
NASIL VAZGEÇTİM: BÜYÜK ANLATI ÇÖKTÜ!
Büyük anlatı çöktü!
Jean-François Lyotard’ın literatüre kazandırdığı postmodern felsefenin en can alıcı teşhislerinden biri olan bu kavram; tek büyük doğruluk iddiasına duyulan güvenin sarsıldığını anlatır. Modernitenin bizlere vadettiği adalet, kurumsal gerçeklik, evrensel değerler, mutlak liyakat gibi kurtarıcı sistemlerin artık eskisi gibi işlemediğini anlatırken içimizde oluşan o büyük çökmüşlük hissini ‘Büyük Anlatı Çöktü’ diyerek sunar.
Büyük Çabanın sevgili kardeşi Öğretmen Belkıs… Okula ilk adım attığında modernitenin ona sunduğu o muhteşem ölçütler ile yol alıyordu. Cumhuriyetin eğitim ideallerini gerçekleştirecek, mevzuatın gücü ile sistemi diri tutacak, geleneğinde var olan praksisinin sadece çaba değil, emeğin sonuçları değiştireceğine yönelik bilinçli bir eylem olduğu gerçeği ile liyakatın sağladığı ‘ayrıcalığı’ yaşayacak ve yaşatacak; kurumsal kimliği tüm kimlik bunalımlarının üzerine çıkaracaktı. Nereden bilirdi ki çorak kimliklerin birikimli, vizyoner ve köklü eğitimci kimliğini yok etmeye çalışacaklarını?
Bu kimlik kaç kez değiştirilmeye çalışılmış, sahte kimlikle gezme rolü kaç kez layık görülmüştü Belkıs’a? Yalancı yaşamlar mekanında barınmak istemeyen Belkıs mesleğini icra ettiği yıllarda kaç kez kendisinin istemediği ancak onu buluveren hedeflere saptırılmak istenmişti? Sayısız! Vazgeçer mi Belkıs kendiliğinden peki? Yapılanlar ona ne az geldi ne de bıkkınlık verdi. Bütün gücünü ve bütün aklını acaba nasıl ederim de eğitimin gücünü genişletirim ve geliştiririm diyerek kullandı.
Belkıs eğitim mecrasında çok yol almış; eğitimin gücünü geliştirmek amacıyla farkı bir yola girmek ve artık yoluna yönetici olarak yürümek üzere adım atmak istemişti. Belkıs daha yolun başında henüz kurumu ve sistemi tanımaya çalışırken; yönetici olarak çalıştığı kurumda ‘üstteki bir kişi’ tarafından görevinin üçüncü haftasında profesyonel kimliğine yapılan açık bir inançsızlık ile psikolojik bir saldırının esareti altına alınmak istenmişti. Telefondaki o çok tanıdık ses: ‘ Yapamayacaksın, Bırakıp Gideceksin!’ diyordu.
Güç verilmişlerin dünyasında insanların ağırlığı sadece ekonomik varlıkları ve sosyo-politik ağları ile ölçüldüğü içindir ki; Belkıs ‘üsteki kişi’nin bu ayrıcalıklı dünyasına hafif kalmıştı. Belkıs’ı hafif bulan bu zihniyet onun sırtına yükleyeceği yükle ezileceği ve vazgeçeceği düşüncesiyle yıllar sürecek sistematik bir psikolojik savaşın ilk sinyallerini veriyordu. Belkıs’a ayağının kaydırılacağını ve en sonunda pes edeceğini ima eden bu tavır; o ilk cümleden sonraki 2,5 yılın nasıl zorlu geçeceğinin de kanıtı oluyordu.
‘Üstteki o kişi’ her fırsatta Belkıs’ı yörüngesinden saptıracak netlikte ve nitelikte eylem ve söylemlerine devam ediyordu. Bu tutum zaman zaman meslektaşlarının yanında gerçekleşerek saygınlığını zedelemeye yönelik bir boyut kazanıyordu. Bu nüfuzlu hareket Belkıs yanlış yapmadıkça şiddetini artırıyor; yetki ve sorumlulukları yardımcılarına devredilerek örgütteki karar alma ve yönetim süreçlerindeki rolü küçümseniyor; kurum etkililiği değersizleştirilmeye çalışılıyordu.
Öyle ki; ailevi zorunlulukları ve içinde bulunduğu koşullar da dikkate alınmıyor; ailesi hakkında da zaman zaman küçümseyici bir uslupla hırpalanmaya çalışılıyordu. Bunlar yetmezmiş gibi sürekli soruşturma tehditleri alarak baskılanmaya çalışılıyor; mesleki yeterliliği ve yöneticilik becerilerini sorgulayan olumsuz değerlendirmelerin yıkıcı geri bildirimlerinin hedefi haline geliyordu.
Süreklilik gösteren bu davranışlara 2,5 yıl boyunca farklı koşullar ancak aynı yıldırma stratejisiyle maruz kalan Belkıs’ın ise motivasyonu olumsuz etkileniyor, huzuru kaçıyor ve ciddi bir psikolojik baskının yaratığı girdap içinde çırpınıyordu. Küçük düşürücü cümleler ve istedikleri eylemlerle gerçekleşen bu itibar suikasti; Belkıs’ın sadece makamına değil, bir insan ve eğitimci olarak varoluşsal sınırlarını hayat haritasından silmeyi yol edinmiş, sistematik, kararlı ve profesyonel bir kimlik imhası olacak biçimde yürütülmeye devam ediyordu.
Belkıs’ın ‘üstteki o kişi’yle kurduğu ilk temas ve sonrasında yaşananlarla birlikte, kurumsal kimliği de zedeleyecek olan itibar suikastleri, üzerinde ardı arkası kesilmeyecek bir fırtına ile kopuyordu. Akademik ve mesleki yetkinliği asılsız iddialarla küçümsenmeye çalışılıyor, bilinçli olarak aşırı iş yükü yükleniyordu. Nitekim eğitimci kimliği ile birlikte kişiliği de açık pazar haline getirilecek şekilde dedikoduların, iftiraların ve imaların döndüğü bu hava Belkıs’ın yetkinliğini, etkililiğini zehirleyen bir hal almaya başlıyordu.
‘O’ ve ‘Onlar’ olan bu mikro çıkar gruplarının yer tutma kavgası olarak atfedeceğim bu dalga; Belkıs’a orada olma lüksü olmadığına dair örtük saldırılar gerçekleştiriyordu. Mobbing yapan bu kliklerin fısıltıları ve şikayetlerini referans olarak alan bu alan; Belkıs’ı ‘problem çıkaran, uyumsuz ve yönetilmesi zor’ kişi olarak göstermeye çalışarak; kurulan tuzağa-mobbinge kurumsal bir meşruiyet kazandırmayı hedefliyordu. Kimsenin koltuk çıkmadığı ancak liyakatle, emekle, birikimle koltuğa oturmuş bir yöneticinin oradaki varlığını kendi kurdukları gayri resmi rahatlık düzenine tehdit olarak gören bu feodal örgütlenme; artık organize bir mobbingin temsilcisi halini alacaktı.
Belkıs yılların getirdiği tecrübenin yanında aldığı terbiye ile saygısızlık yapmamak, geçici gerilim yaratmamak veya tesadüfi kavgalar yörüngesine oturtulmamak adına susuyor, kurumu mevzuata uygun, adil ve nitelikli yönetmeye çalışırken, bir yandan kirli ittifakların kuyu kazma ve onun liyakatini, akademik vizyonunu işlevsiz hale getirmek isteyen bu yapılanı boz oyunlarına karşın tetikte olmaya çalışıyordu.
Sürekli üretmekten ve faydalı olmaktan beslenen bu güçlü savaşçı-Belkıs ise bu zalimliğin cüreti altında gün geçtikçe eziliyor; kurumsal itibarı ve mesleki duruşu istikrarlı biçimde aşındırılıyordu. Ve Belkıs tüm bu 2,5 yılın sonunda üzerinde koparılmak istenen fırtınayı artık kendi içinde koparıyordu: ‘BÜYÜK ANLATI ÇÖKTÜ!’ Belkıs’ı oturduğu yerden indirme umudu; Belkıs’ın umutlarını, heveslerini ve geleceğe dair inançlarını öldüren karanlık bir öğütme çarkına dönüşmüştü. Büyük sisteme karşın tek başına kendini siper eden‘Büyük Çabanın Kardeşi’ Belkıs için artık ‘ Büyük Anlatı Çökmüştü’.
Büyük anlatının çöktüğü her insan için bunu kabul etmek kişiyi ilk başlarda oldukça yoğun bir boşluğa ve anlamsızlığa sürükler. Çünkü insanın uğruna savaştığı büyük anlatının başka bir ifadeyle emeklerinin, değerlerinin, adalet inancının ve ‘ÇABA gösterirsem karşılığını alırım’ düşüncesinin birilerince aslında hiç var olmamışçasına yıkılmak istenmesi; mobbing mağdurlarının ağır bir psikolojik baskı altında haklı olarak öfkeli, yorgun, tetikte ve savunmacı tepkiler vermesine; zaman geçtikçe tükenmişlik ile yoğrulan ruhsal bir sürgüne, derin bir yalnızlığa, daha beteri; haklı bir isyandan sessiz, yorgun bir kabullenişe ve vazgeçişe evrilir. Dahası mağdur tüm bu sürecin sonunda ya ciddi sağlık sorunları ile başbaşa kaldığı için sistemden uzaklaşır, ya istifa eder ya da haksız disiplin süreçleri ile görevden uzaklaştırılarak içinde bulunduğu boşluğu daha da büyütür.
Mobbingçiler mi? Onlar için kazanılmış bu zafer yeni kurbanlara karşı daha pervasız ve daha cüretkar hareket etmenin önünü açar. Kurumlarda liyakat ve başarı yerine kliklere olan sadakat ödüllendirildiği için ‘yenilikçi öğretmen davranışları’ ve kurumsal projeler birer birer durur. Çalışanlar kuruma ve adalete olan inançlarını kaybettikleri için fiziksel olarak işte olsalar dahi ruhen orada olmazlar.
Kurumsal imaj zedelendiği için dış paydaşlar nezdinde kurum başarıları, üretkenliği ve vizyonuyla değil; iç çekişmeleri ve huzursuzluğu ile anılır. Nihayetinde küçük çıkarlar ve küçük anlatılar uğruna liyakat sahibi kişilerin ve kurumun geleceğini kurban etmek; birikimli, vizyoner ve köklü eğitimci kimliğini yok saymak demektir. Bunun bedeli yalnızca birkaç kişinin kaybı değildir bilakis koca bir ülkenin aydınlık yarınlarını çorak kimliklere, sığ ikbal hesaplarına ve vasatlığın tahakkümüne mahkum etmektir.
HAZIRLAYAN: MEHTAP ŞİMŞEK GÜRKAN
Bu metin kurgu niteliğindedir. Metinde geçen kişi, olay ve mekanlar hayal ürünüdür; gerçek kişi ve olaylarla kurulabilecek benzerlikler tamamen rastlantısaldır.