Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Yaşam İçin Olan Felsefe Yaşamın İçinde Olan Felsefe

Prof. Dr. Doğan GÖÇMEN Yazdı

Kategori: Felsefe-Mantık - Tarih: 29 Temmuz 2020 09:13 - Okunma sayısı: 291

Yaşam İçin Olan Felsefe Yaşamın İçinde Olan Felsefe

Yaşam için felsefe hakkında konuşmak, onun hakkında aynı zamanda yaşamın içinde olarak konuşmak anlamına gelir. Felsefe hakkında konuşmak demek, öyleyse, felsefeden yaşam için ve yaşamın içinde olarak bahsetmek demektir. Felsefeyi böyle bir sohbet konusu yapmak için, önce, felsefe tarihinde felsefi düşünme tarzında yaşanmış olan devrimlerden birisine, belki de en büyüğüne dikkat çekmek istiyorum. Kanımca bu devrim bugüne kadar yeterince idrak edilememiştir. Yoksa, felsefe tarihini Platon’a dipnot olarak miadı çoktan dolmuş, anakronik okuma çabaları olmaz. Bu felsefi devrim, felsefi düşünme tarzının Antikçağdan modernliğe doğru göstermiş olduğu gelişim sürecinde yaşanmıştır. Felsefi düşünme tarzında bir olgunlaşma biçimi olarak yaşanan bu devrimin tam olarak ne olduğunu görebilmek için, Platon’un ünlü felsefe tanımı ile Hegel’in felsefeye dair bir talebini karşılaştırmak istiyorum.


HEGEL’İN FELSEFEYE DAİR BİR TALEBİ


Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nin önsözünde felsefenin biçim ve içerik bakımından bilmeye veya bilgeliğe sevgi olmaktan kurtarılıp “bilimin şekli” olmalıdır diyor. Sonra, aynı paragrafın, yani önsözün beşinci paragrafının sonunda “felsefenin bilim mertebesine yükseltilmesinin zamanı gelmiştir” diye tespit ediyor. Diğer bir deyişle, Hegel’e göre, felsefenin bilimselleşmesi de ancak tarihsel bir edim olabilir. Bildiğim kadarıyla Hegel’in bu belirlemesinin ve talebinin arka planı hemen hiç açıklanmadı. Paragrafın tartışmalarda dikkat çektiğine de rastlamadım. Fakat bu paragrafta bahsetmiş olduğum felsefi düşünme tarzında yaşanan büyük devrim yatmaktadır; bu talep, felsefi düşünme tarzı bakımından felsefe tarihinde büyük bir devrime işaret eder. Hegel, bu paragrafta adını anmadan Platon’a ve onun felsefeyi bilgelik sevgisi olarak tanımlamasına gönderme yapar. Platon’un tanımına göre, insan bilge olamaz, olsa olsa ancak Tanrıya öykünen bir filozof olabilir. Fakat Hegel insanın artık öykünmekten kurutulup, diğer bir deyişle öykünmekten kaynaklanan yabancılaşmadan kurtulup kendi olması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu, felsefi düşünme tarihinde neden büyük bir devrimdir?

& quot;

PLATON’UN FELSEFE TANIMI


Platon, Phaedrus adlı diyaloğunda filozofu bilgeliğe, yani bilgeliğe sahip olan Tanrıya öykünen olarak tanımlar. Şöyle diyor Platon: “Ona bilge demek, Phaedrus, bana kalırsa aşırıya kaçar ve (bu –DG) yalnızca Tanrıya özgüdür. Ona bilgeliği seven –bir filozof– veya benzer birşey demek daha iyi ve uygun olur.” Platon’un bu felsefe tanımı ilk bakışta çok masum, çok doğal ve kabul edilir gibi gözükmektedir. Fakat yakından bakınca hiç de öyle değildir. Özellikle idealar kuramıyla ilişkilendirerek düşündüğümüzde Platon’un bu tanımında onun tüm felsefesine sinmiş ve tüm felsefesini taşıyan aristokratik zihniyet kendisini dışa vurur. Öyleyse, yakından bakalım ve Hegel’in talebinde saklı olan derin anlamı açığa çıkarmaya çalışalım.


PHİLOSOPHİA, SOPHİA VE SOPHİSTES


Görebildiğim kadarıyla Yunan Antikçağında felsefe deyince, yaşamla ilişkisi ve yaşama yabancılaşması bakımından iki aşamadan bahsedebiliriz. Bildiğiniz gibi felsefe kavramı, Yunanca “bilgelik sevgisi” anlamına gelen philosophía (?ιλοσο??α) kavramından türetilmiştir. Bu kavram philo ve sophia sözcüklerinden elde edilmiştir ve ilk defa Pythagoras tarafından kullanılmıştır. Antik Yunan felsefesinde, Platon ve Aristoteles ile simgeleşen klasik döneminden önce kavram daha çok beceriklilik anlamında kullanılmaktadır. Bu bakımdan sophia (σο??α) olarak tanımlanan insan, pratik bakımdan deneyimli, etraflı pratik bilgiyle donanmıştır, dünyanın pratik işleyişini az çok bilmektedir ve aynı zamanda teorik olarak da bilgilidir. Yani Antik Çin felsefesinde olduğu gibi Antik Yunan felsefesinde de bilgelik mertebesine ermek için, pratik deneyim tek başına yetmemektedir, bunun için teorik bilgi de gerekmektedir. Fakat aynı zamanda özellikle pratik felsefenin kavramsal sorunlarını kavrayabilmek için de yeterli hayat deneyimi olması zorunludur.

Daha sonra, σο??α kavramı, dünyaya, topluma ve insana dair bilimsel ve felsefi bilginin artmasına ve derinleşmesine uygun olarak anlam zenginleşmesi ve derinleşmesi gösterir ve artık şeylerin bağıntılarına ve yaşamın yükümlülüklerine dair “derin kavrayış” anlamına gelmektedir. Dikkat edilirse kavramda anlam değişikliği yaşansa da, kavram teorik ve pratik bilginin bütünlüğünü talep etmektedir: Varolan her şeyin her şeyle olan ilişkisine ve bağıntısına dair derin kavrayış. Bu ancak güçlü teorik bir donanımla elde edilebilecek bir bilgi türüdür. Sonra, yaşamın her bir insana yüklediği ödevlere dair kavrayış, bu, ancak iyi bir yaşam bilgisiyle üstesinden gelinebilecek bir edim olabilir. Bu, felsefenin Antikçağda kuruluş çağlarında almış olduğu ilk bütünlüklü anlamdır.

Fakat daha sonra kavramın anlamında daralma olduğu gözlenir. Felsefeden artık yalnızca teorik bilgi anlaşılmaktadır. Fakat bu teorik bilgi de yine pratik yeteneğin gerçekleşmesi ve erdemin uygulanması için önkoşul olarak alınır; bu teorik bilgiye sahip olmak, her türlü yapabilme yeteneği (τ?χνη/téchne) ve erdemin (?ρετ?/arete) uygulanması için önkoşul olarak kabul edilir. Bu bilgiye sahip olanlara sofistes (σοφιστ?ς/sophistes), yani bilgelik öğretmeni denir.

& quot;

PLATON VE FELSEFENİN İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ


Felsefenin içinde yaşanan çıkar ve temsil kavgaları nedeniyle ilk olarak Platon sophistes, philosophos ve sophos kavramları arasında keskin ve sıkı bir ayrım yapar. Aristokratları temsil eden Platon, felsefenin teorik ve pratik bilgiyi ve edimi bütünlüklü olarak kapsadığında ısrar eden sophistes ile Tanrıya has olan bilgeliğe (sophos) özenen ve en nihayetinde de onun gizemine erebilen seçkin philosophos arasında ayrım yapar. Bu girişimiyle Platon felsefeyi Tanrının sanki temsilcisi olan seçkinlerin işi ve uğraşı olarak yeniden kurmaya çalışır. Platon’un idea kavramı bu bağlamda gerçek işlevine sahip olur, çünkü ancak gerçek dünya olarak tasarlanan ideaların sırrına erenler philosophos, yani filozof olabilir. Platon’un bu girişimi, felsefeyi seçkin bir grubun elinde ideolojik bir aygıta dönüştürme girişimine denk gelmektedir.


ARİSTOTELES’İN PLATON ELEŞTİRİSİ VE FELSEFENİN BİLİMSELLEŞTİRİLMESİ


Aristoteles’in Platon’a yönelik eleştirisi, onun yaşama yön vermek için geliştirdiği idea kavramıyla felsefeyi aslında yaşama yabancılaştırdığı yönündedir. Bu elbette çok ağır bir eleştiridir. Aristoteles’in bu eleştirisinin içermelerini görmek çok zor değildir. Böyle tasarlanan bir felsefenin insanları kendi başına düşünen ve davranan özgür varlıklar yapması mümkün değildir. Tersine, böyle bir felsefe anlayışının toplumun ezici bir çoğunluğunu seçkin bir tabakanın güdümüne sokacağı açıktır. Bu nedenle Politeia’da Sofistlere saldırırken “çoban” ve “sürü” kavramlarıyla iş görüyor olması rastlantı değildir. Platon’a göre çoban, filozof kralı ve sürü, ideanın sırrına hiç eremeyecek olan kitleleri temsil etmektedir.

Aristoteles’e göre, Platon’un idealar öğretisi ile özsel veya tümel/evrensel olanı kavramlaştırmak istemektedir ve iyi/erek anlamında alınınca, örneğin adalet gibi ereği temsil etmektedirler. İdealar veya özsellik, zaman bağlamından koparılmıştır. Dolayısıyla idealar tarih üstü tümel birliklerdir. Zira “ideaları ortaya koyanlar, önce ve sonra gelenlerden bahsettikleri her yerde idealar kabul etmemiştir; bu nedenle sayıların toplamı için idealar ortaya koymamışlardır. Fakat iyi hem özsellik, hem nitelik ve hem de ilişki kategorisinde bulunmaktadır. Fakat ‘aslında olan’ ve özsellik doğası gereği ilişkiden önce gelir. Zira ilişki, varolanın bir filizi ve ilavesi gibidir (NE 1096a 15-25).” Saffet Babür, “ilişki” kavramını “görelik” olarak çevirmektedir –ki literatürde Aristoteles’in burada söz konusu pros ti (bir şeye istinaden) kategorisi hem ilişki, hem de görelik veya görecelik kategorisi olarak çevrilmektedir. Aristoteles açısından buradaki mesele, ilişki veya görelik kategorisinin tikeli temsil ediyor olmasıdır. Platon’un ideaları kurgulamasına göre, göreli olanların ortak bir ideası olamayacağı gibi özel olan ile göreli olanlar arasında da ortak bir ideanın olması mümkün değildir, çünkü idealar aşkındır.

Aristoteles bu belirlemeden sonra Platon’un idealar teorisini tartışır ve onu ağır eleştiriye tabi tutar. Onun karşısında Pythagorasçıların “Bir” kuramını tercih eder, çünkü onlar “Biri ereklerin arasına yerleştirmektedir”. Özsel olanın bu Pythagorasçı kurgulanışına göre tikeller birbirleriyle özel olarak ilişkilendirilmiştir, yani aralarında özssel bir paylaşım ve özdeşlik bulunmaktadır. Kısacası, Pythagorasçılara göre tük tikeller birbirleriyle özsel olarak ilişkili olduğu için, aslında birbirlerine ilkesel olarak yabancı olmaları mümkün değildir. Buna karşın Platon’un kurgusu salt fenomenolojiktir ve buna göre tüm tikeller birbirine yabancıdır. Aristoteles’in, Platon’un özsel olanı kurgulayışına yönelik bu ağır eleştirisinden sonra onun hakkında şu ağır belirlemede bulunur: “eğer gerçekten ortak olan iyi olarak ifade edilen tekil ve kendi başına ayrı duran bir şey ise, bu durumda insanın onu eyleminde ne gerçekleştirmesinin ne de elde etmesinin mümkün olmadığı elbette kabul edilecektir (NE 1096b 30-35).”

Bu elbette Platon’un felsefesinin en temelinde olan idealar öğretisine karşı yapılabilecek en ağır eleştiridir. Eğer birer erek olarak idealar, insanların eylemlerinde ne gerçekleşebilir ve ne de elde edilebilir erekler veya iyiler olarak kurgulanmış ise, idealar basit bir şekilde pratik yaşamda uygulanabilir şeyler değillerdir. Bu durumda idealar ancak çok özel bir durumda uygulanır kılınabilir. Diğer bir deyişle ancak ideaların ne olduğunu bildiğini iddia eden bir grup insan, ideaların ne olduğunu bilmesi mümkün olmayan kitleye direktifler vererek, ideaların ne olduğunu sanki göğün yedi kat yukarısından bildirircesine uygulanabilir kılabilir. Platon’un felsefesine sinmiş olan bu seçkici ve aristokratik zihniyeti dikkate almadan modern felsefenin tarihteki kendine has yerin tam olarak anlamak kanımca mümkün değildir.


HEGEL’İN FELSEFEYE DAİR TALEBİNİN ANLAMI


Şimdi tekrar Hegel’in felsefeye dair talebinde yatan derin anlama dönebiliriz. Hegel, felsefenin bir öykünme olmaktan kurtarılıp bilime dönüştürülmesini talep etmektedir. Bunu Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nin önsözünde dile getirdiği başka bir talebiyle ilişkilendirerek düşünmek çok anlamlı olacaktır. Hegel, felsefi sisteminin amacını, Tanrının yeryüzüne indirip, yeryüzünde yeşertilmek olarak tanımlıyor. Bu talep hem Platon’un idealar öğretisinin radikal bir eleştirisini, hem de tüm Ortaçağa has olan aşkın düşünme tarzının köklü eleştirisini amaçlamaktadır. Böylece aynı zamanda felsefenin sadece seçkin bir tabakanın uğraşı olmaktan çıkarılması ve herkese mal edilmesi talep edilmiş olmaktadır. Bildiğimiz gibi, Hegel bunu bir talep olmaktan çıkarıp kendi sistemiyle bizzat gerçekleştirmeye girişmiştir. Hegel’in Mantık Bilimi ideanın yeryüzünde nasıl gerçekleştirilebileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Mantık Bilimi’nin sonunda “mutlak idea” bölümün olmasının nedeni budur. Hegel bu girişimiyle aynı zamanda felsefeyi, yaşama olan yabancılaşmış halinden kurtarmayı amaçlamaktadır. İşte, benim “felsefi düşünme tarzında büyük devrim” dediğim, modern felsefede gördüğümüz bu yeni yönelimdir –ki Hegel’in felsefi sistemi bu yeni yönelimin üst uğrağını temsil etmektedir. Kant’ın ideanın deneyimle, yani dünyayla sınırlı olması gerektiği talebi bu çerçevede daha bir anlam ifade eder.

Karl Marx’ın Mantık Bilimi’nin sonunda mantıksal bir sonuç olarak ortaya çıkan “mutlak idea” kavramını eleştirmesi, Aristoteles ile başlayan ve modern felsefede Hegel ile üst uğrağına ulaşan, felsefeyi dünyevileştirilme ve böylece onu herkese mal etme çabası ile ilgilidir. Marx, bu eleştirisi ile felsefeyi dünyada gerçekleştirme çabasını yeni bir aşamaya taşıma girişiminde bulunmaktadır.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Felsefe-Mantık Yazıları