Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

EĞİTİM FELSEFESİ SORUNLARI

Doç. Dr. Mustafa Günay

Kategori: Eğitim Felsefesi - Tarih: 02 Nisan 2024 22:01 - Okunma sayısı: 270

EĞİTİM FELSEFESİ SORUNLARI

EĞİTİM FELSEFESİ SORUNLARI[1][2]

Giriş:

Eğitim ülkemizde sorunlarla dolu bir alandır. Ancak eğitimi felsefe açısından irdeleyen çalışmaların yetersiz olması dikkat çeken bir durumdur. Felsefecilerimiz eğitime gereken ilgiyi göstermemişlerdir. Eğitim sorunlarını inceleyip değerlendirirken insan felsefesinden kaynaklanan bir perspektifle yola çıkılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Felsefi antropoloji/insan felsefesi temelinde eğitime yönelişin izlerini Hilmi Ziya Ülken, Takiyettin Mengüşoğlu gibi düşünürlerimizde görebiliriz.

Eğitimin insan için önemi, birey ve toplum açısından işlev ve gerekliliği her zaman gündemde olmuştur. Günümüze kadar pek çok filozofun da eğitimle, insanın eğitimiyle yakından ilgilendiğini ve eğitimi felsefe açısından irdelediğini saptayabiliriz. Eğitimin felsefe bağlamında ele alınması gereği, özellikle “nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?” sorusuyla kendini gösterir. Nasıl bir insan yetiştirileceği sorusunun yanıtını ise, ancak felsefenin ışığında aramak ve ifade etmek mümkündür.

Düşünce ve Kültür Tarihinde Felsefe-Eğitim İlişkisi

İnsanla ve insani olan her şeyle ilgili bir düşünme biçimi olan felsefenin, eğitimi de bir problem alanı olarak ele alması söz konusudur. Daha Antikçağda, felsefenin başlangıç dönemi diyebileceğimiz bir dönemde bile, filozofların eğitime yönelik düşünceleriyle karşılaşıyoruz. Düşüncelerine gelecek bölümlerde yer vereceğimiz örneğin bir Platon’u ya da Aristoteles’i vb. hatırlarsak, bütün bu filozoflar eğitim problemini ele almışlardır. Felsefenin, felsefi düşüncenin eğitime yönelik ilgisi günümüze kadar devam etmiş bulunmaktadır. Günümüzde birbirinden çok farklı eğitim anlayışlarıyla, eğitim felsefeleriyle karşılaştığımız açıktır. Bunların bir kısmı filozofların eğitim anlayışlarından, bir kısmı da filozofların eğitime yönelik düşüncelerinden hareketle geliştirilen eğitim modelleri olmaktadır.

Filozoflar, tarihte aynı zamanda öğretmenler, eğiticiler ve geniş anlamda yol göstericiler olarak da karşımıza çıkarlar. Büyük İskender’in hocası Aristoteles, Roma imparatoru Neron’un hocası da Seneca’dır. Ancak İskender’e “güneşimin önünden çekil, gölge etme” diye meydan okuyan Diogenes de bir eğitici olarak görülebilir. Elbette bu konuda pekçok örnek verilebilir. Eski zamanlarda filozofların pratikte yöneticilerin ve siyaset insanlarının eğitimlerini üstlenmelerinin dışında da, ele aldığı konular bakımından felsefe ve eğitim arasında koparılmaz ve göz ardı edilemez ilişkiler bulunduğu görülebilir.

Felsefenin varlık, bilgi, değerler alanı başta olmak üzere ele alıp tartıştığı ve düşünme konusu kıldığı pekçok şey aynı zamanda eğitimin de konusunu ve bir parçasını oluşturur. Ele aldığı tek tek farklı konuların ve sorunların ötesinde, özellikle insanın ne olduğuna ilişkin düşünme yönelimiyle felsefe, bir bakıma insanın bütün bilgi, değer ve tutumlarının da temel gerekçelerini ortaya koyar, bunları eleştirip çözümler. Bu bağlamda insanın olanaklarını, yeteneklerini ortaya çıkarıp geliştirmeyi amaçlayan eğitim de felsefe temelinde mümkündür. Düşünce tarihine baktığımızda filozofların bilgi, ahlak ve siyaset konusundaki düşüncelerinin belli bir insan anlayışına dayandığını görmek mümkündür. Bu durum eğitim için de geçerlidir. Eğitim nedir sorusu insan nedir sorusuyla birlikte ele alınabilir.

Eğitim Felsefesinin Konusu, Temel Kavramları ve Problemleri Nelerdir?

Eğitimin amaçlarının ne olacağı sorunu, eğitimin nasıl bir felsefeye dayanacağı sorunuyla da bağlantılıdır. Eğitimin temel amaçlarından biri, bireyleri toplumsal hayatın karmaşasına ve dinamizmine hazırlamaktır. İnsanın ne olduğuna, toplumsal hayatın dayandığı değerlerin neler olması gerektiğine ve yaşamın anlamının ne olduğuna ilişkin sorulara yanıt arayan felsefe ile bu bireyleri biçimlendirmek isteyen eğitim, birbiriyle yakından ilgilidir. Eğitim felsefesinin konusunun, eğitim süreci olduğunu söylemek mümkündür. “Eğitim felsefesi eğitim nedir sorusundan başlayarak kuramsal düzeyde eğitimin tüm sorunlarını tartışmaya yönelir.”(Timuçin, 2008: 37) Ancak burada açıklığa kavuşturulması gereken şey, felsefenin, eğitimi hangi yönlerden ve hangi biçimde ele almakta olduğudur. Çünkü eğitim sürecinin içinde yer alan pek çok şey eğitim felsefesinin değil, çeşitli eğitim bilimlerinin konuları arasında yer almaktadır.

Eğitim bilimlerinin her zaman felsefeye başvurmak durumunda olduklarını vurgulayan Afşar Timuçin, bu noktada bazı ayrımlar yapar: “(...) eğitimbilimleri daha çok olan’la ilgiliyken eğitim bilimleri amaçları ortaya koyacaktır ya da yeni amaçların belirlenmesinde etkili olacaktır, daha çok olması gereken’i düşünecektir.(…) Eğitim felsefesinin eğtime yeni kavrayışlar getirmek, eğitim üzerine düşünecek olanlara yeni ufuklar açmak gibi bir yükümlülüğü vardır.”(Timuçin 2008: 39)

Eğitim felsefesi, eğitim uygulamalarına yön veren temellerin kuramsal yönden incelenmesidir. Amaç, içerik, yöntem ve ortamla ilgili sorunlara yanıt bulma girişimidir. Eğitim felsefesinin, eğitim uygulamalarına yön vermesi de söz konusudur. Eğitim felsefesi, eğitimle ilgili uygulamaları eleştirel bir yaklaşımla değerlendirir, uygulamaların dayandığı kuramsal temelleri inceler ve yeni eğitim kuramları ortaya koyar. Bu nedenle eğitimin amaçları felsefeden ayrı olarak ya da belli bir felsefi zemine dayanmadan saptanamaz. Açık ya da örtük her eğitim sisteminin/modelinin belli bir felsefeden hareket ettiğini saptamak mümkündür.

Eğitim felsefesinin, aynı zamanda bir toplumdaki eğitim politikasının zeminini oluşturduğu da saptanabilir. İnsanı hangi bilgiler, gerçekler ve değerler ile biçimlendirmek isteniyorsa ona uygun politikalar oluşturulacağı açıktır. Bu bağlamda, eğitim sistemine yön veren yetkenin, açık ya da örtük olarak sahip olduğu eğitim felsefesinin ne olduğu önemlidir. Örgün eğitim sistemi içinde eğitimin sürdürücüleri olan öğretmenler, genel eğitim sisteminin eğitim politikalarına uygun hareket ederken ister istemez eğitimin felsefi hedeflerine de uymak durumunda kalırlar.(Akdağ 2003)

Ülken’e göre, “bir eğitim felsefesi, insanlığın iki büyük eseri olan kültür ve eğitimden ikincisi üzerinde, fakat daima birincisiyle ilişkisi bakımından bir düşünme tarzı, bir teori olacaktır.”(Ülken 2013: 352) Eğitim felsefesinin taşıması gereken bazı hususları ise Ülken şöyle ifade eder: “Eğitim felsefesi bütün felsefeler gibi ortak duyunun ve bilimin verilerine dayanacak, fakat onları aşan hür bir düşünce ile kendi diyalektiği ile gelişecektir. Böyle olmazsa her felsefe gibi eğitim felsefesi de bir anlık zahmete değmez.”( Ülken 2013: 25)

Eğitim Felsefesinin İşlevleri Nelerdir?

Eğitim felsefesi, eğitim uygulamalarının dayandığı kuramsal ve düşünsel temelleri ifade eder. Her eğitim modeli ve anlayışı da belli felsefi temeller üzerinde kuruludur. Eğitim sürecinde yer alan bütün uygulamalar ve etkinlikler söz konusu temellerden hareketle gerçekleştirilir. Bu açıdan eğitim felsefesi, eğitim uygulamalarına yön verilmesini, dün, bugün ve gelecek arasında anlamlı bir bağıntı kurulmasını sağlar. Bu konuda çeşitli bilimsel çalışmalardan ve özellikle eğitim bilimlerinin sonuçlarından da yararlanır. Bilindiği gibi, özellikle Yeniçağdan itibaren felsefi düşünce bilimle birlikte ve yanyana bir faaliyet sürdürmektedir. Aynı durum eğitim felsefesi alanında da geçerlidir.

Eğitim felsefesinin en önemli işlevlerinden biri, eğitim amaçlarının saptanmasında kendini gösterir. Eğitimin genel ve özel amaçları, amaçların oluştuğu toplumun tarihsel, sosyal ve kültürel gerçekliğinin çözümlenmesi ve değerlendirilmesi de eğitim felsefesinin önemli bir etkinlik alanı durumundadır. Amaçlar ise, “niçin insan yetiştireceğiz” ve “nasıl bir insan yetiştireceğiz” sorularıyla bağıntılıdır. Nasıl bir insan yetiştirileceği sorusunun yanıtını ise, ancak felsefenin ışığında aramak ve ifade etmek mümkündür.

Eğitim felsefesinin eğitime olan katkısı, ilk bakışta göze çarpmayabilir. Çünkü felsefe bir okul programı oluşturmaya çalışmaz. Fakat öğretilmeye değer olanın ne olduğunu ve neden değer olduğunu sorar. Eğitim felsefesi en sağlam ve en etkili araçları araştırmaz, eğitimin amaçlarının neler olduğunu ya da olması gerektiğini sorar. Eğitim felsefesinin soruları, eğitim bilimleri üzerinde de etkisini gösterir.

Eğitimde İnsan Kavramının Önemi Nedir?

Eğitim sürecinin başta gelen unsurlarından biri, insandır, insani unsurdur. Eğitimle ilgili bütün düzenlemeler, tasarlanan amaçlar, kullanılan yöntemler, bütün bunlar insanlar için, insanları eğitme/yetiştirme amacı gözetilerek hazırlanmaktadır. Ancak bununla birlikte, “insan nedir” ya da “insan kimdir” sorusunun, eğitimciler tarafından ciddi olarak ele alınmadığı da açıktır. Bu, herkesin bildiği bir şey olarak düşünülmüş ve uygulamalar da bu kanı üzerine dayandırılmıştır. Günümüze kadar eğitim alanında öğretim ve öğrenme ortamı hakkında pekçok şey yazılmasına karşın, felsefi antropoloji (insan felsefesi) ile eğitim arasındaki ilişkiye yeterince önem verilmediği görülmektedir.

Eğitim kavramı ister istemez bizi insan kavramıyla bağıntı kurmaya ve onun üzerinde düşünmeye yöneltmektedir. Çünkü eğitimin konusu, insan ve bu insanı eğitmeyle ilgili tüm yöntem, kavram ve bunlara ilişkin ayrıntılardır. Bu durumda asıl sorun, eğitim götürülecek, eğitime tabi tutulacak olan insanı tanımaktır. Bu yapılmadıkça eğitimin amaçlarına ulaşılması mümkün görünmemektedir.(Büyükdüvenci 1991: 84)

“İnsan nedir?” sorusu, insana ilişkin en genel soru olması bakımından kendi içinde birçok soruyu da saklamaktadır. Çünkü insanın ne olduğunu sorup yanıtını araştırdığımızda, aradığımız şey nedir? Başka bir söyleyişle, insana ilişkin olarak dile getirilen “insan nedir?” sorusu beraberinde başka soruları da getirmektedir. Bunları, kısaca şöyle ifade edebiliriz: İnsanın doğası (özü) nedir, insanın bir doğası var mıdır, insanı insan yapan şey nedir, insanın ayırt edici özellikleri/nitelikleri nelerdir? Bunlar tözsel ve değişmez bir yapıya mı sahiptirler? İnsanın canlılar dünyasındaki özel yeri neye dayanır? İnsanın tarihte içine düştüğü bir yabancılaşma durumundan söz edilebilir mi? Niçin, insanı belirleme çabasında tek bir kavram ya da açıklayıcı neden arayışı yanlıştır? Tüm bu ve benzeri sorular ve getirilmeye çalışılan yanıtlar, “insan doğası” sorununun önemine dikkatleri çekerken, eğitimciyi de bir anlamda uyarmakta ve konu üzerinde düşünmeye çağırmaktadır.

Eğitimin içeriği değişken ise de, eğitilmek zorunluluğu evrenseldir. Çünkü insana ilişkindir. İnsan doğası eğitilmeyi gerekli kılmaktadır. Fakat bu, insan doğasına eğitimle herşey yapılabileceği anlamına gelmez. Buna karşılık eğitim herşeyi yapamazsa da onsuz hiçbir şey yapılamayacağı da açıktır.(Reboul 1991: 27-28) İnsan doğası kavramı, aynı zamanda eğitimin amaçlarıyla da doğrudan ilgilidir. İnsan doğasını reddeden empirist öğretiler, tarihselci felsefeler ya da kültüre dayanan öğretiler (felsefeler), çocuğun, topluma özgü değerlerin fonksiyonu olarak toplum için eğitildiğini söyleyeceklerdir. İnsan doğasını savunanlar ise tersine, çocuğun kendisi için, kendi doğasına göre büyümesini olanaklı kılmak için eğitildiğini iddia edeceklerdir.(Reboul 1991: 28)

İnsan Doğasının Eğitimle İlişkisi Nedir?

İnsan başarılarının öncelikle dilin ve akılsallığın bir başarısı olduğu ve ayrıca bunun bir sonucu olarak da kültür bağlamında başarıların bir sonucu olduğu söylenebilir. Böylece eğitim de insan doğasını, yani insanın kendisini, kendi varlığını gerçekleştirmesinin bir yolu olmaktadır. Çünkü eğitim, çeşitli akılsallık formlarında ulaşılan başarıyı temsil etmektedir. Eğitim insanları değiştirir ve onları değiştirirken bir bakıma doğalarını da oluşturmuş olur. Bu durumda, her ne kadar genel ve tarih-üstü bir insan doğası olmasa da, insana ilişkin temel bir betimleme yapmak gerektiğinde şunları söylemek mümkündür: akılsallığı, değiştirilebilir olması ve gizilgüçle dolu olması.(Büyükdüvenci 1991: 87) Bunlar insanın doğasına ilişkin, ama aynı zamanda tarihin ve kültürün, tarihselliğin de izlerini taşıyan nitelikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu gizilgücün (potansiyelitenin) nasıl gerçekleştirileceği ise, büyük ölçüde insanın eğitimsel kararlarına bağlı olan bir şeydir. Ama burada şunu söylemek yerinde olur: insan eğitimle insan olabilen bir varlıktır. Başka bir deyişle eğitim süreci, insanın insan kimliğini edinmesinde yadsınamaz bir öneme sahip görünmektedir. Bu noktada asıl önemli problem, insana uygulanan eğitimsel yöntem ve yaklaşımların, programların vb. söz konusu insanın olanaklarını ne ölçüde ortaya çıkarıp geliştirebildiğidir.

İnsan, içinde yaşadığı fiziksel evrenin yanısıra, simgesel bir evren de oluşturmaktadır. Dil, din, sanat, bilim, teknik, devlet vb. İşte bu simgesel evrenin parçaları ve aynı zamanda insan yaşantısının karmaşık dokularıdır. Bunlar insanı insan kılan şeylerdir. Çünkü hayvanlarla karşılaştırıldığında, insanın kalıtımla getirdikleriyle varlığını sürdürmesi olanaksızdır. İnsan, tarihsel süreç içinde yarattığı kültür bağlamında kendini gerçekleştirmiştir. Yani insan hazır ve tamamlanmış değildir. Bir bakıma olmakta olan oluştur. İnsan kendisinin yaptığı, meydana getirdiği şeydir. İnsanın gelişmesi ve yaşamını sürdürebilmesi, onun durmaksızın öğrenmesini gerekli kılar. Kendi dünyasını oluşturan insanın, potansiyel olarak sahip olduğu ham, işlenmemiş, gelişmemiş yetilerini açığa çıkarmak için eğitilmesi zorunlu olmaktadır.

Mengüşoğlu, eğitimde antropolojik bir görüşün temel alınmasının gerekli olduğunu vurgularken, böyle bir anlayıştan henüz uzak olunduğuna da dikkat çeker. “Eğitimde, çocuk ve genellikle insan hakkındaki görüşün büyük bir önemi vardır. Bizim burada çocuğu ve insanı biyopsişik, somut bir bütün, otonom bir varlık olarak gören antropolojik bir görüşe ihtiyacımız vardır. Böyle bir görüş henüz yerleşmiş değildir; bütün insan problemlerinde onun eksikliği ile karşılaşıyoruz. İnsan henüz soyut “parçalanmış”, kendi başarılarından kopmuş bir varlık olarak görülüyor” (Mengüşoğlu, 2015, s. 277). Mengüşoğlu, insanın olanaklarını ortaya koyabilecek ve geliştirebilecek bir eğitimin ancak antropolojik temeller üzerinde mümkün olabileceğini ifade eder. “Eğitim işlerinde hâlâ çok eski olan, derinliklere kök salan görüşlere yapışıp kalıyoruz; bu görüşler çocuğu, genellikle insanı ontik olarak çeşitli alanlara ayırıyor ve bu alanlardan birisine ya da ötekisine önem veriyor. Antropolojik temellere dayanan bir eğitimden konuşabilmek için, bu eski olan, bu derinliklere kök salan görüşleri bırakmak zorundayız; ve insanı biyopsişik bir bütün olarak ele almaya, ona şekil vermeye, onun ‘hazır’ olmayan, ham çekirdek ve yeteneklerini geliştirmeye çalışmalıyız. Ancak antropolojik temellere dayanan bir eğitim, insanı bir bütün olarak, yani onun bütün çekirdek ve yeteneklerini geliştirebilecek bir durumdadır. Bundan dolayı eğitimin bir planını, yahut “idesini” tasarlamak yalnız çok güç olmakla kalmaz, aynı zamanda çok ağır bir sorumluluk taşır” (Mengüşoğlu, 2015, s. 280).

Eğitimin antropolojik temellere dayanması ve insanı bir bütün olarak ele alması gerektiğini belirten Mengüşoğlu, bu ölçütler arasında “özgürlük” kavramının da gerekliliğini ifade eder. Ona göre, eğitimin özgür olması gereklidir. “Fakat bugünün eğitimi henüz özgür değildir; eğitim ya politik bakımdan yahut da din-mezhep bakımından bağlıdır. İmdi insanın özgürlüğü elinden alınmıştır; insan özerk bir alan olarak görülmüyor; tersine öne sürülmüş bir amaç için araç olarak kullanılıyor. Bu amaç ya devlet, din yahut da teknik ve ekonomi olabilir. O zaman insan devlete, dine, tekniğe, ekonomiye hizmet eden bir araç olacaktır. Böyle pragmatik bir insan görüşüne dayanan eğitim, insanı bir bütün olarak, yani onun bütün yeteneklerini, çekirdeklerini geliştiremez, ona bir “form” veremez, onu “olgunlaştıramaz”. Böyle bir eğitim, insanı ancak şu veya bu amaç için bir araç olarak hazırlayabilir; fakat insanın çekirdek ve yeteneklerini ancak tek yanlı geliştirebilir. Bu şekilde yetişen bir insana çağımızda herkesin dilinde dolaşan bir deyimle “uzman” adı verilir. Bu koşullar altında insanın bir bütün olarak “kendisini yetiştirmesi” ortadan kalkar. Çünkü insanın “kendisini yetiştirmesi” onun kendisini özerk görmesini gerektirir; özerklik olmadan insanın “kendisini yetiştirme”sinden söz edilemez” (Mengüşoğlu, 2015, s. 280-281).

Türkiye’de Eğitimi Etkileyen Düşünce Akımları

Cumhuriyet'in kuruluşundan bu güne kadar eğitim alanında pekçok değişiklik ve düzenleme yapıldığını görebiliriz. Güncel ve dönemsel düzenlemeler kadar tarihsel ve paradigmatik değişimler de saptanabilir. Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin Akdağ'ın saptamaları şöyledir: "Cumhuriyet, yeni bir toplum yaratmayı amaç edinip kendine uygun yeni insanı gündeme getirmiştir. 1924 Anayasası'nda çizilen perspektifle eğitim yeni bir programlamaya bağlı olarak düzenlenmiştir. Yeni ekonomi-politikaya uygun düşen bu düzenleme, temelini 'laisizm' ve 'batılılaşma' anlayışına dayandırmıştır."(Akdağ 2011: 22) Cumhuriyetin tarihsel süreç içindeki kuruluş ve gelişme dönemleriyle, daha sonraları giderek belirginleşen karşı çıkışlar ve kurucu düşünce ve iradeden uzaklaşma olarak değerlendirilebilecek anlayışlar ve girişimler eğitim alanında da kendini gösterir. Özellikle 1950'ye doğru, Akdağ'a göre bir "sapma"dan söz edilebilir. "Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulama alanına konulan ve Aydınlanma geleneğinden gelen modernleşmeci yaklaşımdan 1946'dan sonra sapmalar yaşanmıştır. Akıl ve bilimi yol gösterici olarak gören pozitivist-ilerlemeci Atatürkçü eğitim felsefesi yerini 1946'lardan sonra metafizik ve mistik yaklaşımların egemen olduğu bir eğitim anlayışına bırakmıştır."(Akdağ 2011: 25)

Bu bağlamda Tanzimattan günümüze kadar geçen dönemdeki eğitim felsefelerinde karşılaştığımız çeşitli insanı görme tarzlarını ve insan tipleri söz konusudur. Akdağ'ın yaptığı dönemleştirme ve sınıflama çerçevesinde insanı görme tarzları şöyle sıralanmaktadır: Tanzimattan Cumhuriyete İnsan İdeali: "pozitivist-bilimci insan", Cumhuriyetten Çok partili döneme insan ideali: "ilerlemeci-ulusalcı-batıcı insan", 1950'lerden 70'lere insan ideali: "pragmatist insan", 1970'lerden 90'lara insan ideali: "yurttaş insan", 1990'lardan günümüze insan ideali: "Avrupa yurttaşı-postmodern-küresel insan".(Akdağ 2011: 21-27)

Eğitim felsefesinin, bir ülkenin eğitim gerçeğinin temel zeminini oluşturduğunu belirten Akdağ, bu zemine dayandırılan çalışmaları şöyle açıklar: "onun üzerine eğitim politikaları şekillendirilir; eğitim politikalarına dayanarak eğitim planlaması somutlaştırılır; eğitim planlamasıyla da eğitim uygulamalarına meşruluk kazandırılır. Görüldüğü gibi eğitim gerçeğinin temel bağlantı kategorilerinin temelinde eğitim felsefesi bulunmaktadır. Ancak, sorun, toplumsal yapıya ve insan gerçeğine uygun eğitimin ne olduğuna ilişkin felsefi yaklaşımların tartışılmaması ve buna bağlı olarak da doğru politikaların oluşturulamamasında düğümlenmektedir."(Akdağ 2011: 8) Bu nedenle ülkemizde eğitimle ilgili sorunları tartışırken, sonuç durumundaki şeylerden çok bunların temelinde yer alan felsefi yaklaşımları göz önünde bulundurmak gerekir. Eğitim sisteminin dayandığı temeller, ilkeler ve amaçların belirlenmesinde rol oynayan daha çok Batılı felsefeler ve felsefe akımları olmuştur. Pragmatizmden pozitivizme kadar pekçok felsefeye başvurulduğunu görebiliriz.

Eğitimin ülkemizde sorunlarla dolu bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Ancak eğitimi felsefe açısından irdeleyen çalışmaların yetersiz olduğu dikkati çeker. Bu konuda bazı çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, eğitimin ve eğitim felsefesinin felsefecilerimiz tarafından ihmal edilmesi ve daha çok eğitim bilimcilere bırakılması söz konusudur. Aslında felsefecilerin işlemesi gereken bir konuyu ve problemler alanını önemsemeyişleri düşündürücüdür. Felsefi temelleri olmadan eğitim bilimlerinin de eğitimi kavramada ve ülkemize özgü bir eğitim düşüncesi ve sistemi inşa etmede yetersiz kaldıkları görülmektedir. Daha çok davranışçı bir psikolojiye ve pozitivist bilim anlayışına dayanan eğitim bilimlerinin, felsefenin ışığında eğitim olgusuna yönelmelerine ihtiyaç vardır. İthal kuramlar ve paradigmalarla eğitim konusunda yol alınamayacağını ve karşılaştığımız sorunlara çözüm üretilemeyeceğini, yaşadığımız tarihsel deneyimler ve sıkıntılar açıkça göstermektedir.

Sonuç: Değişen Toplumda ve Dünyada Eğitimi Yeniden Düşünmek

“Aynı nehre iki kere girilmez” diyen Herakleitos’un ifade ettiği diyalektik değişme süreci evren için olduğu kadar insanlar ve toplumlar için de geçerlidir. Elbette eğitim kavramı ve süreci de meydana gelen değişim süreci içinde düşünülmek ve değerlendirilmek durumundadır. Bu noktada gerek toplumumuzda gerekse dünyada ortaya çıkan gelişmeler ve değişmeler eğitimi de etkilemekte ve eğitimin çağın gerçekleri bağlamında yeniden konumlandırılmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda elbette bize yol gösterecek olan yine felsefedir. Elbette hangi felsefe ya da nasıl bir felsefe? Böyle bir soru eğitimle ilgili herkesi ilgilendirmektedir. Toplumun, insanın ve içinde bulunulan çağın gereksinimlerine uygun olmayan bir eğitim, kendisinden beklenenleri yerine getiremeyecektir. Ancak burada önem taşıyan ve belirleyici olan şey, bizim içinde yer aldığımız toplumu ve dünyanın durumunu nasıl gördüğümüz ve değerlendirmekte olduğumuzdur. Bilindiği gibi bazen ve belki de çoğu zaman aynı olgular farklı biçimlerde anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. Bazı durumlarda da kimilerinin yaptıkları saptama, yorum ve öneriler tek doğruymuş gibi sunulmakta ve hatta dayatılmaktadır. Bu nedenle eğitimle ilgili mevcut durumun çözümlemesi ve değerlendirilmesi kadar geleceğine ilişkin öneri ve talepler de her yurttaşın ve konuyla ilgili çalışan her düşünür ve araştırmacının sorumluluk alanı içinde yer almaktadır.

Cumhuriyet döneminde uygulanan eğitim anlayışlarının ve eğitim sistemin incelenmesi ve eleştirilmesi politikadan tümüyle bağımsız ve soyut biçimde yapılamaz. Her toplumda siyasal iktidar eğitimle ilgili belirlemelerde bulunmak ister ve eğitimi şekillendirir. Ancak bizde eğitimin uzun vadeli değil kısa süreli ve güncel politik etkenlerin fazlaca ağırlığı altında ciddi sorunlar içerdiği açıktır. Bu noktada nasıl bir insan, nasıl bir toplum vb. temel sorularının da felsefi bağlamda günün/çağın koşulları ve sorunları bağlamında ele alınması gerekli görünmektedir.

Eğitim sistemiyle ilgili tartışmaların gündemde olduğu bir zamanda, eğitim felsefesi açısından yaşanan süreci anlamak ve değerlendirmek gerekir. Nasıl bir eğitim istiyoruz sorusu, nasıl bir insan ve toplum istiyoruz sorusundan bağımsız değildir. Bugünün ve geleceğin Türkiye'sini yeniden biçimlendirme konusunda, eğitim bağlamında "insanı görme tarzı"mızın temel nitelikleri ve insan-toplum anlayışının belirleyicileri üzerinde de düşünmek, eleştirmek ve bunun karşısında olması gerekenleri ortaya koymak felsefeciler başta olmak üzere, eğitimle ilgili herkese düşen bir sorumluluktur.

Kaynakça:

Akdağ, Bülent, “Eğitim Felsefesi Nedir?”, Öğretmen Dünyası Dergisi, 277. Sayı, Ocak 2003.

Akdağ, B. (2011), Eğitime Felsefeyle Bakmak, Yay. Haz. Ünal Özmen-Kemal İnal, İstanbul: Sobil Yayıncılık.

Büyükdüvenci, Sabri, Eğitim Felsefesine Giriş, Siyasal Kitabevi, 1991, Ankara.

Mengüşoğlu, T. (2015), İnsan Felsefesi, Ankara-İstanbul: Doğu Batı Yayınları

Reboul, Olivier, Eğitim Felsefesi, İletişim Yayınları, 1991, İstanbul.

Timuçin, Afşar, Eğitim Üzerine- Kendimle Konuşmalar, Bulut Yayınları, 2008.

Ülken, Hilmi Ziya, Eğitim Felsefesi, Doğu Batı Yayınları, 2013.

[1] Bu metin, Eğitim Felsefesi adıyla yayınlanan kitabımdan derlenmiştir.(Çizgi Kitabevi Yayınları, 2018)

[2] Doç. Dr. Mustafa Günay, Çukurova Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Felsefe Grubu Eğitimi ABD.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
Fikir Yazıları - 16 Temmuz 2024 12:17

Bu Yaz!

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Eğitim Felsefesi Yazıları