmektedir. Bu çerçevede tüm dünyada Çin, Güney Kore, Tayvan ve Singapur gibi Asya ülkeleri, Şili ve Brezilya gibi Güney Amerika ülkeleri ve Polonya ve Çekya gibi Orta Avrupa/Doğu Avrupa ülkeleri başarılı örnekler olarak dikkat çekmektedirler. Sayılan örnek ülkelerin ortak özelliği yükseköğretim ve profesyonel okuryazarlığın temsil edildiği üniversitelerin tüm dünyada başarı sıralamasında ilk 10’a, ilk 20’ye, ilk 50’ye, ilk 100’e ve ilk 150’ye girmeye başlamasıdır. Söz konusu ülkelerin insanları meslek eğitiminden ayrı kültürel bir altyapı ve yaşamın ve uygarlığın orta seviyeli öğrenilebilmesi çerçevesinde üniversite ve yüksek lisans diplomasına azami önem vermektedirler. Bu insanlar ve toplumlar roman, şiir ve kişisel gelişimin yanı sıra tarih, felsefe, sanat, din, bilim tarihi ve psikoloji okumakta ve bu okumaları kişisel bir statü aracına dönüştürmekten özellikle kaçınmaktadırlar. Bu da onlarla diğer gelişmekte olan ülke insan ve toplumları arasında ciddi bir “kültürel fark”ın oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dünya Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Rusya’nın insan ve toplumlarının kültürlü olmalarına alışkındır, ama günümüzde gelişmekte olan kategorisinin içerisinde yukarıda örnek verilmiş ülkeler dikkat çekmektedirler. Tarihsel geçmiş ve günümüzdeki beyanları itibariyle Müslüman olan ülkeler arasında İran, Malezya ve Türkiye’nin önde geldiği söylenebilir. Bununla birlikte ülkemizin eğitim ve kültüre olan yatırımının profesyonelleşmesi ve geçim derdinden ayrışması gerekmektedir. Geçim derdinden ayrışma gerçekleşmediğinde profesyonel okuryazarlığa geçişte güçlükler ortaya çıkabilmektedir. Bu da eğitim sistemine dair tartışmalardan önce demografik çoğunluğumuzun sosyal medya yerine artık bilimsel kitapları bilgi kaynağı olarak konumlandırmaya başlamalarıyla görünür olabilir.

Profesyonel okuryazarların bir toplumun insan kaynaklarındaki en önemli etkisi o toplumun karar alma ve ilerleme süreçlerinde kendini göstermektedir. Bu vakıa Çin ile Hindistan arasındaki farkta kendini çok belirgin kılmaktadır. Çin’de ortaöğretim ve yükseköğretimin seviyesi ile Hindistan’da ortaöğretim ve yükseköğretimin seviyesi aynı olmadığı gibi Çinli insanlar okumaya ve kültür edinmeye geçim derdinden ayrı bir kazanım olarak bakmaya alışmışlarken Hindistanlı insanlar arasında bu durum genel ve ortak bir özellik değildir. Sözgelimi roman veya fikir kitabı okumak da önemli olmakla birlikte örneğin Türkiyemiz söz konusu olduğunda dünya konjonktürünü uluslararası dillerden takip edebilen ve kendi kültürel geçmişimizi de Türkçemizden öğrenebilen insanlarımızın sayısındaki artış önemlidir. Bu artışın temel motivasyonunun geçim derdi değil kültüre yapılmış yatırım olması gerekmektedir. Sosyal medya kültür edinmek için uygun bir mecra veya araç değildir.

Polonya’da Varşova Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde iki hafta boyunca İngilizce “teknoloji ve yapay zekâ felsefesi” dersleri vermek üzere bulunduğum esnada bir toplu ulaşım aracında denk geldiğim yüksek lisans mezunu bir hanımefendi “Polonyalıların da senin kadar çok okuduklarını düşünüyor musun?” diye bir soru sordu. Kendisinden Polonyalıları, benim kadar çok seviyesini ve okumayı açımlamasını istedim. O da çok sayıda ve sayfa numaralarına varıncaya değin en az üç dilde okuduğum kitaplardan cümle cümle referansta bulunmama dayanarak böyle bir soru yönelttiğini ima ederek mukabelede bulundu. Bu mukabeleden ve başka karşılaştırmalardan –sözgelimi Rusya’da yeni genç kuşağın Rus klasiklerini okumamasından çokça şikâyet edilebilmektedir- anlayabildiğim kadarıyla; her ülke kendi seviyesinde profesyonel okuryazarlığın yeterince yaygın olmamasından dert yanabilmektedir. Ama ortalama insanın profesyonel okuma pratiklerini bir profesörle karşılaştırarak bir yargıda bulunmak da doğru değildir. Bir akademisyenin uzmanlığıyla profesyonel okuryazarlığı özdeşleştirmek sözgelimi sportif faaliyetlerde uluslararası rekabete girişen bir sporcu ile ortalama insanın sportif etkinliklerini karşılaştırmak gibi pratik olmayan bir akıl yürütmeye yol açabilir. Buradaki örnekte Polonya ve Rusya’nın ortalama insanının –özellikle gençlerin- okuma ve yorumlama deneyimleri sözgelimi Hindistanlılarınkinden veya Yunanistanlılarınkinden ileri görünmektedir. Kuşkusuz Hindistan ve Yunanistan’ın çok ciddi akademisyenleri, araştırmacıları ve aydınları bulunmaktadır, ama bunlar Polonya, Çin, Rusya ve Güney Kore’deki gibi belirli bir seviyenin üzerinde ve nüfusça çok değildirler.

Ülkemizin profesyonel okuryazarlarının nüfusça çoğunluğa ulaşması ve eğitim ve kültüre yatırımın insanımızın bilincinde geçim derdinden ayrışabilmesi oldukça önemli ve gereklidir. Bu gereksinimi eğitim ve kültür gereksiniminden başka hiçbir şey ile ilişkilendirmemeye dikkat etmek lazımdır.