Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Toplumsal Sermayenin Dönüşümü: Halkın Dilinin Kifayetsizliği

Murat AYDIN Yazdı

Kategori: Siyaset Bilim - Tarih: 23 Nisan 2020 16:47 - Okunma sayısı: 217

Toplumsal Sermayenin Dönüşümü: Halkın Dilinin Kifayetsizliği

Türk demokrasi tarihinin mevcudiyeti, modern toplumun gerektirdiği insan sermayesinden yoksunluk nedeniyle otoriterizmle iç içe gelişmiştir. Sermaye birikimi ve sanayileşme gibi dönüştürücü süreçlerin yaşanmamış olması, toplumun yaşam alanlarında, iktisadî uğraşlarında, hayata bakış ve beklentilerindeki değişime engel oluşturduğu kadar siyasal hayatın akışına yön verebilme yönelimini/istemini de engellemiştir. Benzer şekilde toplumun kendi bünyesinden kaynaklanan gerekçeler kadar önemli olan hususlardan biri de siyasal iktidarı elde tutan veya paylaşanların, toplumu meşruiyetle sınırlı bir çerçevede değerlendirmiş olmalarıdır. Günümüze kadar neredeyle değişmeden gelen bu durum derin ve köklü düşünsel bir evrime ev sahipliği yapmaktadır.

1950’lerde, orta sınıf rejimi olan demokrasi çok partili yaşamla birlikte icra edilmeye başlanırken geleneksel toplum ilişkileri ve aidiyetler demokrasinin anlam ve mahiyetinin belirleyicisi olmuştur. Modern politikliğin mekânı olarak kabul edilen kentler ise modernizmin gerektirdiği insan sermayesinden ziyade geleneksel aidiyet ve kimliklere dayalı hayat tarzının şekillendirdiği toplumsallıkla anlam kazanmıştır. Bu durum bir ayağı kırsalda bir ayağı kentsel mekânda olan yurttaşın (aslında yurttaş kimliğini benimseyememiş), mevcut kültürel aidiyetlerle olan bağlarına süreklilik kazandırmıştır. Özellikle kapitalist dönüşümün yetersizliğinin yanı sıra aynı coğrafyadan gelenlerin belirli yaşam alanlarında kümelenmiş olmaları, politik alanın dışlayıcı, ötekileştirici veya terörizmle bütünleşen etiketlemeleriyle birlikte, parçalı ama organik bir atomizasyonun toplumda yer etmesine kaynaklık etmiştir. Bu durum nesillerin mevcut aile ve toplum değerlerinden kopuşunu, ayrışmasını veya farklı bir anlayışla hayatı algılayabilmesini frenlemiştir. Toplumun denetleyici bir işlev görmesinin etkili olduğu bu toplumsallığın yaratmış olduğu ilişkiler ise sürekli dışlama politikasına dayandırılırken sonuçları itibariyle tek düze politikliği toplumsal ilişkilere taşımıştır. Ayrıca siyasal oluşumların sınırlarını, politikalarını, söylemini, toplumla iletişim kurmak gibi tüm hususlara ek olarak aktörlerin (siyasi partiler veya liderler) böylesi bir toplumsal sermayeden doğmaları ve güç alıyor olmaları bu stabilleşmeyi daha da perçinleştirmiştir.

Toplumun lider(ler)i, lider(ler)in toplumu beslediği bu iki yönlü etkileşim, hangi siyasal yelpaze de olursa olsun tüm oluşumların belirli değerler ekseninde kategorileşmesinde rol oynamıştır. Diğer yandan kutuplaşma, iktidarın kendisiyle özdeşleşen milli irade düşüncesinin algılanışı, iktidar olmakla her şeyi yapabilme kudreti arasındaki doğrusal ilişki ve toplumu meşruiyetle sınırlayan düşünce, tarihsel "devlet baba" vurgusunu politik alanda canlı kılmıştır. Buradaki tüm bu düşünselliklerin ve teamüllerin anlam kazanması ve sürdürülebilmesi ise toplumla politik olan arasında iletişimi organikleştiren konuşma/hitabet tarzıdır. Başka bir ifadeyle konuşma/hitabet tarzı partilerle toplum arasındaki iletişimi/bağı sağlayan güçlü bir siyasal argüman olarak politik alanı şekillendiren psikolojik bir eşik olmuştur. 1950’lerden günümüze kadar tüm siyasal yelpazelerde üzerinde durulan ve günümüze kadar ulaşan bu algının politik getirisi, artık geleneksel politikliği besleyici değil, bilakis değişimi tetikleyen ve inşa eden bir işleve dönüşmektedir.

Türk siyasetinin kodları, politikayı inşa ve sürdürme araçlarındaki değişim son yirmi yıllık dönemde tüm aktörlerin müdahillikleri veya yetersizlikleriyle zaruri hale gelmiştir. Özellikle tüm toplum kesiminde kaybedecek bir şeyi olmayandan kaybedecek bir şeyi olanların yaratılmış olması bu zorunluluğu başatlaştırmıştır. Bir tür farkındalık olan "kaybedecek bir şeyi olma" durumu, bilinen ama görmezden gelinen birçok sosyal ve kültürel ilişkinin beslediği günlük yargıların kamusal alanda daha fazla görünür olması ve aleniyet içerisinde savunulmasından hukuki çıkmazlara, yolsuzluklardan otoriterizme, iktisadî kazanımlardan (olumlu veya olumsuz) nesillerin hayata bakışına kadar bir dizi olaylar silsilesinin etkisiyle somutlaşmıştır. Ayrıca kamusal alana yansımış olan ve ağır aksak olmasına karşın bir dönemin muktediri olan düşüncenin toplumsal tabanını oluşturan kesimin giderek azalması da politik düzlemi konsolide eden anlayışı temelsizleştiren parametrelerden birini oluşturmaktadır. Bu ve buna benzer onlarca örneklem politik yapıların iletişim tarzı olan söylemi de (halka yakınlığın, halktan biri olmanın göstergesi olarak) etkisizleştirmektedir.

Aslında, yukarıda belirtmiş olduğumuz hususlar politik olana ilişkin tüm değerlerin yeniden inşaya tabi tutulmasının kaçınılmaz olduğunun bir göstergesidir. Toplumun niteliğindeki çatlama hatta kırılmanın yaratmış olduğu bu tablo, politikanın otoriter kimliğe, otoriterizmin politikaya; toplumun politikaya ve politikanın topluma yönelik etkileşiminde öngörülen rolün değişiminden kaynaklanmaktadır. Yani, siyasal özne olan toplum, tarihsel siyasal kültürün etkisiyle, beslediği fakat dışlandığı politik alana sirayet ederken politikliğe hayat veren iletişimi de revize etmektedir. Değişen ve dönüşen tarzıyla toplumsal beklentiler ve nesillerin farklılaşan değer, kimlik ve anlayışlarının varlığı mevcut politikanın kaynağını marjinalleştirdiği gibi kullanılagelen politik dili de beraberinde tedavülden kaldırmaktadır. Benzer şekilde yeni toplumsal işbirliklerini de gündeme getiren bu dönüşüm aynı zamanda belirli kalıplar üzerinden etiketlemeye dayandırılmış olan karşıtlıkları törpülemektedir. Ayrıca altı çizilmesi gereken hususlardan biri, politik alanın rengini belirleyen dili/söylemi inşa eden iktidar odaklarının böylesi bir değişimle pasifize olmasının kaçınılmazlığıdır. Buradaki pasifleşme topyekünlük değil; başat olarak belirleyici olamamadır. Özellikle politik işleyişi şekillendiren gelişmeler ve bu gelişmelerin aktörleri dikkate alındığında, iktidarı veya her türden iktidar yapısını inşa eden söylem olarak "halkın dili" vurgusunun (toplumun içinde olma, toplumla kurulan özdeşliğin belirtisi olarak) eskisi kadar kifayetli olamayacağı görülmektedir…

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
Edebiyat - 26 Mayıs 2020 14:13

Venüs

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Siyaset Bilim Yazıları