Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

2016 Yılından Sonraki Yeni Dünya Düzenine Dair Üç Literatür ve Büyük Soru: Bütünüyle Doğruları Söyleyen Bir Makine Mümkün müdür?

Doç. Dr. Muhammet Özdemir

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 03 Haziran 2024 09:31 - Okunma sayısı: 210

2016 Yılından Sonraki Yeni Dünya Düzenine Dair Üç Literatür ve Büyük Soru: Bütünüyle Doğruları Söyleyen Bir Makine Mümkün müdür?

2016 Yılından Sonraki Yeni Dünya Düzenine Dair Üç Literatür ve Büyük Soru: Bütünüyle Doğruları Söyleyen Bir Makine Mümkün müdür?

Dünyanın 2016 yılından sonra almaya başladığı yeni uluslararası düzenle ilgili üç tane kapsamlı literatür teşekkül etmiş görünmektedir. Bunlardan ilki, İkinci Soğuk Savaş literatürüdür. İkincisi Çok-kutuplu Yeni Dünya Düzeni literatürüdür. Üçüncüsü, Teknoloji Soğuk Savaşı literatürüdür. İlk literatür, ABD ve İngiltere’den araştırmacı, akademisyen, gazeteci ve sosyal medya konuşmacıları tarafından seslendirilmektedir. İkinci literatür, Rusya ve Doğu Avrupa’dan araştırmacı, akademisyen, siyasetçi, gazeteci ve sosyal medya konuşmacıları tarafından seslendirilmektedir. Üçüncü literatür Batı Avrupa, kısmen ABD ve Çin’den araştırmacı, akademisyen, gazeteci ve sosyal medya konuşmacıları tarafından seslendirilmektedir. Birinci ve ikinci literatürlerde siyasi güç, coğrafi nüfuz ve insan kaynakları niteliği öne çıkarken üçüncü literatürde uluslararası mücadele ve çatışmalarda kullanılan araç ve materyaller öne çıkmaktadır. Üçüncü literatürün yapay zekâ ile diğer kavramlardan daha fazla ilgilenmesi ve dijital yaşama yoğunlaşması sürpriz olmayan bir vakıadır. Birinci ve ikinci literatürlerin eğilimleri mevcut ekonomik pozisyonları korumak üzerine kuruluyken üçüncü literatürün temel motivasyonu ekonomik kazanç dağılımlarının değiştirilmesidir.

Her üç literatürün de 2017’den itibaren söz konusu olmaya başladığı, 2022 yılından itibaren geliştiği ve 2023-2024 yıllarında ise patlama yapmaya doğru evrildiği saptanabilir. Muhtemelen Türkiye akademisi her üç literatürle de araştırmacılar, akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler ve sosyal medya konuşmacıları aracılığıyla kendi sosyal eğilimlerine göre farklılaşan seviyelerde ilgilenecektir. Ülkemizin üçüncü literatürle daha yakından ve emek ve mesai ayırarak ilgilenmesinin yararlı olabileceğini değerlendiriyorum. Bu önerimin nedeni, Türkiye’nin coğrafi olarak Ortadoğu’nun hemen yakınında ve Asya ile Avrupa arasında bir pozisyonda yer alıyor olmasından ziyade üçüncü literatürün yeni ekonomik kazanç ve finans dengelerini gözetiyor olmasındandır. Türkiye ile benzer toplumsal gereksinim ve koşullara sahip Brezilya ikinci literatüre yakın görünüyorken Polonya hem birinci literatürle hem de üçüncü literatürle ilgilenmektedir. Almanya’nın Çin ile siyasi olarak birbirine ters göründükleri halde ticari olarak yoğun bir işbirliği ilişkisi içinde bulunması üçüncü literatürün Türkiye’nin de bir şekilde bir parçası olduğu Avrupa Birliği’ni ciddi boyutta etkileyebileceğini göstermektedir. Çin’in bir taraftan ikinci literatüre yakın pozisyon alırken içten içe üçüncü literatüre yatırım yapıyor olması, yapay zekâya dayalı teknolojik araçlar kullanılarak para, ekonomi, nüfuz, bilim ve gücün sahiplerinde yeni bir dağılımın gelişeceğine yorulabilir. Her üç literatürün yeryüzündeki çatışma bölgelerine dair örnek analizlerinden edinilebilecek izlenim şu soruyla somutlaştırılabilir: Bütünüyle doğruları söyleyen bir makine mümkün müdür?

Sorunun makine üzerinden dile gelmesinin gerekçesi bireyselleşme ve yoğun göç döneminde insan öznesine duyulan güvenin azalmasıdır. Bireyselleşme ve yoğun göç, doğrulama mantığının ve sağduyunun teşekkülü ile yaşam enerjisinin mevcudiyetini koşullayan toplumsal yardımlaşma ve dayanışma düzenini altüst etmişe benzemektedir. Gelişmiş toplumsal merkezlerde insanların huzurlu ve mutlu yaşadıklarına dair kabulün hâlâ bir hayal ve ideal olarak korunduğu Afrika ülkeleri ve bazı Asya ülkeleri dışında dünyanın geri kalanında -özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da- insan bireylerinin genelinde toplum içerisinde kendine bir rol bulamıyor olmak nedeniyle depresif bir ruh hali hâkimdir. Bu vakıanın temel nedeni, bireyselleşme ve göç hareketlerinin toplumsal çevre ve düzen olgusunu her günkü yaşamdan çıkarmasıdır. Toplumsal çevre ve düzen bir insanın hayatından alındığında geriye o insandan canlılık faaliyeti anlamında neredeyse hiçbir şey kalmayabilir. Sorumluluktan kaçma eğilimlerinin keyfi davranışlar ve anlık duygu durumlara bağlanması, kişilerin bir toplumsal çevre ve düzen bulamayışlarıyla ilgilidir. Bu sadece psikolojik ve kişisel gelişimsel bir mesele değildir. Zamanla doğa, matematik, ekonomi, bilim, ahlak ve din gibi kurumsal (insan tarafından anlamlandırılmış) kavramlar için de toplumsal bir doğrulama çerçevesi ve düzeni bulabilmek iyice güçleşecektir.

1989-2016 yılları arasında iyice kanıksanmış olan tek-kutuplu dünya modeli, Amerikan-merkezci yaygın yaşam ve tüketim toplumu gerçekleri yerini parçalanmış güç merkezlerine, toplumsal kaynağı belirsiz bireysel dijital yönelimlere ve satın alarak kendini bilme süreçlerine bırakmaya başlayınca gelişen zihinsel bulanıklık yakın zamanda bir karar kılmaya evrilebilecek gibi görünmemektedir. Burada insan özneleri kendilerine bir rol edinebilecekleri toplumsal çevre ve düzen arayışındadırlar. Psikologlar, kişisel gelişimciler, din adamları, sosyologlar, sosyal medya konuşmacıları ve birçok felsefe uzmanı kavramların doğru tarifi ve isabetli sözdizimine sahip olamadıkları için bu özneler 1950 öncesindeki kavramlar, teoriler ve adını belirleyemedikleri kendi kişisel eğilimleri arasında salınmaya devam etmektedirler. Kavramların tarifi ve teoriler bütünüyle sosyal dünyaya ait olup kişiler de aslında bunlarda zaten verili kabul edilmiş toplumsal çevre ve düzeni aramaktadırlar. Yani insan öznesi başka bir zamanda yaşamaktadır, konuştuğu ve kavradığı dil, kavramlar ve teoriler başka bir zamanda yaşamaktadır. Örneğin günümüzde Tanrı, bilim, hakikat, ekonomi, ahlak ve dini tartışmanın bireylerin her birinde geçerliliği olan toplumsal bir anlamı bulunmamaktadır. Bu denklemde toplumsal doğrulama mantığı, sağduyu ve muhakemeyi birlikte içererek yeni insan sorunlarına bireysel ve hatta kişisel çözümler bulmak gereksinimini makinelerin gidermesi arzu edilmektedir. Eğer bu mümkünse özellikle üçüncü literatür yeni bir ekonomik dağılımın meydana gelmesini beklemektedir. Peki, bütünüyle doğruları söyleyen bir makine mümkün müdür?

İnsandan önce veya insanla söz konusu olan deneyimlerle var olmuş olsun veya olmasın bütün anlamlandırmalar toplumsal bağlama görelidir. Yani toplumsal niteliğin katılıp da kendi içinde bir kabul ve ret kuralına bağlamadığı herhangi bir unsur -mesela burada makine- insanla ilgili temel sorunları çözemez ve temel gereksinimleri gideremez. Çünkü soruyu var eden çerçeve insani bir çerçevedir ve makinelerin kendi otonom mevcudiyetlerine göreli değil insana göreli bir soru sorulup insan için bir cevap beklenmektedir. Burada makinelerin lehine ve insanlardan ayrı bir ihtimali soruşturmak soruyu var eden deneyime aykırıdır. Bununla birlikte böyle bir makinenin mümkün olmaması demek alternatif gelişme girişimlerinin akamete uğraması anlamına gelebilir. Yani aslında böyle bir makinenin mevcudiyet imkânı makine öğrenmesi teorilerine yapılacak katkı ve bunun makineye uyarlanması yoluyla özellikle üçüncü literatür sahiplerinin gelişmesi ihtimalini içinde barındırmaktadır. Bu nedenle ilginç bir şekilde soru, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki toplumların ekonomik gelişimleri açısından olumsal anlamda cevaplandırılmak durumundadır.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları