Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Dünyanın Akılsal, Bütüncül Olarak Kurulması ve Özgürlük Perspektifinde Dönüştürülmesi İçin Felsefe

Furkan Yasin KÖZ

Kategori: Felsefe-Mantık - Tarih: 21 Şubat 2020 01:32 - Okunma sayısı: 923

Dünyanın Akılsal, Bütüncül Olarak Kurulması ve Özgürlük Perspektifinde Dönüştürülmesi İçin Felsefe

George Edward Moore, ‘Felsefe nedir?’ sorusunun yanıtının verilebilmesi ya da başka bir ifadeyle felsefenin genel bir idesinin kavranılabilmesi için, felsefenin sorunlarının ne türden sorunlar olduğuna ve filozofların bu sorunlara karşı çözüm arayışlarına bakılmasını önermektedir.[1] Bu yazıda, Moore’un ‘Felsefe nedir?’ sorusuna nasıl bir cevap verdiğine ve de kendi ortak-duyu/akıl (comon sense)  kavramı üzerinden geliştirmiş olduğu felsefi teorisine değinilmemiştir. Ancak Moore’un üzerinden belirtilmek istenen şudur: Felsefenin sorunlarına genel olarak bakıldığında, bu sorunların dünyaya ilişkin ve insana ilişkin sorunlar olduğu görülür. Ontolojinin, mantığın ve epistemolojinin teorik sorunlarından, pratiğe ilişkin etik, ahlak, politika vb. konular ve sorunlar, dünyaya ve insana ilişkindir. Bunların bir bütün olarak ele alınması ve kavranması, insanın bir bütün olarak dünyayı yani evreni tanımlamasını ya da başka bir ifadeyle, anlamasının olanağını sağlar. Böyle bir bütünlük içerisinde insan yani özne, kendisini bu bütünün içinde kavrayabileceği gibi,  bilen, dönüştüren ve eyleminin nedeninin taşıyıcısı olarak, kendisini özgür bir biçimde kurabilir. O halde, Moore’un belirtmiş olduğu şekliyle felsefenin en genel idesi “bütün bir evrenin genel bir tanımının verilmesidir ve sonuç olarak şu söylenilecektir ki, felsefenin ilk ve en önemli problemi: Bütün bir evrenin genel bir tanımının verilmesidir.”[2] O halde sorulması gereken soru şudur: Bütün bir evrenin ya da dünyanın genel bir tanımı nasıl ve neye göre verilmelidir?

Öncelikle öznenin bir şekilde dünyaya ve onun nesnelerine dair belli belirsiz, doğru veya yanlış genel bir tasarımının olduğu düşünülebilir. Buna örnek olarak şunlar verilebilir: İnsanlık tarihi boyunca dünyaya dair birçok genel tasarımın, düşüncenin değiştiği bir olgudur. Dünyaya ya da varlığa ve varolanlara ilişkin mitolojik tasarımlardan günümüze kadar gelişen ve değişen dünya tasarımı bu bağlamda göz önüne alınabilir. Buna bağlı olarak, insan bu dünya tasarımlarında kendini farklı biçimlerde tanımlamış ve konumlandırmıştır. Öte yandan bu dünya tasarımları veya Wittgenstein’ın belirttiği şekliyle söylenirse, bu dünya resmi her bir bireyin tek tek keşfettiği veya oluşturduğu farklı resimler gibi görülmemektedir. Buna örnek olarak bir çocuğun toplumdaki eğitim sürecine bakılabilir. Çocuk kendisine öğretileni inanmayla başlamıştır ve öğretilenin doğru veya yanlışlığına bakmaksızın zaman içerisinde genel bir dünya resmine sahip olmaya başlar. Bu genel dünya resminde doğru olan önermeler ile yanlış olan önermeler her ne kadar birbirleriyle çelişmesine rağmen özne tarafından farkına varılmayabilir. Bu bakımdan öznenin aslında dünya resmi veya tasarımı bütünlükten uzaktır. Dolayısıyla öznenin pratiğe ilişkin eylemleri de rasyonellikten uzak, irrasyonel temeller üzerine kurulmuş olabilir ve hatta sadece tikel bir öznenin değil genel bir toplumun eylemlerinin hepsi irrasyonel temeller üzerine kurulmuş olabilir. Aslında daha net söylenirse, tam bir temelsizlik üzerine kurulmuş bile olabilir. Wittgenstein bunu şu şekilde belirtmektedir:

"94. Fakat dünya resmimi, doğruluğu konusunda ikna olarak elde etmiş değilim; doğruluğuna kani olduğum için koruyor da değilim. Hayır: o, üzerinde doğruluğuyla yanlışı birbirinden ayırt ettiğim, miras aldığım arka plandır.

95. Bu dünya resmini betimleyen önermeler, bir tür mitolojinin parçası olabilir. Bu önermelerin rolü, bir oyunun kuralları gibidir; bu oyun ise tamamen pratik olarak, hiçbir belirtik kural öğrenmeksizin öğrenilebilir.”[3]

Bu bağlamda anlaşılan o ki, doğrunun ve yanlışın ayırt edildiği düşünülen zeminin kendisi pekâlâ gerçekliğe dayanmamıştır. Dolayısıyla, sadece teorik olarak değil, öznenin eylemesi de boş bir inançtan öteye gidemez. Bu aslından öznenin ahlâki yani akılsal eylemesinin imkânını ortadan kaldırdığı gibi özgürlüğün imkânını da ortadan kaldırmaktadır, çünkü ancak özgür insan ahlâki eyleyebilir. Bu bağlamda insanın özgürleşmesi, onun akılsal ve ahlâki olması anlamına gelmektedir. Ancak insan[lık] akılsal olarak kendisini kurabildiği ve dünyayı gerçekliğe uygun olarak dönüştürebildiği ölçüde özgürleşebilir. Öyleyse, inançta bilgiden kaynaklı olmalıdır. Wittgenstein bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Neyi biliyorsam ona inanırım.”[4] O halde, dünyanın ya da evrenin bütüncül bir şekilde kavranılması ve tanımlanması ancak ve ancak akılsal, mantıksal olarak mümkündür. O halde felsefe, dünyanın akla dayalı mantıksal, bütüncül bir şekilde kavranılmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda da insan[lık] kendisini özgürlük perspektifinde tarihsel olarak akla dayalı bir şekilde dönüştürebilir.

Antik Yunan filozoflarında görülen temel özellik, dünyayı dünya içi, ilkelere ve akla dayalı bir şekilde açıklama çabalarıdır. Bu bağlamda antik filozoflar, ‘dünyanın Arkhe’si nedir?’ diye sormuşlardır. Öte yandan bu soru dünyanın ya da evrenin kendi yasaları olduğu, bu yasaların ise ona içkin olduğu anlamına gelmektedir. Bu, dünyanın bir Kosmos olduğunu yani bir düzene sahip olduğunu gösterir. Dolayısıyla, dünyanın bir düzeni varsa, onun ilkeleri de vardır ve o bu ilkelerden dolayı bilinebilir. Dünyanın bu ilkelere göre bilinebilmesi ise Logos’u mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla insanda kendi yaşamını Logos’a göre yani akla göre düzenleyebilir. Bu bağlamda, çok genel bir şekilde söylenirse, artık insan dünyada kendi mutluluğunu da kurabilir. Mutlu bir yaşam ancak akla göre düzenlenmiş bir yaşamdır.

18. yüzyıl ‘Aydınlanma[cı] Felsefe’ye ve onun gelişimini hazırlayan sürece bakıldığında, felsefenin yukarıda görülen kendi kaynaklarına geri döndüğü görülebilir. Dünyanın dünya içi nedenlere göre açıklanması ve bu bağlamda, mitsel olanın ya da irrasyonel (akılsal-olmayan) olanın yerine akılsal olanın geçtiği görülmektedir. Başka bir deyişle, akla yeryüzünde yeniden bir alan açmaktır. Bu akıl, basit bir şekilde akıl yürütmeye dayalı ve bir özneye ait akıl değildir. Derin ve yansısal düşünmeye dayalı, diğerlerini de kendinde yansıtan ve diğerlerini de kendinde amaç edinen bir akıldır. Öznelerin bu karşılıklı olarak kendilerinde birbirlerini yansıtmalarının zemini ise birlikte yaşadıkları dünya yani varlık olduğu gibi kendi özgürlüklerinin de ancak diğerlerinin dolayımıyla mümkün olabileceğidir. Başka bir deyişle, insanlığın kendi özgürlüğünü insanlık olarak kurabilmesidir. Bunun imkânı, doğanın akla göre açıklanmasıyla başlamaktadır. Çünkü nasıl ki, doğanın/dünyanın yasaları ona içkinse, insanın eylemlerinin ilkleri de ona yabancı bir kaynaktan değil, aksine onda olan akıl ve iradeden kaynaklıdır. Bu bağlamda özgürlük, insanın kendi ellerindedir ve insan yaşamını, toplumunu vs. akılsal bir zeminde özgürlük perspektifiyle dönüştürebilme olanağına sahiptir. Jean le Rond d'Alembert 18. yüzyılda kendi çağını şu şekilde özetlemiştir: “Aydınlanma Çağı karakterize edilmek istenildiğinde bu güç tekil bir kavramda, Akıl olarak adlandırılır.”[5] Dolayısıyla görülen o ki, antiklerin mutluluk kavramı, modern felsefe içerisinde özgürlük kavramına dönüşmüştür, çünkü özgür olan ancak mutlu olabilir. Öte yandan yine anlaşılan o ki,  süreç bir bütün olarak ele alınmıştır. Dünyanın akılsal ve bilimsel kavranılışından, insanın, kendisini ve yaşamını akılsal olarak düzenlemesi/dönüştürmesi ve bu bağlamda insanlığın özgürleşmesinin olanağına doğru giden bir süreçtir. Felsefe bu olanağı bize göstermektedir.

Dünyanın bütüncül olarak kavranması, doğa bilimlerinden, sosyal bilimlere, başka bir ifadeyle insanlığın geçmişten bu zamana kadar olan bütün bir mirasına bakabilmeyi ifade eder. Doğa bilimleri, doğanın veya evrenin bilimsel ve yöntemsel olarak açıklamasını ve evren hakkındaki bilginin ilerlemesini ve kavrayışın artmasını sağlar. Benzer bir şekilde sosyal veya beşeri bilimler içinde benzer şeyler söylenebilir. Ancak felsefe bunları bir bütün olarak anlamanın ve kavranılmasının olanağını sunabileceği gibi, bu kavrayış çerçevesinde akla ve bilimin sunduğu olanağa göre dönüşümünü de sağlar. Savaşlardan, çevre felaketlerine, insanın insanlık olarak kavranılamayışına vb. irrasyonel durumların hepsine bakıldığında, bu bütüncül olanın yitirilişi görülebilir. İnsanın insanlık olarak kavranılamayışı, onun yalıtılmış, tikeller olarak ele alınmasına neden olur. Bu durumda sadece Türkler, İngilizler, Fransızlar vb. vardır, ama insanlık yoktur, hâlbuki özgürlük ancak Kant’ın belirttiği şekliyle diğerini amaç edinildiği sürece mümkündür. Başka bir ifadeyle ya insanlık özgürdür ya da değildir. Bu da insanın her davranışında insanlığı yansıttığı anlamına gelmektedir. İrrasyonel her davranış ve eylem diğerine karşı işlenmiş bir suç olduğu kadar insanlığa karşı da işlenmiş bir suçtur. Bu bağlamda, Kant’ın döneminden çok sonra yaşamış olan 20. yüzyılın irrasyonel eğilimlere karşı duran İngiliz filozofu Russell’a dikkat çekilebilir:

“Eğitim, basın, politika, din – kısacası dünyanın en etkili güçleri – şu anda irrasyonellikle el eledir… Çare, gerçekleştirilmesi çok zor olan sosyal ve siyasal değişimlerde değil; bireylerin komşuları ve dünya ile olan ilişkilerinde daha akıllıca ve dengeli bakış açısı getirme çabalarında yatmaktadır. Dünyamızın geçmekte olduğu sıkıntıların çözümünü, günden güne yaygınlaşmakta olan rasyonalizmde [rasyonel olmak anlamında] aramamız gerekir.”[6]  

Russell’ın bu ifadelerinden şu anlaşılabilir: Akıl kazanmak zorundadır! Bunun için teorik olarak ilk başta aklın bu olanağa sahip olduğunun gösterilmelidir ve sonrada bu olanak çerçevesinde öznenin kurulumu gerçekleştirilmelidir. Pratikte ise öznenin yani insanlığın, akla uygun birlikte bir yaşamın olanağı ve kavrayışı gösterilmeli ve pratik buna uygun olarak dönüştürülmelidir. İşte tam da bu, yukarıda belirtildiği gibi, Dünyanın ya da evrenin genel bütüncül bir tanımlanmasını gerektirir. Ancak yine belirtildiği gibi bu tanımlama rasyonel ve mantıksal olarak gerçeğin kavranılışından geçmektedir. Yani dünyanın ve öznenin rasyonel kuruluşundan geçmektedir.

Yukarıda belirtilen Russell’ın ifadesi, Kant’ın ‘Aydınlanma Nedir’ Sorusuna Yanıt başlıklı 1784 yılında yazmış olduğu makalesinde Aydınlanma’nın parolası olarak belirttiği Sapare aude’ye karşılık gelmektedir, “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”[7] Burada ele alınan akıl, insanın kendinde diğerlerini de yansıttığı, tikel olanda evrensel olanın kavranıldığı akıldır. Kant’ın burada belirtmiş olduğu akıl, onun genel olarak temel yapıtlarında temellendirilmiştir. 1781’de yazdığı Saf Aklın Eleştirisi’nde bu aklın teorik olarak imkânı ortaya koyulmaktadır ve aynı zamanda dünyanın mantıksal ve rasyonel olarak kavranılabilmesinin imkânı gösterilmektedir. Teorik inceleme kendisini özgürlük problemine doğru götürür ve özgürlüğün mümkünlüğü teorik olarak gösterilir. Sonrasında, 1781’de Ahlak Felsefesinin temelleri ve 1788’de Pratik Aklın Eleştirisi ile özgürlüğün sadece teorik olarak mümkünlüğü değil, aynı zamanda pratikte de mümkün olduğu gösterilir. Bunun koşulu ise öznenin kendi iradesiyle yani akla uygun bir şekilde davranmasıdır. Öznenin bu eyleme geçmesi yine ancak diğerleriyle birlikte mümkündür. 1790 yılında yazmış olduğu Yargı Gücünün Eleştirisi, bir nevi teorik ile pratik arasında geçişi göstermektedir. 1795 yılında Ebedi Barış Üzerine Bir Deneme adlı eseri ile 1797’de kaleme aldığı Ahlak Felsefesi, İnsanın ve toplumun özgürlük perspektifi bağlamında akılsal olarak nasıl kurulabileceğinin imkânını sunmaktadır. Kısaca özetlenilmeye çalışılan şey, dünyanın genel,  bütüncül, akılsal olarak kavranılmasının ele alınmaya çalışılması ve özenin buna uygun olarak kurulup özgürlük perspektifinde pratiğe geçmesidir. Bu bağlamda şu denilebilir: Felsefe Özgürleştirir!

Kısaca özetleyecek olursak, birlikte yaşamanın, özgürlüğün ve dünyanın ya da evrenin bilgisine ve ona dayalı bir kavrayışına ulaşmanın imkânı felsefesiz mümkün gözükmemektedir. Doğanın bilimsel araştırmalarının sonuçlarının irrasyonel bir şekilde kötüye dönüştürülmesi; çevre olaylarından, insanlığın sosyal ve toplumsal krizlerine kadar, kısaca aklın yıkımının nedenlerini, dünyanın ve evrenin bütüncül akılsal kavranılmasının yerine parçalı, irrasyonel, diğerlerinden yalıtılmış ve aklın sadece akıl yürütmeye indirgenmesinde görülebilir. David Hume’un şu ifadesi bu durumu açıklamaktadır: “Bilime olan tutkunuzu sürdürün, der doğa fakat biliminiz insanca olsun, eylem ve toplumla doğrudan doğruya ilgili olsun.”[8] O halde, dünyanın ve insanın bütüncül, akılsal olarak kavranılması ve kurulmasına ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyaç ancak felsefe ve onun koşullarlıyla giderilebilir.

 

KAYNAKÇA

Cassirer, Erns, The Philosophy Of The Enlightenment, çev. Fritz C.A ve James P. Pettegrove, Princeton University Press, Princeton/New Jersey, 1951.

Hume, David, İnsanın anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, çev: Oruç Aruoba, Say Yayınları, Ankara, 2017.

Kant, Immanuel, “‘Aydınlanma Nedir?’ Sorusuna Yanıt”, Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, çev: Nejat Bozkurt, Sentez Yayıncılık, Ankara, 2014.

Moore, George Edward, Some Main Problems of Philosophy, The Muirhead Library of Philosphy, Ed. H. D. Lewis, George Allen & Unwin LTD,  London, 1953.

Russell, Bertrand, Sorgulayan Denemeler, “İnsan Rasyonel Olabilir mi?”, çev: Nermin Arık, Say Yayınları, Ankara, 2. baskı, 2014.

Wittgenstein, Ludwig, Kesinlik Üstüne, Kültür ve Değer, çev. Doğan Şahiner, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

 

[1] George Edward Moore, Some Main Problems of Philosophy, The Muirhead Library of Philosphy, Ed. H. D. Lewis, George Allen & Unwin LTD,  London, 1953, (MPP), s.1.

[2] Moore, MPP, ss. 1-2.

[3] Ludwig Wittgenstein, Kesinlik Üstüne, Kültür ve Değer, çev. Doğan Şahiner, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s. 24.

[4] Wittgenstein, Kesinlik Üzerine, s. 35, § 177.

[5] Erns Cassirer. The Philosophy Of The Enlightenment, çev. Fritz C.A ve James P. Pettegrove, Princeton University Press, Princeton/New Jersey, 1951. s. 5.

[6] Bertrand Russell, Sorgulayan Denemeler, “İnsan Rasyonel Olabilir mi?”, çev: Nermin Arık, Say Yayınları, Ankara, 2. baskı, 2014, s. 55.

[7] Immanuel Kant, “ ‘Aydınlanma Nedir?’ Sorusuna Yanıt”, Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, çev: Nejat Bozkurt, Sentez Yayıncılık, Ankara, 2014, s. 315.

[8] David Hume, İnsanın anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, çev: Oruç Aruoba, Say Yayınları, Ankara, 2017, s. 15.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Felsefe-Mantık Yazıları