Anasayfa | Künye | Danışman ve Editörler | Son Dakika | Arşiv
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi

KÂĞIT-KALEM MÜNAZARASI/Dr. Bilge KARGA GÖLLÜ yazdı

KÂĞIT-KALEM MÜNAZARASI

Kategori: Edebiyat - Tarih: 02 Eylül 2019 01:20 - Okunma sayısı: 204

KÂĞIT-KALEM MÜNAZARASI/Dr. Bilge KARGA GÖLLÜ yazdı

KÂĞIT-KALEM MÜNAZARASI

Gecenin karanlık kadehinde dibe çökerken, ayaklarından kan da titreyerek çekilmeye yüz tuttu… Sırtından kalın buz parçaları sarkmaya başladı zavallının… Kırmızı ojeleri allı morlu yoncaları andırıyordu artık. Güneş eski kazakları söküp ipliklerini dolayana kadar kaç çocuk donarak öldü… Buz tutmuş parmaklarıyla karalarken sayfaları bir ceset kadar soğuk, aç vahşiler kadar kanlıydı gözleri… Sıcak bir yatak istiyordu sadece. Sıcak, huzurlu bir uyku… Ama hayır… Bu doğuştan kaybedilmiş, belki de kazanılmış bir “elde etmede kazıma” yöntemine aykırıydı… Her şey zordu; ama bir o kadar güzel sonuçlar doğuracaktı. Hep böyle olmamış mıydı? Ama aynı sonuçları bazıları da elde ediyorlardı. Hem de kolayca. Başlangıç ve bitiş çizgisi arasında yaşananlar farklıydı sadece. Biri biriktirdikçe biriktiriyor ve sonralara saklıyor, diğeriyse yıpranmadan ve “yat”ırımsız ilerliyordu. Sütü sağan zorlukla ve azar azar kovasını doldururken; diğeri bakırı alıp kaçmaya bakıyordu… Sonuçta ise, sığır altında ne yapacağını bilmeyen süt sağıcılar yetişiyordu…  

Yazmak ve araştırmak küçük bedenini ısıtacak bir yer vermedi ona… Sonunda elindeki kâğıt kalemle bir heykele dönüşüverdi. Sabahsa devasa bir böceğe evrilmeyeceğini nereden bilebilirdi? Kafka’nın Gregor’u mu olacaktı yoksa? Ailesi bile kapıyı üzerine kilitleyip korkacak mıydı? Gelip geçeni seyrederken yazma yetisini kaybedecekti… Kâğıdı aklı, kalemiyse gözleri oldu. Ama kim istemeden ve bilmeden bir kitabın konusu olmayı arzulardı? Ya da o yazılanları kim okur, kim dinlerdi? Yine de yapılabilecek en güzel şey yazmaktı. Başladı etrafı izlemeye…

Kilolu bir kadın geçiyordu önünden… İki süslü köpeğiyle ve arkasında çekelediği üst üste konulan bavullarıyla… Köpekler o tarafa bu tarafa koştukça kadın da savruluyor, bavulun biri düşüp biri kalkıyordu… Diğer yandansa anlaşılmaz sesler geliyordu. Neyce konuşuyordu bu kadın? Ne anlatmaya çalışıyordu? Yüzü aşkın yaşıyla hangi neden onu uçağa binmeye zorlamıştı? Korkudan ölecekti bu kadıncağız… Oğlunun dizine yatıyor ve söyleniyordu durmadan.  Halbuki, oğlu ona bir çocuk gibi bakıyordu. Elini alnına koyuyor, seviyor, seviyordu… İşte koluna güzel kızlar da girdi şimdi… Doyumsuz bir korkuyla öptü onları yanaklarından yaşlı kadın… Bulutların üstünde kendini onlara bırakacaktı ne de olsa. Tüm bedeniyle onlara güvenmek istiyordu. Elde donup kalan kalem, fısıltıyla kâğıdın kulağına şöyle dedi: “Ah, can ne kadar tatlı değil mi? Baksana ölümden nasıl da korkuyor…” Kâğıt da “Sen de yontuldukça inlemiyor musun dostum? Ölüme ne kadar yaklaşsan da, yıllarca bir köşede durmayı tercih etmiyorsun yine de. Yontulsan da yazmak istiyorsun. O da yaşlandıkça inliyor, inledikçe yaşamak istiyor” dedi.

Etraf sessizleştikçe sessizleşti… Tepesi açılmış bir adam, ayakkabılarının uçlarına takılmış gözleriyle ilerliyordu. Elleri arkadan bağlı ve aklında binlerce soruyla voltasını atıyordu… Kapılardan biri hızlıca açıldı o anda. Belli ki, bir görevli mesaiye yetişmeye çalışıyordu… Elinde kahvesiyle hızlı hızlı yol aldı… Delikanlının biri de onlarca kutuyu yüklemiş arabasına çekiyordu kan ter içinde. Ak saçlı bir adam da ayaklarında yazlık terlikleri ve entel görünüşüyle ıslık öttürüyordu arkasından… Gecenin bilmem kaçında, ekmek derdi belasına ne işler olup bitiyordu…

Renkli renkli çantalarıyla genç bir kız belirdi uzaktan… Daha zengin ve çekici görünmek için kendini bayağı zorlamış görünüyordu. Elleri sıcak sudan soğuk suya değmemiş bu saraylara ait “gibi” görünen kızcağız, güzelliğinin sihrine öyle kapılmıştı ki… Çantalar bile kendi kendine yürüyüp gidiyordu. Bunca yüke rağmen topuklu sevdasından da vazgeçmemişti… Zıplaya zıplaya binlerce hayalle uçup gitti kız…

O da ne?  Bir kadın, “yazan el”lere doğru gelmeye başladı. Fark etmiş miydi ki? Suç işliyormuş gibi bir korkuya kapıldı donmaya yüz tutan kadın… Neyse ki hemen arkasındaki sandalyelere oturdu kadın. Küçücük çocuğunun ellerini hangi dilden olduğu anlaşılamayan bir sevgiyle okşuyordu. Ardından da çocuğunu kuş gibi beslemeye başladı. Her dilde mi aynı şefkat, her annede mi aynı merhamet vardı? Kâğıt, kaleme bakakaldı ve: “O kuş da bir gün onu besleyecek mi acaba?” diye sordu. Kalem: “Ağaç da seni besledi, büyüttü. Aranızda, binlercesinin kesim emrini yazanınız yok mu? Tebrik de var, tefrik de…” dedi.

Şimdi de yetmiş yaşlarında bir kadın yaklaşıyordu yanına ve usulca oturdu. Artık yalnız değildi… Kim bilir bu kadın, kaç saat daha bekleyecekti? Gerçi bütün bekleyişler onunkinden kısa olacaktı. Gidip geliyordu insanlar… Bavullar değişiyor, yüzler karmaşıklaşıyordu… Saatler geçmiyordu bir türlü… Sabaha kadar bir köşede duygularına kapılıp şiirler yazan, etrafı izleyip yazan şu kadın… Ne zaman gidecekti?

Gün doğuyordu işte en sonunda. Devasa bir böceğe de dönüşmemişti. Ne güzel! Çantasını sevinçle toplamaya başladı. Aylarca üzerine çalıştığı bir konu üzerine konuşma yapmaya gidiyordu… Tutulmuş el ve ayaklarıyla, buz kesmiş bedeniyle çıkıp gitti… Sonra daha da hızlandı ve bir trene atlayıverdi. Kâğıt kalemse hala konuşuyordu, çantanın içine sığmıyorlardı…

Görsel Kaynağı: https://www.google.com/search?safe=strict&biw=1093&bih=486&tbm=isch&sa=1&ei=NTRsXdOCD_OR1fAP_9-GyAo&q=kalabalık+içinde+yalnızlık&oq=kalabalık+içinde+yalnızlık&gs_l=img.3..0l4j0i24.337464.343264..343569...0.0..0.170.2825.14j12......0....1..gws-wiz-img.......35i39j0i67j0i30j0i8i30j0i5i30.EESDi13LPls&ved=0ahUKEwiT8YX9xLDkAhXzSBUIHf-vAakQ4dUDCAY&uact=5#imgrc=I3E5hXuoX_o_pM:

Yorumlar (0)
Diğer Edebiyat İçerikler
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR