Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Bireysel Bir Başkaldırı: Yazmak

Cahit BULUT

Kategori: Bilimsel Makaleler - Tarih: 21 Şubat 2020 22:38 - Okunma sayısı: 239

Bireysel Bir Başkaldırı: Yazmak

Bütün kitapların, dergilerin kapaklarını kapatıyorum, ‘’yeter, bugüne kadar okuduğun’’ diyorum kendi kendime! Gerçekten yeter mi bu güne kadar okuduklarım, yeter mi bu öğrendiklerim? ‘’ Hayır ‘’ diyorum sonra, yetmez, kesinlikle yetmez. Ne diyor Mevlana: Sen düşünceden ibaretsin / geriye kalan et ve kemiktir. Bilginin bir sınırı olmadığına göre, ne kadar çok okuyup öğrenirsen, o kadar et ve kemik yığını olmaktan kurtulursun. Bir nevi Nietzsche’nin ‘’Üstinsanı’’na yönelirsin. İnsanı hayvandan ayıran şey düşüncesi değil mi? Gerçekten düşüncesiz, kültürsüz insanlara neden ‘’ Hayvan gibi ‘’  benzetmesi yapılı? Yusuf Has Habip  ‘’Bilgisiz insan iliksiz kemik gibidir.’’ derken ne kadar da haklıdır. Öyleyse okumamak, kendini yenilememek, durgun bir suyun bozulup yosunlaşması gibi, insan beynin de örümcek bağlamasından başka bir sonuç getirmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yine de ara sıra kapakları kapatmalıyım. Çünkü okuduklarım tatmin etmiyor artık beni! Bütün okuduklarım bir yinelenmeden ibaret. Evet, güneşin altında bütün söylenecekler söylenmiştir. Yazılanlar sadece değişik bir yineleme, farklı olanlar sadece üslupları! Olsun, o da güzel bir olay, zaten yazarı da yazar yapan bu üslup yani anlatım farklılığı değil mi?

Yazmam gerekiyor artık! Nereden başlamalı ve nasıl yazmalıyım? Yıllardır beynimi kemiren bir olay bu. Daha önce yazıp sahnelediğim eserler oldu, yarım, eksik kalmış birçok girişim var. Tamamlamalıyım artık bunları. Yolun sonu gözükmese de, ortasını biraz geçtik sayılır hani!

Yazmak için her şeyden önce yazacak bir şeylerinin olması gerek. Kendi geçmişimi gözden geçirdiğimde herkesten daha çok malzemeye sahip olduğumu gördüm. Yapmadığım iş, girip çıkmadığım kuruluş kalmamış meğer! Zamandan gözlerimiz bağlı geçmişiz oysa!

Bütün köylü çocuklarının yaşadığı zorluklardan söz etmenin hiçbir anlamı yok. Köyden şehre okumak için geldikten sonra, ortaokul birden itibaren kardeşlerimle birlikte mısır sattım Alleben deresi kenarlarında, gazoz sattım sıcak yaz günlerinde. Orta son sınıfında bilinçsiz de olsa siyasetle, lise yıllarında tiyatroyla tanıştım. İşçilik, sendikacılık, dernekçilik, Yıllarca tiyatro oyunculuğu, yazarlığı, yönetmenliği yaptım. Yirmiden fazla oyunu ‘komple’ yönettim. Kurtuluş Savaşı Oratoryo ’sunu yazıp sahneledim.  Hiçbir kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zorluklar içinde geçen bir öğrenciliğim oldu, hem orta öğretim hem de üniversite yıllarında. Öğretmenlikten emekli oldum, Bu süreler içinde çeşitli yerel gazetelere makaleler yazdım, soruşturmalar geçirdim.. 1980 darbesinden sonra 1402’ikler arasına girdim, işten atıldım…

Gerçek dostluklar kurdum, büyük ihanetlerle karşılaştım. İçeri girdim çıktım dost bildiklerimin sayesinde, soruşturmalar geçirdim... Eh ne yapalım her ağacın kurdunun kendi özünden olduğunu geç de olsa öğrenmiş oldum. Balon uçurtanların, balonun içindeki gaz kadar nasıl hafif kaldıklarına ve balon gibi söndüklerine tanık oldum.

Haklarını savunduğum insanlar tarafından da ihanete uğradım ne yazık ki! Ama onlara küsmediğim gibi haklarını savunmaktan da geri kalmadım aptallığımdan! Ne garip bir çelişkidir ki en büyük destekçilerim, en yakın dostlarım insan satmasını bilmeyen zengin aydınlardan olmuştur. Bu durumdan şöyle bir sonuç çıkardım: Fakir fukara salt günlük, basit çıkarları peşinde koşarken, ekonomik yönden doyuma ulaşmış kişiler daha yüksek idealler peşinde koşup onları pratiğe geçirmek için çaba sarf edebiliyor. Bir atasözümüzün dediği gibi ‘’ aç ayı oynamaz.’’   Aç insanın da bilim, sanat, kültür, okuma, ideallerle pek fazla ilişkisi olmuyor galiba! Maslov da benzer şeyleri söylemiyor mu? Aç ayının karnı doyunca da özümseyemediği düşüncelerinden vazgeçebiliyor. Çünkü onun dünyanın geleceği ilgilendirmiyor. Elbette kendini aşan insanları genelin dışında tutmak gerekir.

Evet, işte bütün bu yaşadıklarımı kalıcılaştırmak için dergilerin, kitapların kapaklarını kapatmalıyım diye düşünüyorum.

Neden, niçin ve kim için yazacağım, yani alıcılarım kim olacak? Bir amacın yoksa derli toplu, güzel bir yazın eseri yazmak olanaklı olabilir mi? Bunları mutlaka düşünecektir her yazar… En önemlisi kalıcılaştıracağın değerli deneyimlerin var mı? Ama her insan ayrı ayrı bir deneyim, birikim sayılmaz mı? Örneğin her kes bir erik ağacına kayısı, kabağa karpuz aşılamasını bilip beceremez... Her kes her şeyi bilemeyeceğine, her şeyi deneyleyemeyeceğine göre başakların deneyimlerinden faydalanmak ve başkalarına da kendi deneyimlerini aktarmak gerekir diye düşünüyorum. Hele insan büyük olaylar hakkında yazmaya kalkarsa sadece kendi deneyimleri, gözlemleri yetmez. Çünkü her bireyin deneyleri, birikimi, becerileri farklı farklıdır. Bir icadı, yeniden icat etmek boş bir uğraş olacağına göre başkalarından faydalanmak gerekir. Elbette yazar sonuçta kendi görüşünü söyleyecektir. Belki de son dönemde otobiyografik eserlere daha çok merak sarmamın nedeni bu. Çünkü her otobiyografi bireyin serüvenidir, kişisel gözlem ve deneylerle doludur.

Her insan ayrı bir dünya olduğuna, göre onları tanımak değişik dünyaları tanımak, değişik dünyaları deneyleyip zenginleşmek demektir. Anna Frank "Canım yazmak istiyor, yazmanın da ötesinde yüreğimin derinliklerinde yatan bir sürü şeyi gün ışığına çıkarmak istiyorum.’’ Diyor. Her kesin gönlünün derinliklerinde neler yatar kim bilir? Ahlak, gelenek görenek, günah, yasak, korku, çekingenlik gibi nedenlerden dolayı bunları çoğu zaman açığa vuramayız. Beynimiz bir düşünce, gönlümüz duygu mezarlığına dönüşür. Yazmak belki de bunlardan dolayı bir kurtuluştur, rahatlamanın bir yoludur, özgürce hareket edeceğimiz bir alandır. Belki de bunlardan dolayı artık yazmalıyım…

Bir tür eylemdir yazmak, hem seni içten içe kemiren sıkıntılardan kurtulmak, onları başkalarıyla paylaşmak hem de özgürleşmenin, karanlığı tutsaklığı yok etmenin bir eylemi. Bireyin başkaldırma aracıdır yazmak, tek başına bir meydan okumadır çağının olumsuzluklarına. Yaşadığını ispatlamak isteyen herkes yazmalıdır, kendinden, dünyadan, aşktan, sevgiden, dünyanın oluşumundan, küresel politikaların onu nasıl yaşanamaz duruma getirdiğinden, sermayeden, emekten, emeğin sömürülmesinden, yabancılaşmadan… Kim hangi konuda neler biliyor, neler yaşamışsa yazmalı. Ben de varım, bu dünyadan ben de geçtim demek isteyen, sıkıntılarından, sorunlardan kurtulmak isteyen herkes yazmalı. Michel Pidon ne diyordu yazmak için: ‘Yazmak dünyayı dost hale getirmektir.’ Kin ve nefret tohumlarının yalan ve demagojilerle sulanıp beslendiği, acımasız sömürünün başka araçlarla dünyayı kan gölüne çevirdiği bir çağda, daha çok yüksek perdeden yazmak gerekmez mi?

Dostluklar o kadar azalıp düşmanlıklar, kalleşlikler, ihanetler o kadar arttı ki Ahmet Arif’in dediği gibi artık beni de şaşırtmıyor dost ellerinin hançerli oluşu.

En kötüsü de bilerek veya bilmeyerek vatana ve halka yapılan ihanetlerdir. Hainler neden bu kadar büyük bir korku iklimi oluştururlar hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm. Çünkü yaptıklarından korkmaktadırlar, ihanetlerinin bilincindedirler, onun büyük bir suç olduğunu bildikleri için de, birisi çıkıp da kendisine bir soru, bir hesap sormasın diye daha çok korku salmaya çalışırlar. Yani korktuklarından dolayı başkalarına daha acımasız davranırlar. Muhalif sesleri boğmak için yapmayacakları hiçbir şey, denemeyecekleri hiçbir yol yoktur onlar için. Her yol mubah olur onlara. Kendi rahat ve mutlulukları için eninde sonunda bir toplumu felaketlere sürüklemekten de geri kalmazlar. Aslında kendilerini de hazin bir sona mahkûm etmişlerdir. Ya iç isyanlarla tahtlarından alaşağı edilerek idam edilmişlerdir ya korkak bir fare gibi saklandıkları deliklerinde her gün yeniden ölüp gitmiş ya da intihar etmek zorunda kalmışlardır. Bazen de dış müdahaleler zemin hazırlayarak onlar tarafından saf dışı edilmişlerdir, ülkelerini de yangın yerine, harabeye çevirmişlerdir.

Dünya büyük bir felakete doğru gidiyor! Ama asıl büyük felaket, felakete karşı çıkmamaktır, felakete karşı çıkması gereken insanların çeşitli nedenlerden dolayı suskunluğudur. Her anne baba çocukları için, torunları için, kendi zürriyetinin devamı için bu olumsuzluklara dur diyebilecek bilince erişememişse, kendi geleceklerini (bütün bir insanlığı) kısacık yaşamlarındaki rahatlığa feda edebiliyorlarsa, dilimin döndüğü kadar anlatmalı, parmaklarımın tuttuğu, kalemimin yazdığı kadar yazmalıyım. Bir felaket olup, kopacak büyük felaketlere ortak sorumlu olmamak için yazmalı. Okumak artık sıkıyor beni, bilmek de yetmiyor. Hem bilgi neye yarar ki eylem sürecine dönüştürülmeyecekse!

"Batıda bugünkü toplumsal ve ekonomik gelişmenin kökeninde ne politikacıları, ne filozofları, ne de iktisatçıları göremeyiz, ama romancıları ve topluma yön veren roman ürünlerini görürüz. İlk adım, ilk çıkış romancıyla başlamıştır’’ diyor Ali Nejat Ölçen.

Edebiyatın politika dışı olması gerektiği gibi bir düşünceyi de pek doğru bulmuyorum. Her yazar istese de istemese de politikanın dışında kalamaz. Yazar da toplumun içinde yaşayan bir bireydir. Toplumdaki gelişmeler ister istemez onu da etkiler. Bırakalım ele aldığı konuyu, tip ve karakterleri kullandıkları sözcükler bile politik bir duruşu ifade eder. Dil konusunda koparılan kıyametleri boş bir şey mi sanıyorsunuz!

Oscar Wilde ‘’edebiyat hayatı taklit etmez, hayatın önünde gider, ona istediği biçimi verir.’’ Diyor. Bu söz edebiyatın hayattan daha üstün, daha değerli olduğunu göstermez mi? Mahpushanelerden, sürgünlerden geçmeyen, içinde yaşadığı düzenden darbe yemeyen gerçek bir yazar var mıdır? Sanmıyorum, ‘muhafazakârın, statükonun darbesini mutlaka tatmışlardır bu tür yazarlar. Çünkü gerçek yazar örümcek kafalara, kokuşmuşluğa, durağanlığa karşıdır. Belirli çıkar çevreleri tarafından yapay olarak yaratıldığını bilir ve Suyun önüne bentlerin oluşmasını istemez, tarihin şaşmaz akışının önündeki engellerin kaldırılmasını ister.

İşte okumayı bırakmalıyım, artık sistematik olarak yazmalıyım dememin yegane nedeni bu! Ama sakının ha siz, benim okumayı bırakmalıyım dememe kanıp da okumayı bırakmayın, yoksa yazma aşamasına gelemezsiniz!

 

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
Psikoloji-Sosyal Psikoloji - 03 Nisan 2020 14:47

Empati

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Bilimsel Makaleler Yazıları