Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Gelenekselin Gücüyle Modern Olanı Yaşat(abilmek)mak…

Murat Aydın

Kategori: Siyaset Bilim - Tarih: 27 Mayıs 2020 15:55 - Okunma sayısı: 363

Gelenekselin Gücüyle Modern Olanı Yaşat(abilmek)mak…

Gelenekselin Gücüyle Modern Olanı Yaşat(abilmek)mak…

Düşünce dünyasındaki değişim, olanı dönüştürmeye yönelik istemi ortaya çıkarandır. Politik oluşumlarda, kişi veya toplum bağlamında ortaya çıkan bu durumun bir yansıması olabildikleri gibi bazen de kişisel ve toplumsal değişimin yaratıcısı olabilmektedir. Ancak politik olanın üzerindeki belirleyicilik düzeyi siyasal kültürün mahiyeti ve koşullar bağlamında değişkenlik göstermesi muhtemeldir. Buradaki temel ayrım, toplumsal düzeyde ortaya çıkan dönüşümün politik oluşumları (ne kadar direnç gösterilirse gösterilsin) kendine yaklaştırabilme gücüne karşın politik düzlemde ortaya çıkanın topluma kanalize edilebilmesinin aynı bağlamda karşılık bulmama ihtimalidir. Başka bir ifadeyle toplumsal düzeyde ortaya çıkan yönelim politik oluşumları değişime ayak uydurmaya zorlarken politik olan toplumsal desteği arttırabilmeye; arttıramıyorsa da mevcut desteği sürdürebilmeye yönelmektedir. Toplumla (en az siyasal iktidarı sağlayacak kesimi konsolide edebilecek kısım) aynı frekanslarda bulunabilmeyi gereklilik haline getiren bu durum, siyasal kültürün politik sermayeyi besleyen boyutu olarak gelenekselle modern arasındaki köprüdür.

Türk siyasal kültüründe politik olanın kurumsal yapılar veya kişi bağlamında tanımlanmış olması, politik düşüncenin izleğini şekillendirmiştir. Toplumun dışarıda tutulduğu bu anlayışın dış görünümde revizyon geçirerek kazandığı anlam öze sirayet edememiştir. Modern toplum ve siyasal anlayışı anlamlandırabilme yetisinin sınırları politik düzlemde toplumsal olanın önüne geçerken toplumun kimliksel yapısı kendi içinde atomize olarak stabilliğini korumuştur. Toplumun siyasal olanın kaynağını teşkil etmesi zaman içinde kabul görmesine karşın siyasal olandan bağımsız ve ayrı olmasına ilişkin kültürel ve düşünsel anlayışın varlığı değişime tabi olamamıştır. Monarşiden demokratik ve modern devlet ve topluma geçiş çabasına yönelik tüm girişimlerin özellikle siyasal yönü teorik bağlamıyla somutluk kazanmıştır. Diğer bir ifadeyle kişisel iktidardan gruplara, belirli aktörlerin varlığına tekabül eden yönetselliğe geçiş şeklindeki görünüm demokratikliğin düşünsel sınırlarını oluştururken toplumun dışarıda bırakılmasını öngören dışlayıcılık aynen devam etmiştir. Bu durumun oluşumunda üst yapının yani siyasal gücü elinde tutanlar kadar toplumun siyasal olana bakışı ve mesafesinin de kayda değer etkisi vardır. Toplumun siyasal olanla ilişkisinin tek organik yakınlığı ise sadece siyasal ve toplumsal olanın ifadesini mümkün kılan söylemdir. Bir yandan hegemonyanın kurulmasına kaynaklık eden bir yandan siyasal olanla toplumun düşünsel yanını belirleyen söylem, geleneksel olanla moderni bir araya getiren bağdır. Ancak gelenekselin temsilcisi olarak toplum modern siyasallığa meşruiyet kazandırırken inşa edilen örgütsel yapıları da kendi değer yargıları ekseninde yönlendirmiştir. Gelenekselin gücüyle modern olanı yaşatma girişimi olarak tanımlayabileceğimiz siyasal işleyişin kurumsal yapısı da mevcut insan sermayesinin bir yansımasını içerecek şekilde anlam kazanmıştır. Dolayısıyla söylem toplumsal ve siyasal olana içkin olanın inşa edilmesi veya sürdürülmesini sağlayan meşruiyetin kendisini temsil etmektedir. Modernist anlayışla tanımlanan ve icra edilen siyasalın gelenekselle ortak paydasını oluşturan bu bağ, teorik açıdan modern olan kurumsallığa kendi özünü enjekte ederek varlık alanını oluşturmuştur. Gelenekselin siyasal bağlamda güç olmasını sağlayan bu ilişki siyasal kültüre istikrar kazandırdığı gibi toplumsal kimliklere (siyasal, iktisadî, dini, etnik, sosyal, kültürel vb.) kalkan olmuştur. Toplum ve siyasal olan arasındaki düşünselliğin bu tezahür şekli bazen tek yönlü bazen karşılıklı olmak kaydıyla birbirini desteklemiştir. Özellikle ötekileştirici ve ayrıştırıcı söylemin modernizm sorunsalıyla birleşmiş olması toplumsal kimliklere homojenleşme ve süreklilik kazandırmıştır. Bu karşılıklı doğrusal ilişki, Türkiye’deki değişimin barikatı olurken belirli toplumsal reflekslerin korunması veya sürdürülmesi adına yapılmış girişimlerin çıkış merkezi olan kurumsal yapılar, siyasal kültür ve toplumsal değişimin önündeki asli direncin kaynağını oluşturmuştur. & quot;

Yukarıdaki çerçeve, toplum veya politik düzlem fark etmeksizin modernizm ve geleneksel olanın karşılıklı olarak birbirlerinin statükosunu koruduğunu, bu iki hususun birbirine eklemleyenin ise söylem olduğunu göstermektedir. Söylemin iktidarı/hegemonyayı inşa edebilme gücü kadar bir siyasal hareketin başarısı toplumsal değişim ve dönüşümü görebilme kabiliyetine, politika geliştirme gücüne, sorunları geniş perspektifle değerlendirebilmesiyle yakından ilgilidir. Diğer yandan toplumsal desteğin sürdürülebilmesi ve toplumsal değişimi idrak edebilme de dâhil olmak üzere parti vizyonun geliştirilebilmesi bilinçli, eleştirebilen, önyargıdan bağımsızlaşabilmiş ve döneminin nabzını okuyabilenlerin kanalize edilebilmesine bağlıdır. Keza klasikleşmiş politik ritüellerle (adamcılık, & quot;sloganların ardına sığınma, bayrak asma, ev ziyareti yapmayı içeren tavırlar vb.) yola çıkmak bir şey yapmadan yapar gibi bir görüntüden öteye gidememekle sonuçlanması kaçınılmazdır. Gelişim ve dönüşümün önündeki en büyük psikolojik engelin kaynağı olmaya biraz daha hizmet eden bu anlayışa alternatif ise gerek siyasi bünyenin içinde gerekse dışında oluşmaya ihtiyacı vardır… Tıpkı 1960’ların toplumsal ve siyasal koşullarında Türkiye İşçi Partisi’nin CHP’yi dönüşüme zorlaması ya da & quot;Ecevit’in, İnönü karşısında yeni bir dönemi aralayabilmesinde olduğu gibi…

& quot;

& quot;

& quot;

& quot;

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Siyaset Bilim Yazıları