Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

ŞIMARIK

Rasim BAKIRCIOĞLU

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 09 Haziran 2022 19:30 - Okunma sayısı: 334

ŞIMARIK

ŞIMARIK

Anne babasını bir trafik kazasında yitirmişti, Songül. O günden bu yana, yalnız yaşamakta olan teyzesinin yanında kalıyordu. Songül’ün mızmızlanmaya başladığı ana dek, her şeyin, yolunda gittiği sanılıyordu. O ana dek teyzesinin Songül’den yakındığı ne görülmüş ne de duyulmuştu. Teyzesi hemen her zaman, altına döşek, üstüne yorgan oluyordu onun; bir dediğini iki etmiyordu. Alan da memnundu bu durumdan, satan da. Teyze, Songül’ün yaptıklarını sürekli onaylamakla kalmıyor, kahkahalarıyla pekiştirmeyi de unutmuyordu, onaylarını. Yapıp ettikleri iyi de kötü de olsa, tümünü olumlu karşılıyordu, onların.

Bu tehlikeli gidişi ne kimse görüyor ne de bir tepki gösteriyordu. İyi ile kötü, doğru ile yanlış, aynı kefede, kuzu sarması, nasıl durabilirdi? İleride bu çocuk, doğru olanları yanlış olanlardan nasıl ayıracaktı?

Bu tutum, en küçük bir sapma göstermeden sürdürülürken öyle bir gün geldi çattı ki teyzesinin Songül’e verdiği ödünlerin hiçbiri, onda en küçük bir doyum sağlamaz oldu. Teyze, ağzıyla kuş tutsa, Songül’ü memnun edemiyordu. Bin dereden su getiriyor; ona, akla gelmedik şeyleri sunuyorsa da onun mızmızlanmasını önleyemiyor, giderek çığlığa dönüşen tepkilerini dindiremiyordu. Kendisine sunulan hiçbir şey, Songül’ü mutlu etmiyordu.

***

Songül, istekleri daha sınırlı olan çocukluğu geride bırakmış, en olmaz isteklerde bulunabilecek yaşa gelmişti. Bu yaş, onun aklına neler getiriyorsa onları istiyordu, bu kez. Teyzesi, onun, yerine getirilmesi olanaksız bu istekleri karşısında ezilip büzülüyor, kıvranıp duruyordu. Songül ise tam bir yüzsüzlükle yerine getirilmesi olanaksız istekleriyle Teyzesini köşeye sıkıştırıp duruyordu.

Yıllar yılı, her isteğine “Olur.” denen, kendisine sınırsız özgürlük tanınan; hiçbir zorluğu kendi çabasıyla alt etmeye alıştırılmayan Songül’ün gözünde, hiçbir şeyin değeri kalmamıştı. Kimi zaman, yerine getirilebilecek bir şey ister istemez, Teyze, büyük bir sevinçle o isteğini karşılıyor; ama o zaman da Songül, “Hayır! Vazgeçtim onu istemekten.” diyor; bu kez, karşılanması olanaksız bir başka isteğini sürüyordu, Teyzesinin önüne.

Teyzesi, Songül’ün her gün, hangi akıl almaz istekleriyle karşılaşacağını kestirememenin, onları yerine getirememenin şaşkınlığı içinde ne yapacağını bilemez olmuştu. Yeğeninin bir dediğini iki etmek istemeyen; ama bunu bir türlü başaramayan teyze, iyice bunalmıştı.

Songül’ün neden bu duruma geldiğine, neden böyle davrandığına bir anlam veremiyordu, Teyze. “Durup dururken, ne oldu bu kıza böyle?..” deyip duruyordu. “Bu kız, daha önce böyle değildi. Hiç olmazsa, istekleri yerine getirilince mızmızlanması, bağırıp çağırması dinerdi, ben de rahat bir soluk alırdım. Şimdi, bir şey istediğinde, istediğini bulup önüne koysam bile, birden karar değiştiriyor, onu istemekten vazgeçiyor; bu kez, yerine getirilmesi olanaksız bir başka şeyi istiyor! Bunlar arasında, ayıp, çirkin istekleri bile oluyor! İşte o zaman, büsbütün bunalıyorum! Dizlerimin bağı çözülüyor, çaresiz kalıyorum. Ne yapacağımı, başımı hangi taşlara vuracağımı bilemiyorum.” diye yakınıyordu.

Böyle bunalıp dururken nereden geldiğini bilemediği bir ses duydu Teyze. Şöyle sesleniyordu bu ses ona:

“Aşk olsun Teyze! Bunlar, durup dururken mi çıktı ortaya? Bir düşünsene! Az mı çaba gösterdin sen, Songül’ü bu duruma getirmek için? Bütün bunlar, senin yatırımlarının ürünü değil mi? Kır kabuğunu, bir bak, çevrene! Doğru mu, yanlış mı, gerekli mi, gereksiz mi, diye düşünmeden, Songül’ün her isteğini, “Peki!” diyerek karşılayan; sözcük dağarcığında “Hayır” sözcüğü bulunmayan kaç kişi var, senden başka? Senin bu yanlış, bilinçsiz, dahası tehlikeli tutumun yüzünden çocuk, neredeyse tek bir değer duygusunu bile benimseyip içselleştiremedi! Neler önemli, neler önemsiz, neler değerli, neler değersiz, neler güzel, neler çirkin, diye düşünme ve onları birbirinden ayırt etme bilincini geliştiremedi. “Merak”, “özlem”, “bekleme”, “dayanma”, “acıkma”, “doyma”, “özgürlük”, “sorumluluk”, “duyarlık”, “çaba gösterme”, “onur duyma”, “gurur duyma” gibi kavramlara yabancı kaldı.

Evet; Songül, artık ne hatır tanıyordu ne gönül. Buyruklar karşısında ise kılı bile kıpırdamıyordu. Onu asla ilgilendirmiyordu, bu tür uyarılar. Hemen her şey, anlam ve önemini yitirmişti, onun gözünde. Hiçbir şey doyurmuyor, mutlu etmiyordu onu. Kuralsızlık, isteksizlik, tutarsızlık, sınırsızlık duygularının tutsağı olmuştu, Songül. Şimdi, yalnızca bağırıp çağıran, akla gelmedik, aklın almadığı çılgınlıkları yaşamak isteyen; teyzesine ve yakın çevresine, inanılmaz bir şaşkınlık, dayanılmaz bir üzüntü yaşatan bir canavar kesilmişti.

Kendisine verilen sınırsız ödünler sayesinde, düşünemeyen, sorun çözemeyen, bekleyemeyen, söz dinlemeyen, ilkel duygularına hiç; ama hiç söz geçiremeyen bir yaratık durumunda kalmış olmanın dayanılmaz acılarını yaşıyordu. Bilinçsizlik ve kuralsızlık beşiğinde çığlık atan; neyi, niçin ve nasıl yapması gerektiğinden habersiz bir bebek gibiydi.

Songül, boğazını yırtarcasına bağırmalarıyla bitkin düştüğü, uykuya benzer bir ruh durumuna girdiği yarı uykuda geçen saatlerinde, ninesi, dedesi ve anne babasıyla birlikte olduğu üç-dört yaşlarındaki yaşantılarını, o yaşların kimi aydınlık, güzel kesitlerini anımsıyor ve yalnızca onların, bir çöl ortasındaki vaha benzeri iç açıcı, soluk aldırıcı etkisini duyumsuyordu. Ne ki çok uzaklarda kalan bu görüntüler, gözünü açar açmaz yitip gidiyordu.

Kendisine sunulan toplumsal-ruhsal ortamın doğal sonucu olarak kişiliğinin süreklilik kazanan saygısızlık, utanmazlık, küstahlık ve onları tetikleyen kin, nefret, düşmanlık duyguları, adeta insanlıktan çıkarmıştı, Songül’ü. Songül, artık, bu duygu ve davranışların en başarılı oyuncusuydu. Teyzesinin, oturuşuna, kalkışına bile karşı çıkmaya başlaması, bunun en açık göstergesiydi. Teyzesi bir yere mi oturdu, anında çığlığı basıyordu, Songül:

“Hayır! Oturma oraya!

Teyzesi, “Neden, buraya oturmayayım, Songül?” diye sorduğunda, yanıtı şu oluyordu, Songül’ün:

“Ben, oraya oturmanı istemiyorum da onun için.”

Ayrımında olmadan, teyzesinden öç mü alıyordu Songül, kimse bilmiyordu.

Herkesin bildiği, her an tanık olduğu şey, Songül’ün, gemi azıya alıp atını son hızla koşturması; yakınındaki, uzağındaki herkese kan kusturmaya, herkesi canından bezdirmeye başlamış olmasıydı. Songül, patavatsızlığını, kabalığını, kısacası insanlık dışı davranışlarını son sınırına vardırmıştı.

Her dediği yerine getirilen, her sözü buyrukmuş gibi algılanan, her davranışı baş tacı edilen Songül, gele gele, katlanılması olanaksız, akla hayale gelmez istekler sıralayan, her gün onlara yenilerini ekleme konusunda başarıdan başarıya koşan, yüz verdikçe astar isteyen bir kişi olma noktasına gelmişti.

Ağlayıp sızlanma, mızmızlanma, tepinme, bağırıp çağırma, yerini çoktan beri, en etkili, en yakıcı, yıkıcı, yıpratıcı, karşılanması olanaksız isteklere bırakmıştı. Şimdilerde o, çığlıklar atıyor, ele geçirdiği nesneleri ya yere çarpıp tuzla buz ediyor ya da tüm gücüyle karşı duvara çarpıyordu.

Bir zamanlar, teyzesi, istekleri üzerine çevresinde pervane olup isteklerini yerine getirdiğinde dinginleşen Songül’e, onların hiçbiri artık, yetmiyordu. Her an, eli ayağına dolaşan Teyze ne yapacağına ne yapması gerektiğine bir türlü akıl erdiremiyordu.

İsteme ve istekleri karşılandığında rahatlama evresini çok gerilerde bırakmış olan Songül, son evreye tırmanmıştı. Şimdilerde, diretme, dayatma, hesapsız kitapsız, akıl ve mantık dışı isteklerde bulunma evresinin fırtınalı, tehlike dolu sularında kulaç atıyordu. Bencillikten özgeciliğe geçirilmeden, hiçbir sorumluluk verilmeden büyütülmesi, Songül’ü, doyum sağlamanın hazzını yaşayarak mutlu olmanın çok uzağında bir yerlere savurmuştu. Bu evrede en çok yaşadığı, öfke patlamaları ve onların yarattığı yıkımlardı. Dipsiz, karanlık bir kuyuya düşmüş, oradaki kirli suya bata çıka, kimi de o kirli suyu yuta yuta debeleniyor gibiydi, Songül.

Kendisiyle iletişim kurmak isteyene, küstahça:

“Git başımdan!” diyordu.

Bir şey söylemek isteyene:

“Bir şey söyleme bana; dinlemek istemiyorum!” diye bağırıyordu.

“Şunu yapar mısın?” dendiğinde, yanıtı, kızgınlıkla:

“Yapmayacağım!” diye bağırmak oluyordu.

“Etme eyleme, kırıp dökme her şeyi, Songül!” diye yalvaranlara yanıt olarak:

“İstediğimi yapacak, istediğimi kırıp dökeceğim! Var mı bir diyeceğiniz?” diyor ve kırıp dökmeyi sürdürüyordu.

Teyzesi, büyüdükçe Songül’ün, isteklerini de büyüteceğini; daha da kötüsü, bu isteklerin ayıp çirkin, güç yetmez isteklere dönüşebileceğini hiçbir zaman düşünememişti. Songül, şimdi evin tartışmasız en güçlüsü, Ali kıran, baş keseniydi ve bu gücüyle teyzesini tir tir titretiyordu.

***

Okul çağı gelmiş, Songül, okula başlamıştı. Sınıfta, ayrı bir hava vardı; evdeki havaya hiç benzemiyordu, o hava. Orada, yerinde oturmak, parmak kaldırıp izin aldıktan sonra konuşmak, öğretmeni dinlemek ve onun dediklerini yapmak gibi birçok kural vardı. Songül’e göre değildi, bunların hiçbiri. Songül, sınıf düzenini bozan davranışlarını engelleyen öğretmene içten içe öfkeleniyor; ancak ona diş geçiremeyeceğini anladığı için de sıkıntılarını başka yollarla dışa vurmaya yöneliyordu. Örneğin, yanındaki arkadaşını çimdikliyor; onun önündeki kitabı öteye itiyor, dirseği ile arkadaşına vuruyordu. Teneffüslerde girdiği oyunlarda, kuralları çiğniyor, arkadaşlarını kızdırıyor; bu yüzden oyundan atılıyordu. Atıldığı oyuna zorla girmeye çalışarak oyunu bozmaya kalkışıyordu.

Bu tür davranışlarını sürdürerek arkadaşlarının sabrını zorladıkça, Songül’le ilgili şikâyetler çoğalıyordu. Songül, Teyzesine yönelttiği tepkileri okulda göstermekten bir ölçüde çekiniyor; ancak içindeki dizgin tanımayan dürtüyü de tümüyle bastıramıyordu. Çareyi, bu dürtülerini fazla gürültü çıkarmayan yollarla yatıştırmada buluyordu.

Öğretmenine ulaşan şikâyetler arttıkça, öğretmeni, kendisini durmadan uyarmak zorunda kalıyordu. Buna karşın Songül’de olumlu yönde en küçük bir değişim görülmüyordu.

Onun bu durumu, öğretmenini derin derin düşündürmeye başlamıştı. Böyle bir çocukla ilk kez karşılaşıyordu, Ayten Öğretmen. Kimi çocuklar, birinci sınıfta bir süre, birtakım uyumsuzluklar gösterirlerdi; bu, doğaldı. Ancak, okul açılalı bir ay olduğu halde, Ayten Öğretmen, bu süre içinde Songül’ü defalarca uyardığı, ne yapması, niçin onları yapması gerektiğini sabırla anlatmasına, pek çok kez anlayışla, hoşgörülü yaklaşımla davranmasına karşın, Songül’de en küçük bir değişim belirtisi görülmemişti. Aynı yanlış davranış nedeniyle ikinci bir kez uyarıldıklarında, başka çocuklarda görülen suçluluk, utanma duygusu duyma gibi bir ize de rastlanmıyordu Songül’de. Dahası, beşinci kez uyarıldığında bile ilkindeki vurdumduymazlığı, aldırmazlığı sergiliyordu.

***

Daha düne dek, “Et!” dediğinde, ağzına et; “Süt!” dediğinde, süt koyan teyzesinin de dayanma gücü kalmayınca, o da Songül’e karşı tutum ve davranışlarını değişmeye başlamıştı. Daha düne dek hep alttan alan teyzesi, bir gün:

“Yeter artık! Dayanma gücüm kalmadı!” diye bağırdığında, Songül, derin bir şaşkınlık geçirmişti. Neden sonra, ilk kez, bir şeylerin değişmeye başladığını düşünmüştü. Günün birinde, teyzesinin böyle bir çıkışta bulunabileceğini aklından bile geçirmediği için kafası allak bullak olmuştu. Uzunca bir süre, bir suskunluk kaplamıştı evi, Teyze’nin bağırışından sonra. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Songül, neye uğradığını tam olarak anlayamamış olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Evdeki tahtı, sallanmaya mı başlıyordu, yoksa? Boşa koyuyor, dolmuyor; doluya koyuyor, almıyordu. Bir türlü çıkamıyordu, işin içinden. Arada bir, yalnızlık, terkedilme duyguları kapısını çalınca, daha da kötü duyumsuyordu kendini.

Bu duygu, iç dünyasında, derin bir sarsıntı ve kaygı yaratmıştı. Bu kaygı, gelip yüreğinin ta orta yerine oturmuştu. İçine düştüğü çıkmazın hastalıklı çırpınışlarını tırmandırma dışında bir şey duymayan ve düşünmeyen Songül, bunca yıldan sonra, Teyzesinin farklı bir tepkisinden sonra, o da farklı bir duygu ve düşünceye geçiyordu. Kendisini şaşkına çeviren tepkinin etkisiyle yaşamaya başladığı kaygı, onu bu tepki üzerinde kafa yormaya zorluyordu.

Yoksa eskisi kadar önemsenmiyor muydu artık? O egemenlik, o her şeye söz geçirme, her istediğini, istediği an yaptırma; ardından, vazgeçip başka bir şey isteme, dilediği tepkiyi dilediği zaman, dilediği gibi gösterme, avazı çıktığı kadar bağırma, her şeyi yerle bir etme dönemi, sona mı eriyordu? Bir ayak patırtısıyla pabuç bıraktırabilme gücü elinden kayıyor muydu? Daha düne dek, ne buyuracak, diye ağzına bakılan; isteklerini denetimsiz, istediği yöne evirip duran, Teyzesini çevresinde pervane gibi döndüren Songül’ün saltanatı sona mı eriyordu?

Şimdiye dek gösterdiği gücünü bir kez daha denemek amacıyla uzun bir sessizlikten sonra Songül, birdenbire Teyzesine çıkışmaya başladı, “Sen bana nasıl bağırırsın?” diye. Bütün gücüyle eskilere benzer bir ses tonuyla yaptı, bu çıkışını. Ancak, boşunaydı çabası. Teyzesinin kararlı duruşu ile karşılaşmıştı, yine.

Bunun üzerine Teyzesi, bir şeylerin bilincine varmış olmanın dinginliği ile şunu söylemişti yeğenine:

“Yeter artık, demiştim sana. Duydun değil mi o sözümü? Bir kez daha kulağını aç iyice, öyle dinle bu lafımı ve iyice sok kafana da insan gibi insan olmaya başla! Bilmem, anlatabildim mi? Anlayamadıysan bir kez daha anlatayım.” dedi. Songül’den ses çıkmayınca işinin başına gitti, Teyze.

Songül, bir kez daha bozguna uğramıştı, teyzesinin bu beklenmeyen kararlı tepkisi karşısında. Sudan çıkmış balık gibi duyumsuyordu kendini. Altından destekleri çekilen köhne bir yapı gibi çöküvermişti. Son bir kez daha denediği; dahası, isteklerinin çoğu gibi, ipe sapa gelmeyen ve geri çevrilen isteği ile baş başa kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Beyni uyuşmuş gibiydi. Bir süre sonra, olduğu yerde uyuyakalmıştı. Gecenin bir saatinde uyandığında, kimsecikler yoktu yanında. Oysa eskiden böyle durumda, teyzesini başucunda beklerken bulurdu. Aylarca hasta yatağında yatmış bir hasta gibiydi. Zorlukla yerinden kalkmış ve yatak odasına gidip yatmıştı.

Sabahleyin uyandığında, bitkinliğini üzerinden hâlâ atamamıştı. Teyzesi, yatak odasının kapısını açarak, bir şey olmamış gibi:

“Kahvaltı hazır.” demiş ve uzaklaşmıştı.

Songül, biraz sonra, sus pus, kahvaltı masasına oturmuş ve kahvaltı yapmaya başlamıştı. Çiğnediği lokmaları zorla yuttuğu görülüyordu, Songül’ün.

Kimse bir şey konuşmadan yapılmıştı kahvaltı.

Teyzesinin bu öfkeli çıkışından sonra Songül, birdenbire değişmiş, sesi soluğu çıkmaz birisi olmuştu. Bir yana çekiliyor, saatlerce orada oturuyordu. Yemek, yatma kalkma, okula gitme saati gelince, bunlar kendisine söyleniyor, o da bu söylenenleri yerine getiriyordu. Onun dışında, sağır ve dilsiz gibiydi.

Okulda öğretmeni de onun bu durumunu şaşkınlıkla karşılamıştı. O, hep odak noktasında olmak isteyen; olamayınca canı sıkılan, sorun yaratan; derslerde, oyunlarda dediğim dedik, çaldığım düdük, diye direnen bu çocuk, şimdi, bulunduğu uçtan öbür uca savrulmuştu. Bir hüzün oturmuştu, yüzüne.

Günler, bu edilginlik içinde geçtikçe, Songül’ün Teyzesi, önüne gelene dert yanıyordu:

“Bir dert bitti, derken, bir başkası çıktı karşıma. Ne yapsam da bu kızı senli benli duruma getirebilsem, acaba?”

Şimdi de acımaya başlamıştı ona. Ne yapacağına ne edeceğine bir türlü karar veremiyordu. Ancak eskisi gibi üstüne titremeye yönelmekten, özellikle kaçınıyordu. Yeniden öfke tepkilerini depreştirmekten korkuyordu.

Arada bir:

“Bu kız, kendine zarar vermeye, canına kıymaya kalkmasın?” diye bir korkuya kapılıyor, ona belli etmemeye çalışarak birtakım nedenler uydurup onu yakından izliyordu. Okula gitmek üzere yola çıktığında, bir süre sonra telefonla okula varıp varmadığını soruyordu, öğretmenine. Evde yalnız başına odasına çekildiğinde, banyoya girdiğinde, kendisi yatmadan önce, bir şeyi almayı ya da sormayı neden göstererek onu izlemeyi sürdürüyordu.

Teyzesi, arada bir de onu gözyaşı dökerken görüyordu. Bu durumu görmezlikten gelse de bundan, derin bir kaygı duyuyordu.

“Bir isteğin olduğunda söyle.” dediğinde Songül:

“Hayır, yok.” diyor, ardından gözlerini ona dikerek tomur tomur, sessiz gözyaşı döküyordu.

Bunu gören teyzenin içi parçalanıyor, gözlerini yeğeninden kaçırıyordu.

Bu, sessiz soluksuz, hiçbir şey söylemeden, gözyaşı dökerek yaşama, teyzeyi aşırı kaygılandırıyordu. Bin türlü kötü senaryolar geçiyordu aklından:

“Ya ben yatıp uyuduktan sonra bu kız, kalkarak bir biçimde kendine zarar verirse?” diye ödü kopuyordu. Aklından bu tür olasılıklar geçtikçe uykuları kaçıyor, gözleri tavanda, kulakları, olası bir tıkırtıda, sabahladığı oluyordu. Zaten çok sağlıklı düşünüp çok sağlıklı davranamayan Teyzenin ruh sağlığı, daha da bozulmuştu. Öbür sorunlarına şimdi bir de bu kuruntu eklenmişti.

Neredeyse eski durumunu arar olmuştu, yeğeninin. Şimdiki durumuna katlanmak, eskisinden daha zor geliyordu. İçinden, “Böyle olacağına, eskisi gibi bağırıp çağırmasına bile razı olurum; yeter ki şu durumundan kurtulsun.” diyordu, zaman zaman.

Eskiden, kimseyi ve hiçbir kuralı umursamadan, varlığını ve isteklerini zorla kabul ettirmeye uğraşan, her türlü arsızlığı, yüzsüzlüğü, patavatsızlığı, yüzü kızarmadan yapan bu çocuk, şimdi kendini değersiz bir kişi gibi mi görüyordu?

Yolların çatallaşması, insanı düşünmeye zorluyor. Yaşadıkları bu olay, iki tarafı da düşündürmeye başlamışsa da ikisinin kafası da henüz bir çözüm üretemiyordu. Ancak Teyzenin, başlattığı ısrarlı ve kararlı tutumunu ve Ayten öğretmenle işbirliğini sürdürerek bu sorunu çözeceği anlaşılıyordu.

Rasim BAKIRCIOĞLU

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları