Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Bireysel Psikoloji

Doç. Dr. Baki Duy ile Dr. Gamze Tümlü'nün Bireysel Psikoloji üzerine söyleşisi..

Kategori: Psikoloji-Sosyal Psikoloji - Tarih: 03 Nisan 2020 15:02 - Okunma sayısı: 702

Bireysel Psikoloji

1. Bildiğiniz üzere Adler günümüzde de geçerliğini koruyan kapsamlı bir kişilik kuramı ortaya koymuştur. Sizce Adler’i kendisinden önceki kuramcılardan ayıran temel noktalar nelerdir?

A. Adler ruh sağlığı alanında çalışanların bildiği üzere, S. Freud’un ilk ve en dikkat çeken öğrencilerinden birisi. Kendisi bir süre Freud tarafından geliştirilen Psikanaliz Kuramını esas almış ve hastaları üzerinde de Freud’un öne sürdüğü teknikleri kullanmıştır. Ancak bir süre sonra gerek hastalarının psikanaliz kuramına dayalı müdahalelere yönelik verdikleri tepkiler gerekse kendi yaşamına dair kişisel deneyimlerine yönelik yapmış olduğu içgörüsel düşünmeler, klasik psikanalizi sorgulamasına yol açmış ve öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık psikanalizi mevcut haliyle uygulayamaz hale gelmiştir. Hoş, Adler henüz Freud’la tanışmadan önce bu sorgulamaları rüyaların analizi ile yapmaya başlamıştır zaten. Yapmış olduğu sorgulamalar sonrasında klasik psikanalizden izler taşıyan, ancak bu kuramdan tamamen ayrılan yönleri de olan Bireysel Psikoloji Kuramını geliştirmeye başlamış ve yaşamının sonuna kadar da kuramını olgunlaştırmaya çalışmıştır.

Adler’in Bireysel Psikoloji Kuramını önceki diğer kuramlardan ayıran yönler deyince, karşılaştırabileceğimiz tek kuram karşımıza çıkıyor; psikanaliz. Davranışçı kuram Adler’in kuramını geliştirdiği dönemlerde daha yeni yeni ruh sağlığı alanında kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla, davranışçı kuram tarihsel olarak eş zamanlı olduğundan dolayı Adler’i öncülü ve hocası S. Freud ile karşılaştırmak durumundayım.

Adler’in Bireysel Psikoloji Kuramını Freud’un Psikanaliz kuramıyla insan doğası, ruhsal sorunların nedeni, terapötik ilişki ve teknikler alt başlıkları bağlamında karşılaştırmak mümkün olabilir.

Adler’in insan doğasına bakışı incelendiğinde, Freud ile ciddi karşıtlıklarının olduğu kolayca görülebilir. Aslında insan doğasına bakışı ile Adler psikoterapideki üçüncü ekol/okul olarak tanımlanan İnsancıl (hümanist) Ekolun temelini atmıştır dersek yanlış olmaz sanırım. Çünkü Freud’un tersine Adler, insanın doğasının özünün iyi, olumlu, gelişmeye açık ve amaç yönelimli olduğunu ileri sürer. Adler ayrıca, insan doğasına bakış bağlamında psikolojideki ikiliğe (düalizm) ve Freud’un analitik (tekil) bakışına karşı çıkar; ona göre insan biyolojik, psikolojik ve sosyal yönüyle bir bütündür. Hatta tüm yaklaşımı daha sonraları “bütün”, “ayrıştırılamaz” anlamına gelen Latince individuum kavramı ile tanımlanmıştır. Bireyin duyguları, düşünceleri, değerleri, davranışları ve tutumları bir bütünlük içinde bireyin amacına hizmet edecek şekilde işlevde bulunur. Bu bağlamda Freud’un kişiliği id, ego, süperego gibi parçalara ayırmasına karşı çıkar.

Adler’e göre insan davranışı amaç yönelimlidir ve birey seçimleri, kararları aracılığıyla kendi benliklerini ve çevrelerin biçimlendirirler. Freud’dan farklı olarak biyolojik zorunlulukların, içgüdülerinin, cinsiyetinin veya çocukluk dönemi yaşantılarının kurbanı olmak durumunda değildir. Bu dönem için bu bakış psikoterapide oldukça ayrıksı ve yenilikçi bir bakıştır. Yaşama dair bakış, sahip olunan amaç ve seçimler ile biçimlenir. Bu kurama göre tüm davranışlar amaç kavramı bağlamında açıklanabilir. Ruh sağlığı hastalıkları da dahildir buna. Birey yaşamı boyunca bu amaca ulaşmak için çabalar. Freud’da böylesi geleceğe yönelik bir bakış söz konusu değildir.

Adler’e göre insan evladı üstünlüğe ulaşmak için çabalar. Bu görüşü üzerinde hastalıklarla geçen çocukluk yaşantılarının etkisi yadsınamaz gibi görünüyor. Bu görüş yine Freud’un insan doğasına bakışı ile çelişir, çünkü Freud’un bakışında insan kontrol edilmesi gereken içgüdüleri olan, biyolojik güçlerin etkisi altında kalmış durumdadır ve ruhsal sorunlarla baş etmede bir uzmanın yönlendirmesine muhtaçtır. Hakikaten insanlık tarihine bakıldığında, yapılan tüm icatların, doğanın üstesinden gelme çabasının bu üstünlük için çabalamayla ilişkili olduğu görülmektedir. Burada Adler’in insan doğasının gücüne olan inancını görmekteyiz.

Adler insanın seçme özgürlüğüne ve fenomenolojiye vurgu yaparak psikanalizden yine farkını ortaya koymuş ve Varoluşçu psikoterapiye öncülük etmiştir diyebiliriz. Her ne kadar bir psikoterapi kuramı olmasından dolayı Adler’i Bireysel Psikolojik kuramı bazı yapılara, genellemelere sahip olsa da Adler insan yaşamının biricik olduğunu fenomenoloji kavramıyla ortaya koyar. Freud’a göre insan kişiliğinin ve gelişiminin değişmezleri vardır. Ancak Adler insanın özgür iradesiyle hareket ettiğini ve yaptığı bu seçimlerle yaşamını kendisine özgü kıldığını ileri sürer. Dolayısıyla her bireyin öznel hikayesini dinlemek ve anlamak önemli hale geliyor. Dolayısıyla insan yeni seçimler yaparak yaşamında yeni bir rota çizebilir ve hatta yaşam amacını yeniden oluşturabilir.

Adler’i Freud’dan ayıran bir nokta da ruh sağlığına bakışında kendisini gösterir. Freud’a göre ruh sağlığı sorunlarının altında çocukluk travmaları (özellikle cinsel travmalar) ve büyüme sürecinde meydana gelen tıkanmalardır. Adler ise ruhsal sorunların kökeninde organ eksikliğinin tetiklediği aşağılık kompleksi, hatalı yaşam biçimlerini ve bireyin destekten yoksun olması yatmaktadır. Freud ruhsal sağlığının ölçütleri olarak sevmeyi ve çalışmayı esas almıştır, ancak Adler bu iki öğeye sosyal bağ kurmayı eklemiştir. Bu üç öğeyi başarılması gereken yaşam görevleri olarak görür. Birey bu üç temel yaşam görevini yerine getiremediğinde ruhsal sorunlarla karşı karşıya kalır.

Terapötik ilişki bağlamında da Freud ile öğrencisi Adler arasında farklılıklar vardır. Psikanalizde analist merkezi konumdadır, hastanın sorununun ne olduğunu tanılama ve uygun tedavi konusunda otorite konumdadır, hasta edilgen biçimde analistten gelen yorumları kabul eder durumdadır. Analist kuramın kavramları çerçevesinde yorumlar yapar ve teknikleri hastadan bağımsız olarak uygular. Adler’de ise terapötik ilişkide ve süreçte danışan merkezi konumdadır, terapist danışanın fenomenolojik dünyasına girmek, onu anlamak ve ona uygun teknikleri belirlemekle sorumludur. Eşitler ilişkisi söz konusudur. Terapist destekleyici bir tutum sergilemek durumundadır.

Son olarak teknikler bağlamında farklılıklardan söz etmek mümkün. Freud geliştirmiş olduğu teknikleri olduğu gibi tüm hastalarına uygular ve yorumları hemen her hasta için aynıdır. Adler ise teknikleri danışana uydurarak kullanır, olabildiğince danışanı sürece katıp onu aktif tutmaya çalışır. Danışanın değişim için sorumluluk almasını sağlamaya çalışır. Freud hastanın rüyasını kuram çerçevesinde yorumlarken, Adler danışandan rüyasını yorumlamasını ister. Ayrıca, Freud vakayı ele alırken neredeyse tamamen geçmişe, çocukluk yaşantılarına, rüyalarına odaklanırken, Adler için daha çok şimdi önemlidir. Geçmişin etkisi reddetmez, ancak geçmişi de geleceği de şimdi bağlamında ele alır. Geçmişte ne yaptığından çok, bugün ne yaptığına ne tür kararlar verdiğine odaklanır.

Aklıma şu anda gelenler bunlar…

2. Adler bireyleri sosyal bağlamlar içinde anlamak üzerine yoğunlaşarak bu bağlamaları içine alan çeşitli kavramlar öne sürmektedir. Bunlardan biri de yaşam biçimi kavramıdır? Adler bakış açısıyla bu kavramı genel hatlarıyla nasıl açıklarsınız?

Evet, Adler hocası ve öncülü olan Freud’dan farklı olarak bireyi daha çok içinde yaşadığı sosyal çevreyle ele alır. Bireyin gelişimi üzerinde sosyal güçlerin rolüne vurgu yapar, ancak biyolojik, psikolojik güçlerin etkisini göz ardı etmez. Adler bireyin gücüne de çok inanır aslında, ancak yine bunda aile için erken dönem deneyimlerinin etkisi büyüktür. Ona göre bizler yaşamın ilk yıllarındaki deneyimlerimize dayalı olarak bir yaşam biçimi (life-style) geliştiririz. Bu bir nevi bilişsel bir harita gibi işlevde bulunur. Yaşam biçimi kavramını geliştirmesinde feylesof Hans Vaihinger’in etkisi olduğu yazılır. Vaihinger’e göre, bizler kendi dünyamızı oluştururuz ve bu dünyada geçerli olan kurallara göre yaşarız. Buradan hareketle Adler kendi öznel algılarımıza dayalı olarak kurgusal bir yaşam biçimi oluştururuz ve yaşamın ilerleyen yıllarında bu kurgusal, bilişsel haritaya uygun olacak biçimde tercihler yapar, davranışlarda bulunuruz. Bu kavramı açıklamak üzere Adler anneleriyle hayvanat bahçesine giden üç küçük erkek çocuğu örneğini verir. Aslan kafesinin önüne geldiklerinde çocuklardan birisi annesinin arkasına geçip “Eve gitmek istiyorum” der. Diğerinin yüzü bembeyaz olmuştur, kaskatı kesilmiş bir biçimde iken “Zerre korku hissetmiyorum” der. Üçüncüsü ise annesine dönerek “Şunun suratına tükürsem mi?” diye sorar. Ona göre üç çocukta aşağılık duygusu yaşamıştır, ancak üç farklı yaşam biçimine bağlı olarak üç farklı tepki vermiştir.

Yaşam biçimin içinde kurgusal amaçlar bulunur, yani yaşam amacımız. Yaşam amacı yaşamın erken dönemlerinde belirlenir ve değişmez değildir. Ruhsal sorunlar yaşayan bireyler sağlıksız, hatalı, ulaşılmaz amaçlar belirledikleri için bu sorunları yaşamaktadırlar ve terapötik süreçte terapistin desteğiyle yeniden yaşam amacı kurgulanabilir. Adler’e göre, yaşam biçimi kısmen bilinçli kısmen de bilinçsiz öğelerden oluşur. Yaşamınıza yön veren yaşam biçimindeki bazı ilkelerin, kuralların farkında olabilirsiniz, ancak bazı davranışlarınızın, seçimlerinizin farkında olamayabilirsiniz. Farkına varmak için bazen uzman desteği almak gerekebilir.

Evet, yaşam biçimi ile ilgili söyleyeceklerim bunlar…

3. Adleryen bakış açısıyla bireyleri amaca götüren temel motivasyonun aşağılık ya da bir başka ifade ile yetersizlik duygusu olarak ifade edildiği bilinmektedir. Sizce bu duygunun düzeyinin insan yaşamına yansımaları nasıldır?

Adler deyince belki de akla gelen ilk kavram üstünlük çabası ve aşağılık duygusudur. Adler’e göre doğuştan getirilen bir güç varsa o da üstünlük çabasıdır. Üstünlük çabasının yakıtı aşağılık ya da yetersizlik duygusu dersek yanlış olmaz sanırım. İnsan doğa karşısında kaçınılmaz olarak yetersizlik/aşağılık duygusu yaşar. Bu duyguyla başa çıkmanın en sağlıklı yolu da insanın yaşadığı güçlükler üzerinde, doğa üzerinde üstünlük kurmaktan geçmektedir. Bu bağlamda aşağılık duygusu son derece olumlu, işlevsel bir doğaya sahip. Tabi bireyin ne kadar üstünlük çabasına girişeceğini belirleyecek olan şey bireyin çocukluk döneminde ne kadar desteklendiğidir. Kendi kişisel yaşamında bunun etkisini görüyoruz. İlkokul öğretmeni onun akademik olarak yetersiz olduğunu ve sınıfı tekrar etmesi gerektiğini söylediğinde babası bu durumu kabul etmez, oğlu Alfred’e ona güvendiğini gösterir, ona destek verir ve Adler bu şekilde okul yaşamında başarıyı yakalar. Buradan hareketle, bireyin çocukluk döneminde anne-babası tarafından ne kadar desteklendiği, cesaretlendirildiği aşağılık duygusunun üstesinden ne kadar sağlıklı biçimde geleceğimizde belirleyici görünmekte.

İnsan yaşamının başladığı kabul edilen 4 milyon yıl öncesinden bugüne değin gerçekleştirilen tüm icatların, buluşların arkasında bu aşağılık duygusuyla sağlıklı baş etme yolu olan üstünlük çabası yatmaktadır. Bu buluşlar sayesinde insan doğa karşısında kendisini daha güçlü kılmış ve güçlüklerin üstesinden gelmiştir. Kişisel yaşamımızda da zorluklar karşısında verdiğimiz tepki aşağılık duygusuyla ne kadar etkili baş ettiğimizi gösteriyor diye düşünüyorum. Şayet sorunun üzerinde gidip, çözüm üretmeye odaklı tepkiler veriyorsak, aşağılık duygusuyla etkili biçimde baş ettiğimizi söyleyebiliriz.

4. Son olarak bildiğiniz gibi Adler’den on yıllar sonra ortaya çıkan psikolojik danışma kuramlarında Adler’in izlerini görmekteyiz. Adler kendisinden sonraki psikolojik danışma kuramlarını sizce hangi yönleri ile etkilemeye devam etmektedir?

Adler kuramını 1900’lerin başında geliştirmeye başlıyor ve vefat ettiği 1937 yılına kadar geliştirmeye devam ediyor. Elbet Adler’in etkilendiği Freud gibi psikoloji alanından ve felsefe alanından etkilendiği kişiler var ve onun da sonraki yıllarda ortaya çıkan kuramlar üzerinde etkileri olduğunu görmekteyiz. Daha önce de değindiğim gibi, insan doğasına bakışı, ele aldığı temel kavramlar ve terapötik ilişkiye bakışının 1950’lerde psikoterapide üçüncü güç (ilki psikanaliz, ikincisi davranışçı kuram) olarak ortaya insancıl (hümanist) ekol içinde ortaya çıkan farklı kuramları farklı düzeyde etkilemiştir. İnsan doğasına dair bakışı Danışan-merkezli Kuramı, Bilişsel-davranışçı Kuramı, Seçim Kuramını ve Geştalt Kuramını etkilemiş görünmekte. Yaşam biçimine nüfuz etmiş olan “hatalı düşünceler” kavramı, bilişsel terapileri etkilemiş görünüyor. İnsanı bütüncül olarak ele alması, seçim sorumluluğuna vurgu yapması ve fenomenolojik bakışa sahip olması Varoluşçu, Geştalt, Danışan merkezli ve Seçim Kuramını etkilemiş görünüyor. Yine terapötik ilişkide eşitlikçi bir yaklaşım izlemesi, danışanı aktif kılmaya çalışması sözünü ettiğimiz insancıl kuramların hemen hepsini etkilemiş görünmekte. Yaşam biçimi kavramının bilişsel-terapinin temel inanç, Şema Terapinin şema kavramına karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü yaşam biçiminde olduğu gibi, temel inanç ya da şema da oluştuktan sonra bireyin seçimlerine, davranışlarına yön vermekte.

Evet, Adler ile ilgili benim söyleyeceklerim bunlar.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Psikoloji-Sosyal Psikoloji Yazıları