Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

DUVARDAKİ ÇATLAK

SERPİL ARI YILMAZ

Kategori: Yaşam Bilimleri - Tarih: 08 Aralık 2020 16:46 - Okunma sayısı: 1.498

DUVARDAKİ ÇATLAK

DUVARDAKİ ÇATLAK

Sırtını bütün dünyaya, yüzünü beyaz badanalı duvara dönmüştü kadın. Farkında olmadan badana üzerindeki yüzlerce kabarık çatlaktan birine odaklamıştı gözünü. Donmuştu gözleri, beyni uyuşmuştu, hiçbir şey duymuyordu, duymak da istemiyordu. Sadece bakıyordu duvardaki çatlağa.

Arkadan gelen amansızca bir bebek ağlaması...

Başucunda ne dediğini anlayamadığı bir kadın sesi ve tekrar ağlama tekrar kadınının konuşmaları...

Beyaz duvardaki çatlak...

Kaşları çattıktı kadının, sanki birileri kendisini görüyormuş gibi yüzü asıktı. Duvara öyle kızgın bakıyordu ki çatlaklar bu bakışıyla neredeyse büyüyecekmiş gibi oluyordu.

Derken bir el tarafından bedeninin sarsıldığını hissetti.

"-Yeter! Kendine gel a kızım, dön bu tarafa bak doğurduğun bebek nasıl ağlıyor, duymuyor musun? "dedi yaşlı ebe.

" -Acıktı yavru seni istiyor, kalk ilgilen bebeğinle." dedi. Ve kendi kendine söylenerek devam etti...

-Takdir-i ilahi işte ne diyeceksin,

-Kızsa kız işte ne yapacaksın. Başa gelen çekilir.

-Kader kızım kader, böyle yazılmış seninde yazgın...

Kadın, hiçbir şey duymuyordu kendine söylenen sözlerden.

Sadece donmuş bakışıyla çatlağa odaklamıştı gözünü.

Başında bekleyen ebe bir homurtu

gibi durmadan konuşuyor konuşuyordu. Bebeğin ağlama sesini de duymuyordu artık. Duyuyorsa da umursamıyordu o ciyaklayan sesi...

O sadece duvardaki çatlağa odaklamıştı kendini, kaç tane çatlak vardır acaba bu badanadan şişmiş, kabarmış duvarda diye gözünü sağa sola hareket ettirip çatlakları saymak istediyse de tekrar bununla uğraşacak gücü kendisinde görmedi ve yeniden başıyla paralel gözünün tam karşısında ki çatlağa odaklandı. Bir an bir sarsıntı hissetti. Beyninde depremler oluyor gibiydi şiddetli ve de hırçın bir rüzgar uğultusu, toz duman her şey karmakarışık, soluğunun hızlandığını ve nefes almakta zorlandığını hisseti kadın...Ve o an yine bilinçaltının karabasanları yavaş yavaş yerlerini almaya başladılar beyninin içinde...

Gözünü sabitlediği çatlak bir anda açıldı sanki. Karşısında bir zindan kapısı gibi karanlık bir karaltı...büyük bir mağara gibi bir yere girdi o kapıdan kadın...

Etrafına bakındı ilkin nerede olduğunu anlamaya çalıştı, bu karanlık, ıssız kocaman yer de neresiydi böyle.

Derken nihayet bir ses duydu

"-Kalk kız, kalsana! "diye sırtına karnına yine elleriyle dürten bir kadın sesiydi bu.

Doğduğundan bu yana hep bu şekilde uyandırılmıştı, ya bir ayak dürtmesi ya da bir elle yattığı yerden bir anda sarsılarak... ara sıra dürtüldüğünü hissettiği halde kalkmak istemediği anlarda olmuştu yaşamında. Bir beş dakika daha yatsam ne olur diye düşünmüştü ama bunun faturası kendisine hep daha ağır kesilmişti. Aniden kafasına atılan bir elle yüz binlerce saçı bir avucun içinde toplanır ve var gücüyle köklerini kanatırcasına çekilirdi. O an sıçrayıp kalkmak istese de saçları daha fazla canını yakmasın diye iki dizinin üstüne çöküp kalırdı hep. Saçı elleriyle bir kere daha dolayan analığın ağzı köpüre köpüre saydığı laflarla beraber yüzüne gelen tükürük artıkları tövbe ettirirdi kendini, bir daha beş dakika uyursam ne olayım diye içinden...

Şimdi yine aynı sesti dürten kalk kız kalsana hadi Allah’ın cezası diye...

Uyandı etrafına bakındı, gözlerini tam açamamıştı daha, korkuyla ve soğukla karışık havadan dolayı büzülmüş, bir avuç bir şey kalmıştı, Analığının karşısında.

En son duvardaki çatlağa odaklamıştı kendisini şimdi neredeydi, nasıl gelmişti buraya...

Kalktım ana kalktım bağırma, artık dedi ve yüzünün tam ortasına o an okkalı bir de tokat yedi.

"- Bana karşılık mı veriyorsun Allah’ın cezası, boyu devrilesice, saat kaç oldu hala yatıyorsun!"

diye söylendiği an, dışarı baktı büzüşük bedeniye tan yeni ağarıyor, horozların, köpeklerin sesi bile yeni duyuluyordu henüz. Yediği tokatla üşümesi geçip bir ateş basmıştı yüzüyle beraber bedenini. Bu günaydını olurdu analığının her sabah. Kendine getirirdi küçücük bedenini 9 yaşındaydı şimdi üç yıldır gecesi ayrı kabus, sabahı ayrı kabustu bu soğuk odada serili yattığında.

Tek başına uyumak istemezdi ama başka şansı da yoktu. Kışın buz gibi, yazın alevler içinde bir odaydı burası. Her gece uyuyana kadar bütün gölgeleri farklı farklı şekillere sokar sonra da bunlardan korkardı. Kapının altından esen rüzgarın uğultusu, dışardan nedensiz yere bir anda yükselen köpek sesleri, yan taraftaki samanlıktan gelen hışırtılar, tıkırtılar...

Aklını alırdı bütün bu sesler zarzor, korka korka, titreye titreye uyumaya çalışır. Gözlerini sımsıkı kapatırdı. Ve sabah kabusların en büyüğü analığı tarafından dürtüle dürtüle kaldırıldı.

Üç yıl önce ölmüştü annesi. Ve o günden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmamıştı hayatında, üç kardeş ortada kalakalmışlardı. Kendisi en büyüğüydü kardeşlerinin o sebeple daha altı yaşında kocaman kızsın ünvanı verilmişti bile kendisine. Yaptığı her şey ayıp, yaptığı her şey çocuklar içindi ama kendisi altı yaşında bir abla olduğu için çocuk değildi artık, anlamalıydı.

Annesinin ölüm nedenini bilmiyordu. Babası da "hasta oldu öldü işte sorma artık." diyordu.

Annesinin öldüğü ilk günlerde üç kardeşte konu komşu, akraba tarafından el bebek gül bebek bakılmış, insanlar vicdanlarını pamuk gibi yapıp 10 gün içinde ortadan kaybolmuşlardı. -

-Eee ölenle ölünmezdi ki canım!

-Üç çocuğa yazık oldu ama ne yapacaksın hayat devam ediyordu işte.

-Herkesin de işi gücü vardı.

-Allah da herkese yardım etsindi.

Diye bir sürü laf kalabalığıyla birbirlerini haklı çıkararak dağılmışlardı evlerine.

Babaları çok akıllı bir adam sayılamazdı. Yaşadıkları Toplumun genelinde de durum böyleydi aslında kimse pek akıllı değildi!

Akıllı bir şey söyleyen de ya ayıplanır ya kınanırdı. O sebeple toplum olarak hepten akılsızlık peşindeydi herkes.

Üç çocukla ortada kalakalmıştı şimdi yaşadıkları Anadolu’nun bu ücra yamacında...

Malları mülkleri vardı kimseye muhtaç olmamışlardı hiç bir zaman.

Hatta babası günün tamamını tarlada mallarıyla uğraşarak geçirirdi.

Çünkü evde bir kadını vardı, her işe koşan, çocuklarıyla ilgilenen, yemeğini yapan, çamaşırlarını yıkayan, hayvanlarını besleyip, etrafı temizleyen, ara sıra etrafına erkekliğini ispatlamak için hırpaladığı bir kadını vardı evde. Kimse elinden alamazdı onu. O kadın, kendi malıydı çünkü, kendisine verilmiş ve karşılığını vermiş tapusunu almıştı.

Ama aldığı tapu da işlemini yitirmiş daha 22 yaşında hayattan kopup gitmişti kadını.

Şimdi ne yapacaktı nasıl düzen kuracaktı tekrar. Ah keşke keşke deyip duruyordu her an kendi kendine adam.

Ama keşkeler fayda etmiyordu artık, çok geçti! pişmanlıkları için, çok geçti ahlar vahlar için...

Bir an önce eski düzenini tekrar kurmalıydı.

“Erkek mezarlıkta karısı gömülürken etrafta dul ararmış derler ya.”aynen de dedikleri gibi olmuştu.

Eşinin kırkı çıktığı günün haftasına, başka bir köyden fakir bir ailenin evde kalmış 32 yaşında kızını ikinci kadını olarak almıştı. Kendisiyle yaşıttı bu defa karısı, ilk karısı gibi aralarında on yaş fark yoktu. O sebeple bu kadına öyle her dediğini de yaptıracak cesareti yoktu. Kadın eve geldiği gün altı yaşındaydı Hicran...

Adını anası koymuştu doğduğunda Hicran olsun adı, acı ayrılık benim kaderimde varmış diye kendi kendine söylenerek koymuştu bu ismi...

Hicran altı, kardeşi Mustafa dört ve Melike üç yaşındaydı.

Analığı, evlerine geldiği gün yüzündeki ifadeden anlamıştı Hicran, bu kadının dünyalarını nasıl değiştireceğeciğini...

Altı yaşındaki gözleri ürkek, küçük kardeşlerinin ellerinden tutup evin ortasında dikilmişlerdi. babası ve yeni annelerinin önüne...

-Bu yeni ananız Emine! Artık Ana diye Emine ananıza diyeceksiniz, onun dediklerini dinleyip, sözünden çıkmayacaksınız, eğer sizden yana bir şikayet olursa Emine ananızdan,

olacaklardan ben sorumlu değilim ona göre diye üç küçük çocuğu yetişkin üç insanı tembihler gibi tembihlemişti...

Ürkek ürkek bakıyordu Hicran ve kardeşleri eve gelen bu yabancı kadına.

Babalarının ne dediğini az çok Hicran anlamıştı sadece, diğer küçükler bakıyorlardı üzgün ve korkuyla karışık bir ifadeyle.

Hicranl'a göz göze gelmişti kadın, gözlerini kısıp bakmıştı Hicran'a, gözlerinde oluşan nefreti hissetmişti o minicik yüreğinin derinliğinde Hicran daha o yaşta...

-Kızım, kızım hicran beni duymuyor musun? Kızım dönsene bu tarafa diye yine dürtüldüğünü hisseder hissetmez gözlerini açtı kadın yattığı yatağında ve yine karşısında duran beyaz badanalı duvardaki çatlağa bakarak...

& quot;

Yorumlar (5)
Ümmügül - 22 Ekim 2021 20:21
Yazık olmuş bir çocukluk,yaşanmamış bir gençlik ve elalemle arada sıkışmış bir kadın bir anne... Bu kadar güzel anlatılabilirdi. Ellerinize sağlık
Gizem - 25 Mart 2021 01:28
Çok teşekkür ederim
BİRİ - 09 Aralık 2020 14:14
MUHTEŞEM
Gizem K*** - 09 Aralık 2020 10:48
O kadar güzel ve içten yazmışsınız ki hocam insan daha devamı yok mu diyor. Bir çok insanı içten etkileyen bir yazı olmuş. Umarım hayatım boyunca sizler gibi değerli hocalar karşıma çıkar. Unutmayın hocam sizi hep destekleyeceğiz hep yanınzda olacağız...
Gizem K*** - 09 Aralık 2020 10:48
O kadar güzel ve içten yazmışsınız ki hocam insan daha devamı yok mu diyor. Bir çok insanı içten etkileyen bir yazı olmuş. Umarım hayatım boyunca sizler gibi değerli hocalar karşıma çıkar. Unutmayın hocam sizi hep destekleyeceğiz hep yanınzda olacağız...
EN SON EKLENENLER
Müzik - 27 Haziran 2022 21:57

YIRUMA

Fikir Yazıları - 09 Haziran 2022 19:30

ŞIMARIK

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Yaşam Bilimleri Yazıları