Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Prof. Dr. Metin Becermen ile “Yaşama Dair”

Prof. Dr. Metin Becermen

Kategori: Sosyal Bilimler - Tarih: 17 Haziran 2020 16:04 - Okunma sayısı: 623

Prof. Dr. Metin Becermen ile “Yaşama Dair”

Prof. Dr. Metin Becermen ile “Yaşama Dair”

Hülya Kandemir Yavuz: Hocam öncelikle “Yaşama Dair ”söyleşimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz.
Hülya Kandemir Yavuz: Antik çağlardan günümüze değin hemen her düşünür “Yaşamın Anlamı” üzerine görüşlerini dile getirmiştir. Platon’a göre, hayatın anlamının “Daha çok öğrenmek.” Aristoteles’e göre ise “İyi olmak.” olduğunu söyleyebiliriz. Hocam sizce “Yaşamın Anlamı” nedir ?
Prof. Dr. Metin Becermen: Bu soruya ilk felsefe derslerime girerken öğrencilere söylediğim bir cümle ile cevap vereyim: “Yaşamın anlamı yoktur; yaşamı, dünyayı anlama ve anlamlandırma çabamız vardır!” Biz insan olarak dünya ile, hayat ile olan bağımızı, bu dünyadaki, hayattaki yerimizi ve önemimizi, farkımızı anlamaya çalışıyoruz. Kendimizi anlama çabamızı da bu bağlamda düşünmek gerekiyor. Bunu nelik soruları sorarak, bir şeyin nelik'ini araştırarak yapıyoruz daha çok. Bazen anlamlandırma, anlam bağı kurmada, kurmamızda sorun çıkabiliyor. Bunu ise yaşamın anlamı yok, hiçbir şeyin anlamı veya tadı-tuzu yok biçiminde bir ifade ile dile getiriyoruz. Oysa yaşamın kendi başına niye bir anlamı olsun ki? Ama insan olarak yaşamı anlamlandıramadan yapamıyoruz. Bizim türümüze ait bir özellik olan anlamlandırma, anlam arama çabası bu. Bazen öte bir dünya tasarımımızla ve kutsallığa bağlı olarak Tanrı düşüncesi ile bazen “büyük amaçlar” uğruna bir anlamlandırma çabası içine giriyoruz. Burada önemli olan bizim anlama çabamızın kendisidir. Be şahsen dünyayı, olan-biteni, yaşamı, başka kişileri, onların yaşam ifadelerini anlamaya çalışıyorum. Kurduğum anlam bağları da bu zeminde gerçekleşiyor.
Hülya Kandemir Yavuz: İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri adlı eserinde Fromm, ölümseverliği: “Ölmüş çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı olan şeylere yönelik tutkulu bir ilgi; canlı olan bir şeyi cansız hale getirmek, yok etmek için yok etme tutkusu ve tamamen mekanik olan şeylere yönelik aşırı ilgi” olarak tanımlar. Fromm, “Ölümseverlik canlı olanı parçalama tutkusudur” der. Sizce toplum olarak yaşamsever miyiz?
Prof. Dr. Metin Becermen: Bu şekilde düşündüğümüzde pek yaşamsever olduğumuz söylenemez. Yaşamseverlik eğer canlılığı sevmek olarak düşünülecekse burada daha açık bir durum ile karşılaşırız. Zira biz canlı olan şeyleri tüketerek kendimizi var ediyoruz. Bu nedenle yaşamseverliği iyi çerçevelemek gerekiyor. Yaşamı sürdürmek, yaşama katkı sunmak ve yaşam bağını korumak ile ilişkisinde düşündüğümüzde yaşamseverlik bir anlam kazanıyor. Burada ise bir bilgi-varlık sorunu ile karşılaşıyoruz. Varlıktaki yerimizi anlamadan veya görmeden, buradan hareketle bilgisel bir temel oluşturmadan yaşamseverlik sorunu ele alınamaz. Bizim varlık sebebimiz yaşam bağını korumaktır. Bunu neye dayanarak söylüyorum? Bizim yaşam bağına bir arı, bir böcek, bir kuş kadar katkımızın olmadığını görüyorum. Biz yaşam bağının oluşumuna bir katkı sunmada aklımızla doğada var olan her şeyi tüketiyoruz. Oysa akıl bizim bu bağı görüp korumamız için var, bu bağı –bugün olduğu gibi- tahrip etmek için değil! İnsan kendini ölümsüzlük istemiyle biçimlendireceğine, Varlık’a ait, onunla, onun sayesinde var oluğunu görebilirse ancak yaşam bağının korunması söz konusu olabilir ve buna bağlı olarak sorumsuzca üreyip, hayatı tüketmeyi bırakabilir, belki!
Hülya Kandemir Yavuz: İnsandaki yaşam sevgisinin ortaya çıkması ve gelişmesi için ne gerekli sizce hocam?
Prof. Dr. Metin Becermen: Bu soruya, önceki soruya bağlı olarak birkaç cümle ekleyebilirim. İnsandaki yaşama sevgisi Varlık’a ait olma bilgisi olmazsa bir işe yaramaz. Yaşamı güdükleştiren değil çoğaltan, insanlarda keder oluşturan değil sevgiyi yeşerten bir bilgi aynı zamanda bu. Çocukluktan bu bilgi eğitimin bir parçası olsa dünya çok daha farklı, çok daha yaşanır olabilir.
Hülya Kandemir Yavuz: Sokrates’ten günümüze doğu ve batı felsefesinin ana problemlerinden biri olan Delphoi tapınaklarında da yazan “Kendini bilmek” sizce nedir?
Prof. Dr. Metin Becermen: Ben felsefe deyince doğu ve batı ayrımı yapmıyorum. Felsefi düşünme düşünmenin bir biçimi, oldukça farklı bir biçimidir. Bunun kökleri ise Eski Yunan düşüncesinde var. Ben Thales’ten Sokrates’e/Platon’a kadar olan düşünme faaliyetine “kavramın oluşum süreci” diyorum. Bu çerçevede felsefi düşünceyi Platon/Sokrates ile başlatıyorum. Çünkü ilk defa bu filozoflar –ve elbette ki Aristoteles- nelik araştırması yapıyorlar ve nedir? sorusunu soruyorlar. Sokrates’i Platon’dan öğrendiğimiz için ben sadece Platon veya Platon/Sokrates ifadelerini kullanarak Platon ve Aristoteles’in ilk filozoflar olduğunu söylüyorum. Onlardan önceki düşünürler kavramsal değil de imgesel olarak bir çerçeve çizip düşündükleri için onlara şair filozoflar diyorum. Bu onları “aşağıda” gördüğüm anlamına gelmez. Aksine ben sadece farka ve farkın önemine vurgu yapıyorum -düşünmedeki ve soru sormadaki farkın.
Öte yandan “kendini bilmek” ifadesi bir anlamda sınırını bilmek diğer anlamda ise varlıktaki yerini bilmek demektir. Bu ise bir anlamda çağlar boyunca, hatta “varlığa gelişten” bu yana bize seslenen sesi, Varlık’ın, hayatın sesini, seslenişini duymak demektir. Kadim bilgelikte bu duyma çabasını görebiliriz. Bunun ne olduğunu soracak ve bilgisini ortaya koyacak felsefedir, felsefecilerdir. Ancak felsefenin gücü sayesinde biz Varlık’la, hayatla bir bağ kurabiliriz. Felsefe bize bu anlamda bir ufuk sağlar.
Hülya Kandemir Yavuz: Eski Japon ideolojisi olan ikigai sabahları uyanma amacınız olan ve devam etmenizi sağlayan şeydir. İyi olduğun şey, dünyanın neye ihtiyacı olduğu, ne için ödeme alabileceğin ve tabii ki neyi sevdiğiniz; amacınızı veya yaşamdaki değeri bulmanın anahtarıdır. Hocam sizce eğitim sistemimiz bunu sağlayabiliyor mu?
Prof. Dr. Metin Becermen: Şimdi bakın, bütün bunlar kadim bilgelikte, farklı toplumlarda farklı şekillerde var. Bu bir dile getiriştir. Ancak bu söylenenler üzerine düşünüp bunların bugün ne ifade ettiğini ortaya koymak, tecrübeye dayalı ortaya konanların bilgi olup olmadığını ayırt etmek ve bunların ne türden bilgiler olduğunu göstermek felsefece bir iştir. Eğitim birlikte yaşamayı, yaşamı çoğaltmayı, çokluk’u temele almıyorsa yaşamı güdükleştirmekten ve bir ideolojiye dönüşmekten başka bir işe yaramaz. Bugün gördüğüm şey bu güdükleşmedir. Tek’in kendini çok üzerinde hâkim kılması, tek tip bir toplum yaratma çabası eğitimi biçimlendiriyor. Bu ise çocuklara, gençlere, onların zihinlerine zarar veriyor. Sonuç olarak sadece kendini düşünen, çıkarcı, başkasını hiç hesaba katmayan, yoksayıcı bir nesil yetişiyor. Eğer bu değişmez ise dünya "hastalıklı" bir dünya, toplumlar da hastalıklı toplumlar olma yolunda ilerleyişini sürdürür.
Hülya Kandemir Yavuz: Albert Einstein “Hayat iki şekilde yaşanır: Ya hiç mucize yokmuş gibi ya da her şey birer mucizeymiş gibi…” diyor, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Metin Becermen: Öncelikle Einstein’ın bunu hangi bağlamda söylediğini bilmek gerekiyor. Bu konuda pek bir bilgim yok. Bu yüzden mucize denen şeyden ne anlaşıldığı önemli görünüyor. Mucizenin olduğuna inansak da inanmasak da hayat birçok şekilde yaşanabilir. Biz felsefeciler hayatı anlamaya, anlayarak yaşamaya çalışıyoruz. Mucizeler hayatı güzelleştirecek ise –ki bu konuda tereddütlerim var- elbette dikkate alınabilir. Bir mucize aranacaksa o da yaşamın, oluşun ve varoluşun kendisidir. Peki, mucize ve yaşam nedir? İşte bu sorularla mucizenin alanında bilginin alanına geçmiş oluyoruz.
Hülya Kandemir Yavuz: “Yaşamak istemek, istemek acı çekmektir.’’Schopenhauer’a göre biz acı çekiyoruz. Ve bu acı öyle bir acı ki bunun sonu yok. Biz var olduğumuz sürece devam edecek bir acı. Çünkü acı istemelerimizden geliyor. İstemelerimizin doyumsuzluğundan. Ona göre hayatın anlam kazanabilmesi için, insanın bireysel ışığını fark etmesi gerekir. Schopenhauer, “ölmeden önce ölmeyi öğrenin” cümlesiyle istemimizi kontrol altına almayı öğrenmeyi, mümkün olduğunca az şeyle yetinebilmeyi öğrenmeyi açıklar. Sizce insanların mutsuzluğunun sebebi bu mudur? Hocam.
Prof. Dr. Metin Becermen: İnsanların mutluluğunun da mutsuzluğunun da birçok sebebi olabilir. Bunu tek bir nedene indirgemeyi doğru bulmuyorum. Schopenhauer istememizi “kontrol etmeyi” ve nedensellik bağının dışına çıkabilmeyi özgürlük ile bağlantısı içinde ele alıyor. Elbette neyin yapılacağının ve neyin yapılmayacağının bilgisi önemlidir. Bu bilgi de bir yandan yaşamsal tecrübeyle diğer yandan eğitimle edinilebilir. Önemli olan neyin ne türden bir bilgi olduğunu görüp ona göre bir yaşam biçimi geliştirmektir.
Hülya Kandemir Yavuz: Gerçekten anladığımız ve kendi istediğimiz yaşamı mı yaşıyoruz yoksa bize sunulan yaşamı mı? Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz hocam? Kendi hayatımızı yaşayabilmek için ebeveyn, öğretmen ve topluma nasıl görevler düşmektedir?
Prof. Dr. Metin Becermen: Bize sunulan ifadesi oldukça problemli görünüyor. Bize kim sunuyor Tanrı mı? Eğer Tanrı sunuyorsa burada -teolojik, felsefi vs.- birçok sorunla karşılaşırız. Öte yandan bu “biz” kimi anlatıyor? “Biz” eğer insanları ifade ediyorsa ve insanlar başka insanlara bir şey sunuyorsa bu, yazgı değildir; değiştirilebilir olmanın imkânını kendinde barındıran bir durumdur. Bu değişimi gerçekleştirmek ise yine biz insanların elindedir.
Hülya Kandemir Yavuz: Hocam sizce başarı akademik başarı elde etmek midir, yoksa hayatta kalma becerisi kazanabilmek midir?
Prof. Dr. Metin Becermen: Başarı bir şeyde istenilen ne ise onu elde etme yolunda kendini gerçekleştirmektir. Başarı bu anlamda farklı bakış açılarına göre “olumlu” veya “olumsuz” olarak nitelendirilebilir. Bir katil, bir hırsız, bir işkenceci, bir ideolog, bir politikacı, bir akademisyen vs. kendini gerçekleştirmesi ve mesleğini iyi icra etmesi bağlamında başarılı sayılabilir. Başarılı olmak değer bilgisiyle eylemek demek değildir. Elbette değer bilgisiyle eyleyerek de başarılı olunabilir. Önemli olan insanın bu dünyadaki kendi varlık sebebini anlayarak ve buna göre yaşayarak diğer insanlarla birlikte yaşamı çoğaltan bir başarı oluşturmasıdır.
Hülya Kandemir Yavuz: Son sorum hocam, günümüzde yaşanan pandemi ile ilgili mücadelede bizleri sosyolojik, psikolojik ve ekonomik olarak sizce neler bekliyor?
Prof. Dr. Metin Becermen: Öncelikle bu pandemi süreci bizim için önemli bir fırsat oluşturdu. Yaşanan bu süreçte oturup soluklanarak olup-biteni, yaşamı, hayattaki yerimizi düşünmek bize yeni ve farklı ufuklar açabilir. Bu düşünme de, kavramları yeniden düşünmek demektir. Kavramlar öylesine hesabı verilmeden kullanılıyor ve içi boşaltılıyor ki, felsefeye, felsefece düşünmeye, felsefenin eleştirel bakışına her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu dönem bütün bunları yapmak için bize bir fırsat sundu. Ben kendi adıma bunu yaptım.
Öte yandan sosyolojik, psikolojik ve ekonomik olarak sorunlu bir döneme girdiğimizi bu konuların “uzmanları” kendileri söylüyorlar. Bizim yapabileceğimiz şey, kendimizi fazla etkilenimlere açık bırakmadan, yaşananlar üzerine bütünlüklü bir bakış geliştirmektir. Bunalımlar yeni açılımlar ve düşünmeye yeni patikalar oluşturmak için bir fırsattır aynı zamanda. Bugün düşünmede bir bunalım var! Bu bunalımın aşılmasında yegâne güç ise felsefedir, felsefi bir bakış ile düşünmektir.
Hülya Kandemir Yavuz: Hocam değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için hem Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi ailesi adına hem de okuyucularımız adına çok teşekkür ederiz.

& quot;

Yorumlar (1)
Kadir Bayşu - 17 Haziran 2020 22:31
Kaleminize sağlık
EN SON EKLENENLER
Yaşam Bilimleri - 25 Eylül 2020 19:32

ADALET

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Sosyal Bilimler Yazıları